"Seni Seviyorum"dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
"Seni Seviyorum"dan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2009

Kamil Bey 5 / Süleyman Bey 2


Su çamurlu, insanlar sıtmalıydı. İshalden ve açlıktan bir deri bir kemiktik. Suyu kaynatmaya çalışıyorduk, olabildiğince.


Bizimkiler çıkartmadı ki Bayazıtı tahta, efendim dedim.

Sizinkiler, Bayazıtı, eleştirebilme hakkını korumak için onayladılar, omuzladılar, korudular. Cem'i sevdiklerini büyüklerinden duydum.


Biz saray entirkalarından çok uzaktayız Efendim. Biz İttihatçı bile olmadık. İttihatçı karşıtı da.


Aynı şey! Sizinkiler Cem'i sevdiler, ama yeterli görmediler. Cem'in yapılması gerekeni yapabieceğine dair umutları yoktu. Bayazıt onlara da emanetti. Yalnız yolunu kesmemek değil, yolunu açmakla da mükelleftiler. Yetiştirilmesinde sizlerinde payı vardı. Ama elinizden gelenin dışında bir şey yapmazdınız o zamanlar da. Kendi çocuklarınıza yaptığınız gibi. Ve hayata atardınız. Hayatla sınanırdı. Bayazıta bir soğukluğunuz vardı. Ama verilmiş bir sözünüz de vardı.


Sadakat, sevmediğinedir çoğu kez, bunu dedelerinden öğrendim. Sevdiğine sadakat daha kolaydır. Cem'e verilmiş bir söz yoktu. Kendi çocuklarına yaptıklarını yaptılar. Arenaya alınmalarına, aslanların önüne atılmalarına ses çıkarmadılar. Akşamları gazellerde, şiirlerde, çetrefilli deyişlerde andılar.


İşi ehline vermek bir sözdür, verilmiş sözdür Efendim.


İşte bu yüzden Asker! İkisini de ehil görmediler. Ehil idiler, ehil olmayanı bilirlerdi. Rekabete girişmezlerdi, entrikaya bulaşmazlardı. Kapılarımızı tekmeyle kıranlar olduğunda kimseden izin almaz, sonra iktidardan, ulemadan, siyasetten uzak yurtlarına çekilirlerdi. İddiasızlığı nereden edindiler bilemiyorum. Bir yerlerde bunu da keşfettiler. Arada bir sizleri yanımıza salarak bizi hep şaşırttıkları gibi. Onlar insanı, içtimai hayatı acele işi görmediler. Siyaseti uzun zamanlı bir iş olarak gördüler. Bizi aceleci, ilk çıkacak duvara toslayacak acemiler olarak görmelerine kızmıyorum. Yanılmalarını isterim. Ama haklı çıkmalarını da isteyemiyorum. O kadar zulme, sefalete, tepe takla oluşa dayanıklı oluş. Ayağa kalktığın zaman, yapılacak başka bir şeyin olmaması. hiç bir propagandaya ihtiyaç duymayış. Kolayca birlikte davranış. Yüzyıllarda olulturulan güven, dayanışma duygusu, nesillerce devam eden dostluklar. Başkalarını evlatları üzerine titreyiş. Kendi evlatlarını sokaklarda bırakış. Bazan mirassız, hukuksuz, evsiz barksız. Ama sizleri iktidar kavgasından, cehaletten de korudular. Başkalarının tekkede öğrendiğini, başkalarına mektepte öğrettiklerini, siz soksktan öğrenin istediler. Bu ne büyük güven, ama ne büyük risklere atış. Bin evlattan bir kaçı yuvaya dönebildi. İnsanlıktan çıkmamak ne zor.


Ben artık asker değilim efendim. Çifte asker olan sizsiniz. Ben sadece gönüllüyüm. Belki gönüllü de değil. Gönlü kalmamış birisi. Sadece burada. Sizleri kaderinize bırakamayan. O kaderi kendi kaderine bağlamak isteyen. b,liyorsunuz ki, hem öldüm resmen, hem de terhis oldum.


Peki Asker dedi süleyman Bey. Peki, gönlü kırık, ama insanlığına sadık terhis olmuş ölü. Zehralı bir dünyada ne yapacaksın, buralardan dönmeyi başarırsan?


Hep birlikte Efendim. Ya öleceğiz, ya direneceğiz yıllarca. Dönersek de birlikte. Zehralı da zehrasız da zor olacak herşey.


zehra bu kadar aşka değer mi çocuk? sonunda kendini seveceksin. o zaman çilen bitecek. aşık olan sevilecek işi yapan. zehra, sadece senin onu sevmenle sarhoştu, gördüm. Senşn terbiyesini aldığın bin yıllık bir tavır. Onunkisi içten gelen bir sevme sevilme, özleme, beğenilme isteği, hatta intikamlara açılabilecek bir minik hırs, korkma henüz masum. Her insan gibi.


ben bir şey seçmiyor, tercih etmiyorum efendim. zincirler zaten boynumda doğdum. gülüştük.


yorgundu. emir erine işaret etti, geriye kalan mektepli ve alaylı kurmayları saygıyla, hırpalanmış vücutlarıyla, yaralarıyla, dimdik içeriye doluştular..






Kâmil Bey 4


"Kaybettik mi sence?" diye gülümsedi Süleyman Bey.

Hayır, Efendim, bu daha başlangıç.

"Başlangıcın son perdesi mi Kâmil?"

Adımı bilmesine şaşırdım.

"Dedelerin hiç kaybetmezlerdi Kâmil. Kaybettiklerinde bile kazanırlardı."

Sanmam Efendim. Kazanmayı önemsemediler. Adam olma gibi bir saplantıları vardı. Bu yüzden bazan hepimiz sokaklarda büyüdük, dağıttık, yollara düştük, kaybedilecek savaşlara yazıldık.

Onun için mi geldin buraya? Kaybedilecek savaş mı aradın?

Hayır Efendim. Bu savaş, duruşumuzu, ruhumuzu geri kazanma savaşı. Yanlış bir emirle telef olmayı seçmek, emre karşı durmak, yanlışı doğruya çevirmek onların işiydi. Ama, sokakta, cephede, dağda, çölde herşey öylesine karışık ve yavaş bir hız içinde ki. İlerlemiyor sandığın zaman bir de bakmışız ki geçip gitmiş. Cazgır kenarı gösteriyor. Sen yeni ısınmışsın, ya da kemiklerin sızlıyor, farketmez, rakibin gitmiş göbek taşına uzanmış keseleniyor, seyirci dağılmış. Dünyanın en büyük pehlivanısın, ama kenardasın.

Bizim üzerimizde akbabalar uçuşuyor,Kamil, dedi Sleyman Bey. Burada yaptığımız, teslim olmayacağımızı gösterdi, bize bile. Temenni, umut, hakikatini gösterdi. Yeniden doğacağız. Yenilmeyeceğiz. Biz bu şartlarda dahi, prensipleri belirleyen, imkan ve şerait bahanesine sığınmayanlar olmak durumundayız. Umudunu kesmiş askerler gibi davranamayız. Arkamızda gelenler olmayacakmış gibi kendimizi korumaya yatamayız. Hakikatimizi efsaneye çevireceğiz gerekirse, geri adım atmayacağız. Atarsak, kafa olarak bir daha toparmanamayız.

Sesimi çıkaramadım. Çok sıkışık bir durumdaydık, ama bir efsane, kimsenin bilmediği ve anlatamayacağı bir efsanenin de kahramanlarıydık, bir doğrudan ya da yanlıştan yola çıkmanın öneminin olmadığı, buulunduğumuz yer değil, bulunuş tarzımızın önem kazandığı bir noktadaydık.

"Dedelerin neden Cem'i sevip, Bayazıt'ı tahta çıkarttı Kâmil?"

"Dedelerim?"

"Anlarsın bir gün Kamil " dedi Süleyman Bey. Üzerini örttüm. Çam bardaktan sararmış bir yudum su içirdim, dudaklarını ıslattım. Tahta, çelik, bakır, tunç keçeli keçesiz matara ve tulumları topladım.

Cem kazansa ben senin emrinde olacaktım. Bayazıt kazandı, sen benim emrimdesin. Aslında, Asker, sen sadece hakikatinin emrindesin.

İktidar olmayı bu kadar az seven dedelerin, neden herkesin önünü açık tutup kendileri son düzeltici gibi bir kenara çekildiler, buraları yaşamadan anlaması güç.

Amcan, Niyazi beyin yanındaydı bir ara, haberin oldu mu?

Hayır Efendim, Dedemle arası bozuktu, hiç haber alamazdık.

Hiç sesi çıkmazdı. ne zaman uyur, ne zaman uyanık anlaşılmaz. Silaha elini atmaz. Yaklaşır. Bekler. El atarsa, kıyamet kopmak üzeredir. Ve kesilmesi gereken en kısa zamanda ateş keser, düşman askerlerin kurşunlarını çıkarır. Tütün bırakır. İkmal hatlarını onunla dolaştım. Çok çatışmaya girdik. Dostu, komutaları rakip gibi davranır, kaldıramaz onu, düşmanları yaklaştığına sevinir, ayak altında dolaşmazlar, çoluk çocuklarını saklamazlar. Kayboldu sonra. Babası ölünce, memleket dağlarnda dolaşmıştır, sahip çıkmak için sizlere.

Nasıl sahip çıkacak ki? Yakın olmak istemiştir.

Yok hayır sizi beklemiştir. İçi rahat etmezdi. Sizi beklemiştir, size yapılacak yanlışı değil, sizin yapacağınız yanlışı da engellemek için.

Büyüklerimiz kimseye hayat ve hareket alanı bırakmazdı ki Efendim. Yanlış da doğru da yapılamaz bizde.

Asıl doğru da yanlış da, oradan sonra yapılır. Ya ezileceksin, ya daha geniş bir ovada gezineceksin, daha yüksek bir dağdan bakacaksın.

İşimiz şiir dinlemek, gazel okumak, nazire yazmak, hatır bilmek ve ne yaparsak yapalım beğenilmemekti.

Ama etrafınız gıptayla bakardı size.

?

Çok misafir oldum, şaşırma.

Bu yaşı benden fazla büyük olmayan zabit, görmüş geçirimiş, ihtiyarlığın olgunluğuna kavuşmuşluktan konuşuyordu. Hakkımda birşeyler bildiğini bilsem, hemşerilerimin kimlik değiştirdiğimi söyleyeceklerini bilsem yakın durmaz, başka birliklere katılırdım. Yolunu, yerleşimini kaybetmiş.

Menekşe gözlü kız için çektin gittin değil mi dedi. Seni görünce, Amcanı görmüş gibi oldum. Ve o frenk müziği çalan kız. ondan başkası seni çöle düşüremez. Vatan? O hem koruduğun, hem kendisinden kaçtığın, buruk bir aşkla sevdiğin vatan.

O olmasa da burada olman için bir bahane olurdu. Hepimize kızsan da, vatan senin canını yaksa da burada olurdun.

Amcan da savaş sevmezdi. Ama silahı çaprazlar yatardı. Sizleri anlamaya uğraşmıyorum artık.

Gülümsedi.

Çift çubuk, huzursuz aile büyüklerine katlanmak, halkının yanında olmak, sevdiği kız yüzünden uykusuz kalmak, haysiyetten başkasına varmasına yol açmak, hep buruk, hep heybetli ve hep neşeli yaşamak. Çalışarak yaşamak. Ailenin aylaklarına, kibirlerine dayanamamak. Gece serinliğinde eski şiiri sokağa salmak.

Ben de babayım dedi. Bir şey soramadım. Bir şey yapmanıza gerek yok, yapmanız gereken ne ise onu yapın bir gün bana birşey olursa.

Süleyman Beyle nadiren bir araya gelirdim. Ben daha çok yollarda, ikmal hatlarında, cephede hatların birbirine girdiği yerlerde, işgal altındaki şehirlerdeydim. Kimsenin emrinde değildim artık. yapabileceğimi yapıyordum, Mecnun gibiydim. yapılacağı yapıyor olmalıydım ki, karışanım edenim yoktu. Zaten insanın insanlığa, yiğitliğin deliliklerine, hasrete, aşka en toleranslı olduğu yer cephe idi. Biz delik deşik olmuş bir cephede idik. Cephe idik.

(Online yazıldı, tamamlanmadı)

10 Mayıs 2009

Şeref Gizilgüç


Emekliliğimi istediğim şu günlerde, hiç bir şey olması gerektiği gibi gitmiyor. Sanki onca insan bilgisi, onca takip, onca dinleme boşa yapılmış gibi. Onca tanıklık.


Kendisine can yoldaşlarından yakın olduğumuz, ne düşündüğünü, nasıl düşündüğünü bildiğimiz, hamlelerimizi kestirebilen, hamleleri kestirilebilir (düzensizliğin içinde bile bir düzen tutturan, biraz da yapışık yaşamamak için) insanlarla haşır neşir olunmuyor artık. "Angaje olmayın!" diye bir şart yoktu, soğuk savaş günleriydi, tamamen farklı olduklarını düşüdüğümüz, şeytanlaştırmakta sakınca görmeyeceğimiz insanları tanıma çabamız bir karadelikte yaşamadığımıza, sınırsız sonsuz bir düşmanlıktan bakmadığımıza işaretti. İnsan kurdu olmak, insanı tanımak, başına türlü işler açtığımız insanın tek tanığı olmak, düşmanımız olması gereken bir insana hayranlık, dostluk ve kardeşlik duygularıyla emekliye ayrılmak, mesleki bir sakatlanma değildi, bu işe başladığımız zamanın dünyasında.


Evet, yetiştirdiklerimize mesafe koymayı, özdeşleşmemeyi, bir yığın fasa fiso kuralı da öğretmedik değil. Piskologlar, psikiyatrlar için yazılabilecek bir el kitabını sunduk, bu kadar ayrıntı, insani mirasla yaşamayı beceremeyeceklerini düşündüğümüzden.


Kurala gerek olmadığını zamanla gördük. Yeni nesiller, tanıyacaksın emrini bile versek bunu başarabilecek bir sermayenin sahibi değillerdi. Yetiştiğimiz dünyada bize insanlık yasak bile olsa tanımaya, angaje olmaya, vicdan azaplarına, bazan adeta alkolle uyuşmaya itekleyen bir insani köz yerklşeridi içimize . Ne kadar farklı olduğumuzu düşünürsek düşünelim, düşmanlığımızdan sadece kardeşlik doğdu, büyüdü, filizlendi. Bizi tanımayan, başlarına açmadık iş bırakmadığımız insanların hayata bağlanmak için gerekçe oluşları. Gönülsüzce, ama titizce yaptığımız dinleme ve izlemenin artık bir üzerine titreme, insani merak ve dostluğa dönüşmesi.


Kamil Bey dinlememiz üzerinden bizlerin rahatını kaçırdı, insanlığımızı besledi, yerin dibine geçirdi, bazan bir bayram tebriği, evlilik kutlaması, çocuklarımıza ad önerisi bekletir hale getirdi.


Daha bıyıkları yeni terlemişken bir binada yaralı bir hayvan gibi kıstırılmasına yolaçtım. Defalarca sürek avına düşmesine. Sevdiği kızla vedalaşamadan ve bir daha asla buluşamadan kaybolmasına.


Çevresine zarar verebileceğimizi düşünmesi özel hayatsız kalmasına yol açtı. Bu kadar sevebilen, sorumluluk taşıyan bir insanı boğduk, cendere altında tıttuk. Çıldırmasını azap içinde beklerken, hep bir çözümle karşı koydu. Mesafeyle yaşadı, yanına yaklaşanlara, samimiyet duygusunu köreltmeden, her ihanete, satılmaya hazır bekledi, paranoyaklaşmadan.


İsyan da etti, meydan okudu, yanlış yaptırmaya çalştı, proveke etti. Terbiye de etti. Buyrun nasıl bir insanla uğraşıyorsunuz, azap içinde tamamlayın ömrünüzü havasıyla da saklısız gizlisiz yaşadı herkesin önünde.


Bir başka insanın sırrı, ona açılabilecek, yalnız ona açılabilecek sırlara ortak olmamız bizden nefret etmesinin asıl sebebiydi. Sır saklayamaz oluşu yerle bir ediciydi onun için.


Ama biz onu, dostlarından, ailesinden, yakınlarından, onu binbir palavradan nedenle sevenlerden daha iyi tanıdık. yaptıklarının gerekçesini, yalan söylediyse, şaşırttıysa, bir şeyi gizlediyse ya da uluorta konuştuysa nedenlerini şaşırarak öğrendik. Çoğu kez utanarak. Her yaptığında bir hikmetin yattığını bekler hale gelerek.


Memleket değişti. Bizler de inimizde yaşadık durduk, biz değişmedik, ileriye taşınmış eski olduk. Hakikate tanıklık ne zor iş. Aynı yere aktık. Aynı denizde, aynı hasrette buluştuk.


Hayatta en yakından tanıdığımız insan, bizi tanısa tiksinerek, iğrenerek bakacak.


Hayatta tanıyacağın en hakikatli insanlar bizleriz diyemeyeceğiz, en yakın dostumuza.


Şimdikiler parça bölük, o işe gelen cümleyi bu işe gelen cümleye bağlayarak, alel acele paldır küldür işlerini yapıyor, hayatlarına dönüyorlar. Biz zenaatkardık. Aslî görevimiz insanlıktı. Karaktere , işin aslına astarına bakardık. Farkına varmadan insanlığı meslek edinmiş insanlardık, en düşman, en gaza getirilmiş, en emir kulu halimizle.


Şimdi, dostu da düşmanı da insanın kendi derdinde. Sevdiklerini bile kullanıp atıyorlar. Ya dinlediklerini?


Bir tesellisi de var işin, şimdikilerin düşmanlıkları o kadar derin, keskin değil. Kestirilemez hafiflikler. Kestirilemez tembellikler. Kendine güvensizliğin en derin halleri.


Biz güvenir miydik kendimize? Biz daha büyük birimlere güvenirdik. Onun içinde şekilleneceğimize, nefes alacağımıza. Yok hayır daha özgüvenli değildik. Ama güvensiz de değildik. Kamil Bey ve arkadaşlarının buyurdukları gibi: "Bir toplumdaydık, toplumlaydık".


Bayramlarda seyranlarda, bazan başa gelmemiş belalarla bizi rahatlatan, ruhumuzu hafifileten şeyler de işitirdik. O kadar düşmanlık duymadığını, insan olduğumuzu kabullendiğini düşündüğümüz olurdu.


Elimdeki onca belgeyi, bilgiyi kullanmam etik olmaz. Kamil Beye saygılı da olmaz. Her olayda onun bilmediği binbir şeyi bilmek. Her konuştuğu kişinin yüzlerce diğer kişiyle konuşmasını dinlemiş, mektuplarını okumuş olmak.


Onunla her konuşanın daha sonraki konuşmalarını, o konuşmalar hakkındaki konuşmalarını bilmek ne ağır bir yük. Kurdun kuşun dilini bilen Süleymana dönüşüyorsun. Ne ağır bir dilek. Ne ağır bir yük.


Kamil Beyden başkaları? Ne kadar çok insan öldü. Telef oldu. Kalanlar kendilerini bir biçimde zamana uydurdular. Kamil Bey en savunmasız halinde meydan okudu, kendisi olmaya devam etti, hep kendisi kalarak, hep sadık kalarak değişti. Meslekler zenaatlar değiştirdi, sertleşti, inceldi, yumuşadı, kapısını çalana göre yeni baştan gayret etti.


Emekliye ayrılmam, bildiklerimi kimselere öğretememem, bir dönemi en insani yanlarıyla anlatamamam ne feci bir şey. Elimde, hafızamda, hafızalarımızda birikenler, yerine ulaşmamış mektuplar, söylenmek istenip de adresine söylenememiş sözler. Bir yerine ulaşmamış mektuplar deposunda oturmak, yaşlılığının son günlerindeki bir zamanların şen şakrak genç kızına "O seni seviyordu", yapayalnız kalan bir insana "senin çocuğun bak şu çilli genç kız" diyememek.


Kapı çalındı.


(online yazıldı, düzeltilmedi, hatırlama notudur, edebi metin değildir)

20 Mayıs 2008

Zehra Hanım


Hükümet dairelerine kolay giren çıkan bir çocuktum. Bir haksızlıkta dilekçe yazabilir, kesilen suyu açtırabilir, halktan birisinin arsasını belediyenin sorgusuz sualsiz kullandırmasına itiraz edebilir, vermediği bir kredi için banka müdürünü ziyaret edip nedenini sorabilirdim. Yolda kalandan para alan hancıya teessüf edebilirdim. Paranın geri verilmesine hayret eden hancının oğulları babalarından futbol için izin almamı rica ederlerdi, nice aksi adamla çocukları arasında elçiydim, "Selami Amca oğlunuzun evlenme yaşı geldi artık, çıraklık için artık çok büyük, dükkanı teslim edemeyecekseniz bıraksanız bir işe girse?" En kızgın köpekleri azarlar, iki ayak üzerinde durmadan sıcacık ekmeğin kulaklarını havada kaptırmazdım. Şaşırılması ne kadar şaşırtıcıydı. Bir vatandaştım kimsenin henüz kendisini vatandaş hissedemediği yıllarda, cumhuriyetin tadını çıkaran, zincirlerini kırmış bir maraba gibi davranıyordum. Bana haklarımı cumhuriyet verse de her dönem kapıyı çalıp içeri girmiş bir çevreden geldiğimi ayırdedemiyordum. İçimden geleni yapıyordum. Ben bu halk için yanıp tutuşuyordum. Ayırtettiğimde, hiç bir kapıyı çalamaz hale geldim. Ayrıcalıklarımı terkettim ve köleleştim. Ve kölelikten, küllerimden yeniden yükselmeye çalıştım hep. Olmadı.

Zehra Hanımın kapısında ezilen büzülen içeri giremeyenlere aldırmadan kapıyı tıkladım, gel demeden içeri daldım, gel demek zorunda kaldı, tıklamanın tonu, açmanın kararlılığı, hayır denemeyecek birisi olduğuma işaretti. Ürkek sekreter bile kararlı adımlarım, topuk seslerim karşısında görmemezlikten gelmeyi tercih etti. Zehra Hanım gözlüğünü çıkardı masadaki kağıt yığınının üzerine attı. Kamil! Kâmile ne kadar benziyorsun. İmparatorluk, beylik bitti, ne bu hava, bu kurum evladım. Ne kadar da efendi çocuksun. Bakıyım ayakkabılara, Altınçizme Kemal mi yaptı, süvari işi adeta. Ata mı biniyorsun? Dur bileyim! Cirit oynuyorsun. Sinsin de oynuyosun. Güreşemezsin, kolların bacakların uzun. Ama atlarla beraber büyüdün, seni arkadaşları sanıyorlar. Evet, Zehra Hanım Teyze. Teyze değilim çocuğum, Hocam. Zehra Teyze Hocam. Teyze nerden oluyom lan? Kâmile gönül verdik bir zamanlar diye mi bütün bunlar? Gönüllü gitti beni bırakıp bozkırın ortasında. Bozkır değil, Efendim. Sus, sen mi bileceksin. Ot bile bitmiyordu o yıllarda. Bir kuzu kesilse yağı olmazdı, eciş bücüş, aç kuzular. Tavukları kaynat kaynat yenmez. Kıtlık açlık. Ve Kâmil Bey gönüllü savaşçı. Mimar oldu, Viyanalara gitti geldi. Sonra savaşa, ilk denk gelen savaşa. Mekkeyi müdafaa ediyormuş. Kime karşı? Sonunda hançerlediler savundukları trende onu. Hançerlemediler Efendim. Sen de arapların dostusun yani. Hıh demiş burnnudan düşmüş. Şeyh Sadunla fotoğrafı vardı burada. Çekmeceleri karıştırdı. Yok. Birşeyin yerini bulamıyorum artık. Kızım, sekreter içeri şıpıdık koşturdu, kapı aralığından kelebek gözlüğü ve tiffanyde kahvaltı yapan saçının topuzuyla gösterebildi kendisini. Çekmecelerimi kimse düzeltmesin. Fotoğraflarım nerde? Torununuz kolaj yaptı efendim, dün bugün müsameresi için. Zehra Hanım morardı. Sekreter çekildi.

Bu fotoğraf trende ölmedi diyor. Düşünmedim. O kadar kızdım ki. Fotoğrafını parçalayacak haldeydim. Bir merhum harp tarihçisi dostumuz, Zehra Evladım şu askeri çıkarabildiniz mi, Osmancık Taburundan demez mi. Yanındaki? Şeyh Sadun. Meclisteydi Babamla beraber, onu çıkarması zor değildi. Tanımıyorum dedim, yanındaki kılıksız askeri. Gösterebilir miyim başkalarına? Öyle kaldı. Er kılığında bir zabit. Kıtlıktandır sandım.

Ne? Bakma öyle. Tamam. Yakışıklıydı yine, canı yanmıştı, kulakları kavrulmuştu, yüzü yaralarından berelerinden, kırıklarından, çıkıklarından gergindi. Ama yine de ferah duruyordu, Kamil dedim bunu bana nasıl yaparsın Kamil, eşşek Kamil, beni nasıl bırakır gidersin, beni nasıl bırakır gidersin? Alıp da gitsene, kaçırıp da gitsene.

O zaman profesör olamazdınız Hocam. Beklerseniz olamazdınız. Divane olurdunuz. Önce nasıl hitap ettiysen öyle et çocuk. Olmazdım. İlk defa aşık olur gibi oldum, bey adayıydı, beni ondan kaçırmazlardı, verirlerdi. Bir uzlaşma evliliği. İşleri kolaylaştırma evliliği. Neyse ne evliliği. Ömrüm boyunca kimseyi sevmedim. Kamili de sevmedim. Sadece kızdım durdum. Viyanalardan gel, çaldığım valse rast semai de.

Konaklarında seyisleri uzunhavalarına ne yaptığına aldırmayanların rahatlığıyla Puccini fragmentleri ekler, ressam halaları korkunç fırça darbeleriyle yastıklara yağlı boya gül yapar, ipek halı dokuyamadığına hayıflanır, Büyük Beyi bahçede koyunlara kaval çalarken yakalarsınız, sihirli flüt tanrım, adamların hepsi kaçıktı.

Aldıkları her kitabı kendileri ciltlerler, ağırlıklar koyarlar, cilt iplerini kendileri yaparlar, bıçakları kendileri yaparlar, bana ebrularla zarflanmış defterler hediye ederler. Su damgalı kağıtlara hatırladıkları beyitleri yazıp hediye ederler.

Kocakafalı Kamilin ben ata binmesine vuruldum. Sentor. Yaysız, mızraklı, ciritli sentor. Büyük Beyin bunayıp damda zurna çaldığı günler. Eline kimi ney kimi klarinet tutuşturur, ama o koca yörük, dama çıkar zurna çalar, kartallar evin üzerinde uçuşur.

O bozkırda, o tozlu yerde, o bazan, tamam, sulak yerde, harpsikord çalan bir genç kıza, kızım neden tuşların hepsine birden vuruyorsun demez mi Koca Yörük. Kızma, evladım, tamam, adama basit geldi. İki ayrı ezgiyi bir biriyle atıştır evladım dedi. Kopar birleştir, durakları, güçlüleri kaydır. Ama bu adam, bu adamlar medeniyeti ciddiye bile almayan bir medeniyettiler, fosildiler. Bir rüya gibiydiler. Büyük Bey doksanında bile yakışıklıydı. Kemal Paşa ziyaretine geliyordu, çardağın altına sofra kurulmuş kuzu dolmaları çevriliyordu. Yolu çeteler kesmiş. Büyük Bey gergindi, beline silah takmıştı. Akşama kadar nargile içti. Kimse çıt çıkaramadı. Beni gördü, kızım tuşların hepsine birden bas dedi. Gece yarısına kadar marş çaldım.

Gözlerini kurulamak için mendil aradı. Dudaklarının kenarındaki boyayı ipek beyaz mendilin ucuyla düzeltti. Çok güzeldi. Halâ. Kâmil Amca yüzünden mi kimseleri sevemedi? Evlendim, çocuk yaptım. İhtiyar kocaya biraz baktım. Sonra eziyetten kurtulduk. Kız Operadan emekli. Oğlan mimar. Aşksız bir mimar. Kâmil bir ev yapacağım sana derdi. Şehrazadın evi diyecekler. Sadece konuşur, kuma kağıda çizerdi. Konakta oturmaktan bile utanırdı. Kaşmir giyinemezdi. Mavi donluydu, memlekete geldiğinde, herkes gibi.

Muallim mektebine aldılar. Evde ders almıştım. Sınıf atlaya atlaya gittik. Kâmil köprüler yapacaktı. kamil kaleler yapacaktı. Kâmil bahçeler yapacaktı. Kâmil Bemerkand, Buharadaki eski bahçeleri anlatırdı. Oraları kurtarmaya gitti. Sen de doğudan doğuyor güneş diyeceksin. Güneş batıdan doğuyor, batıda güneş evlâdım.

Muzip bir kadındı, ama, Kâmil Amca sağ desem, onu bulur parçalardı. Sustum. Kamilin çenesi. Burnu, ağzı. Şiirden anlıyor musun Çocuğum? Ahmet Gazali okuyoruz, Efendim. Yahya Kemalin yeni şiirlerini de takip ediyoruz Osmancıkta. Dante yok, ama Mesnevî okutuyorlardır? Okuyoruz Efendim. Danteyi sizden öğrenmemi istediler sanırım. Latin dillerini ne yapacaksın? Efendim, sizi tanımamı istemiş olabilirler. Ya da benim seni tanımamı istemiş olabilirler Çocuk. Diyorlar ki bana, yıkılmadık, ayaktayız Cadı Avrat! Estağfirullah Efendim. Evet. Radyodan dante konuşmama içerliyorlardır. Ahmet Gazaliyi okuyan, okutan yokken. Onlar okutuyorlar Efendim. Gülmsedi. Onlar farkında bile değiller yenik düştüklerinin değil mi Çocuk? Onlar yenilmezler ki Efendim. Kahkaha attı. Hiç kahve içtin mi ömründe çocuk? Hayır Efendim. Sana bir sade kahve, kakuleli olacak, Kâmil hayırsızına yapardım. Kızım!

Sekreter sade kahvelerle geldi. Sigara? Filtressiz bahar sigarası uzattı. Kullanmıyorum Efendim! Azarladı. Yak! Yaktım. Öksürerek, duman perdesi arkasına saklanışını izledim Zehra Hanımın.

Kızlar önünü kesecekler, beni almazsan canıma kıyarım diyecekler Çocuk. Demezler artık Efendim, taşra öldü. Ölmez çocuk, ölmez. Sen geçerken, ağaçlara çarpacak kızlar, çukurlara düşecekler. Ben bilim adamı olacağım Efendim. Korkunç bir kahkaha çınladı. Bir patlamadan önce boşalan hava gibiydi kahkaha öncesinin esintisi. Koridorlardaki hayatı, şaşkınlığı, sıkıntıyı, beklemeyi, zaman geçirmeyi okutan her işaret kesildi.

Ne istiyorsun çocuk? Sizden latin dilleri ile cermen dillerini kıyaslamanızı istiyorum. Ve dilimizle olan olmayan alakalarını. Anlatmam ve sizden öğrenileceği öğrendiğimi göstermem lazım. Asıl onlar seni bana gösteriyorlar, bak yetiştirdik bir tane daha diye. Efendim? Bir şey yok evladım. Bu adamlar asla teslim olmazlar. Efendim sonra kızınıza gidip senfoni ile mevlevi ayini arasındaki farkı soracağım. O ne bilir? Ayin mi dinlemiş? Efendim senfoniyi bilir. Ayini ben biliyorum. Çocuk sen adamı hasta edersin. O sosyete senle türkçe konuştuğuna bile utanır. Anlat bakiim bana.

Aah, alaturka evladım, ah.

Elimden sımsıkı tuttu. Meşrutiyet Caddesine kadar koştururcasına yürüdük. Maraş dondurması aldık yine koşturarak yürüdük. Akşam bende kalacaksın, itiraz yok. Hiç konyak içtin mi? Hayır Efendim. Ben içirsem kızmazlar değil mi? Hayır Efendim, bir hikmeti vardır derler. Baban? Evden kovar. Kendisi içer değil mi? Evet. Güldü. Evde güzel bir Martell var dedi. Ben içmesem Efendim? Seni bana gönderirler ha, görürler dedi. Yoldan çıkmaktan korkmuyorsun çocuk? Nasipse Efendim herkes çıkar dedim. Şimdilik istesem de çıkamayacağımı biliyorum, velayet altındayım. Burada velin kim? Siz efendim. Düşüp,bayılıyordu. Konyak kalsın, dedi. Ama içeceksen bir gün, ilk kadehi benle kaldıracaksın.

Yorulduk. Bir apartmanın duvarına oturduk. Nahivci mi olacaksın Evlâdım büyüyünce? Hayır efendim, fizik okumayı düşünüyorum, maddeyi merak ediyorum, nedir ne değildir. Ruhtan vaz mı geçtin? Ümidini kestin yani? Hayır efendim, ben ruh madde ayrımı yapmıyorum, maddi manevi ayrımı yapıyorum.

Ben aşksızlar yetiştiriyorum Evladım. Ben aşksızlar yetiştiriyorum. Kucakladı. saçlarımı kokladı. Memleket kokuyosun, toz, toprak. Çayır, çimen dedim. Kuzu koyun dedi. Meleşe meleşe dedim. Konuşa koklaşa büyürdük dedi. Kamil yaşıyormuymuş tren faciasından sonra? Ses çıkaramadım. Peki çocuk dedi.

Benden öğreneceğin herşeyi öğrendin mi? Evet dedim. Gelmeyecek misin? İmzanızı taklit edebilir miyim dedim. Fesüp dedi. Et lan göbel dedi. Çocuğa göbel diyen başka bir yer biliyo musun dedi. Erkek çocuk dedim. Seni görmeye dayanamayacağım çocuk. Kâmilin kabahati değildi onca harp. Değildi efendim, o savaşı sevmiyordu, sizleri seviyordu, korumak istedi o kadar. İyi ki savaş yok, sen de giderdin. Evet efendim, giderdim. Bunca emeği, bu ince eğitimi çöllere salıvermek, sizlere mahsus. İç çekti.

"Dünyaya karşı hiç bir aşağılık duyguları yok ihtiyarların değil mi?" dedi. Gülümsedim. Kâmili çöle saldılar. Seni de salarlar. Bana bunu gösteriyorlar. Bizi küçümseme diyorlar. Anlamadım Efendim. Senin gibi bir öğrencim olmadı, olmayacak. Ama, sen belki marangozlukla geçineceksin, belki bir çölde kalıntılarını sırtlanlar paylaşacak. Ama, isterdim ki, yanında olayım çocuk. Ama bizleri ayırdılar. İki yakamız birbirinden ayrıldı, Kamil çöldeyken oldu herşey. Kâmilim çöldeyken.

Ellerimle göz yaşını sildim. İki dünyayı sizler birleştiriyorsunuz Evlâdım. Kucakladı, ayrıldık. Cebimde para yoktu. Nereye gideceğimi bilemedim.

Kâmiiiil diye seslendi gözlerine inanamayarak, Zehra hanımın apartmanının kapıcısının hanımı Hanife Abla. Teyzemlerin ortakçısının kızı. Tarhana çorbası hafızamı sardı, sarmaladı.

10 Mayıs 2008

Kâmil Bey


Kandiber Kalesinin en uç noktasına uçarcasına ulaştığımda, Kâmil Bey ramazanda fişek atılan kayanın en uç noktasında sırtına vuran rüzgarla denge kurmuş yaylanıyordu. Parmak uçlarındaydı, kolları açık, gözleri kısıktı, işliği rüzgârını almış bir bayrak gibi direğini dövüyordu.


Paçasından, kemeri ya da uçkurundan, işliğinin ucundan tutmayı düşündüm, berceste mısraı bulamamış bir şair gibi aranıyordum, kaldıraçın, levyenin, dengenin eteğini bulmak imkânsızdı.


Çenesini oynatsa, gözünü kırpsa boşluğa uçacak gibiydi. Kısık bir sesle "rüzgârı kesme çocuk!" dedi.


Kâmil Beyle tanışmamız ırmakta buzun en ince yerine uzanıp bilmediğim bir dilde ezgi söylerken oldu. Ay ışığıydı. Rakı almaya göndermişler, ırmak kenarında tek açık büfenin sahibi Karabet Abinin yatsı namazından dönmesini bekliyordum. Karabet Abi her dine inananlardandı. Babası şarap fabrikalarını satıp batıya doğru gitmiş. O buralarda kalmış. Tekel bayiliği yapardı.


Küle basmak, küle işemek uğursuzluk sayılırdı. Cin, dede çarpardı. Başka yerlerin dedeleri canlı, bizim dedelerimiz ölüydü nedense. Dükkân sahipleri mangallarının küllerini ırmak kenarına belki çukurları doldurmak, belki de buzdan kaymamak için döktüklerinden ayetelkürsi okuyarak geziniyordum.


Buz üzerinde çarmıha gerilmişcesine uzanmış bir adam kuzuların hopladığı, rüzgarların şarkıları uzak illere götürdüğü, çayırlarda tayların kıç atarak koşmayı öğrendiği, annelerin ot biçtiği, babaların avda sessizce beklediği bir ezgiyi mırıldanıyordu. Bilmediğim, hiç işitmediğim bir dilde. Steplerden, dağlardan, ormanlardan, yıllarca yürüyüp ulaşılabilecek diyarlardan birisinin dili.


Irmağa indim. Yanına yürüdüm. Buzun çatladığını, suya doğru çöktüğünü hissettim. yapabilceğim tek şey buza her an dibe çökme korkusuna rağmen uzanmak oldu. Uzandım. Ve buzun tekrar donmasını bekledim. Buzu mu biliyordum? Buzda çok mu gezmiştim? Yok, hayır. Vahşi her hayvan gibi, yaralı bir hayvan gibi ne yapacağım beni yönetiyordu.


Kâmil Bey hiç kıpırdamadı. Bana bakamadı. Buzun nefes alışına, kıpırdanışına, suyun kabarışına uyarak, benim buzu sessizce dalgalandıran hareketime aldırarak ezgisine devam etti.


Korkma çocuk. Fısıltıyla. Konuşup buzu sarsmaktan korkarak bekledim. Büyük bir balık ya da hava boşluğu geçti altımdan. Gözlerimi kapadım. kollarımı açtım. Ayazdı. Korkunç bir rüzgâr esiyordu. Misafirlerini rakısız bırakmama sinirlenecek olan babamı, ben gelmedikçe ızgarayı yapıp mutfaktan kurtulamayacak olan annemi, kendimi, kedimi unuttum. Gözlerimi kapadım. Bir rüya, hayal, düş adı neyse, ondan gördüm, dünya devam ediyordu, ben bir buz parçasında suların altında üstünde üşümeden, balıkları kayaları, köprü kazıklarını, değirmen dolaplarını teğet geçiyordum. Suda uçan bir kuştum.


Buzun daha az dalgalandığını hissettiğimde kazağımın kollarını ellerime doğru çekip uzatarak buzda yüzdüm ya da süründüm. Topuklarımı oynatmam, buza dayamam halinde dibi boylayacakmışım gibi bir his vardı içimde.


Sahile ulaştığımda, tekel büfesinin kapanmış olabileceği aklıma geldi, nefesim kesildi, içimi ateşler bastı, ağzıma acı sular geldi. Fırladım. Karabet Abiyi büfesini kapatırken buldum. Cebinden çıkardığı otuzbeşliği gülümseyerek uzattı. Damla sakızlı, ağır kokulu bir rakıydı, belki yaz günlerinde ağır kokardı. Sizde misafir var. Geleceğini düşündüm. Yolda karşılaşırız diye kayadibine doğru gitmeyi düşündüm. Hesaba yaz Abi. Gülümsedi. Sanki unutacakmış gibi düşünmeme, Sanki unutulacakmış gibi. Unutmazdı, çünkü, borcu olan hatırlatırdı iki de bir alacağını. Parası olanlar da pek parayla dolaşmazdı. Kimsede cüzdan yoktu, aynalı cüzdanlar çıkana değin. Horozlu ayna ve tarak vardı erkeklerin arka ceplerinde. Bozuk para için kullanılan kesif meşin kokulu cüzdanlar bayramlarda ortaya çıkardı. Yazın rakılar ne fena konardı. Şişeleri satardım. Sinemaya giderdik arkadaşlarla.
Kimse buzdaki adama, uzakların dilini bilen bir adama inanmazdı. Anlatamadım. Babam geç kaldığım, dalgın bir mankafa olduğum için bisiklet almaktan vazgeçtiğini söyledi, misafirler kestaneli hindi dolmasıyla kendilerinden geçmişlerdi. Amcalarım olan bitenden, yemekten, rakıdan bihaber Rahmi Beyin bir şarkısını geçmekteydiler. Sofranın öbür ucunda. Malumatlı br çocuk olduğumu düşündüm. Gülümsedim. Büyüyünce, mankafa çocuklara bisiklet alacaktım. Öcünü almış her çocuk gibi sekeleyerek dolaştım evin içinde.

Hükümetin damında, fişekçi kayasında, minarelerde rüzgarı dinleyen, şerefelerde kuşlarla oturan bir Dedenin varlığından bahsedenleri Babam haşladı durdu. Öyle bir his vardı. Ancak memlekette Babamın inanmadığına inanılmazdı, hakikat Babamdan sorulurdu. Babam masalın dünyasına karışmazdı, bu alanda özgürdük, kuşlar gibi.

Hükümetin damında, müftünün bacasında, kaymakamın kümesinin üstünde oturan Dede, Babamın yine bir Osmancık Taburuyla gönüllü gitmiş şair, hafız, gazelhan, mimarlığı bırakıp kunduracılığa başlamış, uysal zevklerin ehli, cirit ve sinsin ustası Amcası olamazdı. Öldüğü kayıtlıydı, şahitliydi. Madalyasızdı, beratsızdı, icazetsizdi, iki devlet arası bir kahramandı, es geçilmişti, ama zeten memleket es geçilmiş savaş kahraman ile doluydu, sessiz sakin insanlardı, sessizlik sakinlik için yaratılmışlardı, evlerini konaklarını demir yumrukla yöneten teyzelerin gölgesinde, birşeye karışmadan, birşeylerine karışılmadan sessizce kayar giderlerdi.

Bir Dedenin Osmancığı ziyerette olduğu söylentisi yayılıyordu. Ne olur ne olmaz düşüncesiyle, yaşıma uygun olmasa da, henüz öğrenme yaşım gelmese de, arkadaşlarıma sahip çıkabilmek, onları yatıştırabilmek için ayetelkürsiyi öğrendim. Artık sokağa çıkabilir, kazara da olsa küle basabilirdik karanlıkta.
.....
Babamın bir sözünden cayması halinde yapılacak hamle kesin, net ve apaçıktı. Baba, az daha unutuyordum, Hacı Durmuş Efendi Enişte yarın bizleri saat altıda bekliyor. Babam rakısından acı bir yudum aldı. Yoksa ferahça kayardı rakı boğazdan. Yarın çağırmadıklarını anlar, ama birşey diyemez, karıncalanırdı. Ne sorsa, doğrusunu Kâmil Evlâdımız bilir, ne demiştik sana evlâdım? Ben ne dersem oydu, Babamın yanında.

Babam aslında alaturka bir adamdı. Bu büyük adamların yanında ne demişse yapar, söylediklerini her daim hatırlar, ayak kitler, kıpırdamadan oturur, lafı bölmez, mecliste her söyleneni ciddiye alırdı. Benim söylediklerim hariç tabii ki. Ama elinden ne gelir?

Yemekten sonra meclis kurulur, Ben divanın duvarla kesişme noktasına, şah minderine, kapıya ve ocağa bakan köşesine oturtulurdum. Ben olmadığımda burası Hacı Durmuş Efendi Eniştenin yeriydi. ölümünden sonra bile buraya kimse oturmaya cesaret edemedi. Tabii ki ben de.

Hacı Durmuş Efendi Enişte kelâm alimiydi. Yanılmıyorsam, mesnevihandı. Bazan divanda mı yer de mi nerde hatırlayamıyorum pek, posta oturur, etrafını dinleyen insanlar insanlar sarar, ben odaya girince toparlanır, ciddi ifadeyi yüzünden siler, beni mutlaka başköşeye oturtur ve sorular sorardı. Meclis maşallah çeker aralıksız, her cevabıma, sonra baş keserek kapıdan geri geri çıkarlardı. Ekvatorun yarıçapı nedir? Güneydekiler neden dünyadan düşmüyor? İklim mi insanları değişik yapar? Sirke haram mıdır? Yemek neden pişirilir? Ömür daha uzun mu olsa iyi olurdu. Bir insanda kaç saç teli olduğu nasıl hesaplanır, tahminimce kaç saç telim vardır? Hangi dilin lugatı daha geniştir? Hangi dili öğrenmek bu zamanda elzemdir? Hangi ilimlerle meşgul olmaklığım gerekir? Isanaklı kıymalı yumurtalı böreği daha çok sevmemin ilmi nedenleri var mıdır? Gündelik meseleleri konuşurken kaç kelime yeterlidir? Bir dilde söylenilebilecek her şey söylenmiş olabilir mi, bir gün? Kunut Duası neden okunur? Fatiha okumak neden önemlidir? dede Efendi mi büyüktür, Bach mı? Opera günah mıdır?

Belediye Encümenine göre çiftçi idi. Encümen azası, çiftçi. Hacı Durmuş Efendi enişte siz çiftçi misiniz? Bana çift sürmeyi öğretir misiniz? Babam, elinde olsa bir kaplan gibi üstüme atlayacak, ama arada Hacı Durmuş efendi Enişte var, kaş göz işaretine fena bir kaş göz işareti alabilir hacı Durmuş Efendi Enişteden. Babam, çaresiz, öfkeli, sinirli, üstelik eve gidince hesap soramaz. Hacı Durmuş efendi eniştenin meclisindeki bir lafza karışamaz. Sözünün üstüne söz söyleyemez. Ama ben söyleyebilirim. Hayat ne güzel. Ne kadar adil, eşit ve hoş.

Hacı Alâaddin Efendi Enişte ise, Ramazanlarda Kadirilere ait olabilecek metinler okutur, dinler, araya yorumlarla, hikayelerle, şiirlerle girerdi. Evi daha modern döşeliydi. Koltuk ve sandalyede oturulur, plâk dinlenir, o çarşıya çıktığında genç kızlar çarliston yapabilirdi. Hacı Durmuş efendi enişte kadar sert ve otoriter değildi. O yüzden, ana daha fazla söz hakkı koparamazdı babamdan. ama Hacı durmuş efendi eniştenin yanında öyle sorular bulurdu ki beni konulturacak, Babam asla ikisinin bir araya gelmesini istemezdi. Onlar ben ve babam.

Ortak mevzuları Gazali ve Ahmet Gazalinin şiirleri idi. Bana şiir yorumlatırlar, şiir sever babam, o şiirden ne anlar, bu rezil herifi nasıl şiir meclisine alırlar diye homurdanır dururdu.
Ahmet Gazali okumalarımıza, yataklara düşmemek, utancından yerin dibine girmemek için gelemez, bin bir bahane bulurdu. Babam olmadan meclis kurmak için mi Gazali okuturlardı? Kim bilir?

Evet Kâmil Bey, bu gece neye dua ettiniz? Neden omuz silktiniz? Kendiniz için mi bir şey istediniz? Ayıp değil ki, tabii ki isteyeceksiniz bazan, söyleyin lutfedip? A olur mu bilelim, bu duanız da kabul olacak mı? Şefik Bey, Mahdumunuz diye söylemiyorum, Kâmil Beyin kalbi temizdir ki ne için dua etse kabul olur, rüyaları çıkar, keşke bizler için de duacı olsa öbür dünya için, keşke bize de anlatsa da kendisi için dilediğini biz yerine getirip sevaba girsek. babam kıpırdanır, kıvranır. Hadi söyle evladım. Babam homurdanır sonunda: Hadi söyle neyse artık. kırmızı bir bisiklet diledim. A ne kadar kolay bişey evladım, Şefik Bey için. Şefik Bey bu sevaba girer. Tabii tabii der meclis, marka tartışılır, zil mi, boru mu, pilli zil mi yine bana danışılır, Babam kan ter içinde kalır. Eve gidince ben çarşıya çıkıyorum diye gider. artık br kaç gün yüzüme bakmaz.

Bu asla yalan söylemeyen, etraflarından çok şey bekleyen, babamı bile hazırolda tutan insanlar neden bana kol kanat gererlerdi, neden bunu kendi torunlarına, çocuklarına yapmadılar, başkaları da onlara onların yaptığı gibi yapsın diye mi beklediler bir bilen asla bulamadım. Babam? Bilir ama, ben ne söylesem tersidir, onun için, halâ.

Hacı Durmuş Efendi Enişte bir gün emekli olup memlekete yerleştiğimde, arabi ve farsi öğretecekti. Hacı Alâddin enişte de eski şiirimizi. Ama önce batı dillerini öğrenecek, ecnebi adet ve hayatlarını öğrenecek onlara iyi kötü yanlarını anlatacaktım. Döndüğümde, evleri, divanları. sedirleri, ambarları. Oymalı, kakmalı dolapları, gömüldükleri koltukları. Anıları, anlatanları yoktu.

Adınızı lutfeder misiniz dedi Kâmil Bey. Kâmil. Benim de Kâmil. Biliyorum, Büyükamcasınız siz.


Beni taşıyamadılar, adımı mı taşıtacaklar?


Bilmek nedir? Kendini bilmedeki bilme mi Büyükamca? Gülümsedi. Balık tutuyor musun? Hayır, canlıları yemekten hoşlanmıyorum. Buğdayın gönlü, canı, kanı, duygusu yok mu sence? Ispanaklı börek seviyorum? Pancarlı börek mi? Evet. Kıymalı, yumurtalı, ıspanaklı halâ iyi yapıyorlar mı evde? Sanırım. Annem müthiş aşçı. Ama Babana herşeyi beğendiremez. Nerden biliyorsunuz Büyükamca? Siz şehit olduğunuzda o daha doğmamışmış. Bey takımını iyi biliriz evlâdım. Şehit mi olmuşum evlâdım? Ölmek istedim sadece. Evet bir harp kahramanıydım, ama hayat kahramanı değildim. Zehramı başkasına verdiklerini duyunca eşi nüzul olan bir arkadaşıma tezkeremi verdim, kimlik değiştirdim. Herkes de buna göz yumdu. Çöldeydik. Ağır ateş altındaydık. Kalmak, ölene kadar orda kalmak istedim. Kahramansam öncesinde kahramandım, ondan sonra derin bir acı içindeydim, savaşa rağmen, ben yenilgimi almıştım, ne yaptımsa dalgınca yaptım, ne yaptımsa hayatta kaldım, yaşadım. Benle yer değiştiren arkadaşım trende pusuya düşürüldü. Benim yerime öldü. Ben Medine kuşatmasında kaldım. Hacı Durmuş Efendiyle karşılaştık Medinede, mühimmat aktardılar. Ama yine de ölü kaldık, gözlerinde.


Çocuk, herkes bana kurtulmak, ruhunu kurtarmak için gelir, sen beni kurtarmaya geldin, kurtarmak için etrafımda dolaştın. Sence çok mu vahim dururmum? Sizce çok mu vahim yaptığım, Efendim? Elini omzuma koydu. Sakayı da cebime. Giderken burada bırak. Annen istemez, hanım kızıdır. Ya da kafese koyar. Ya da kedi kapar. evet annem hanımkızı, ama hizmetçilere bile hizmet ettiği için evde yalnız, bütün yük omzunda, kömürü bile o taşır. Beyler kömür taşımaz, evet. Yok ben taşıyorum, ama, yok, evet ben bey değilim, olmayacağım. Baban sana adam olmazsın sen diyor herhalde. Evet, nerden bildiniz? Adam olmazsınız, adam doğmuşsunuz. Estağfirullah Efendim, adamlıktan çıkmamak daha zor olsa gerek. Kahkaha attı, gözünden yaşlar geldi. Ağlama mıydı, nasıl bir neşeydi bu anlayamadım. Büyükamca, sadece bir dosttu. Yaralı bir kuş gibi. Yumurtadan çıkmış bir civciv gibi. Yaşı olmayan bir insan. Yarın çelik çomak oynayalım, bana hatırlat dedi. Peki Efendim, dedim.

24 Mart 2008

Çocuk ve Aşk











Neden bir sevenim yok Abi, kızlar bana bakmıyor?

Hakikati seven yoktur, üzülme. Sevildiğinde kork.

Beni ben olarak mı sevmiyolar o zaman Abi?

Hayır, seni sen olarak sevemiyorlar. Seni bilen yok ki.

Sevdiklerinde neyi seviyorlar?

Bir hayali, bir hayaleti.

Büyük şeyler yani, Abi?

Yok canım, büyük şeyleri göremiyorlar, meselâ seni, sendeki içtenliği, insaniyeti.

Beni seven olur mu Abi, bir gün?

Olmasa ölür müsün? Tamam, olur elbette.

Seni seven oldu mu Abi?

O kadar emin bakma. Ya olmadı dersem? Gene de rahatlayacaksın tabii ki. Tamam, tamam, üzüleceksin de.

Seni nasıl sevemezler Abi, seni sevmeyen yok ki?

Bu sevmeler farklı Ufaklık. Ama, evet, senin bahsettiğin sevmeden geçer, sevilmede sözünü ettiğin sevmek.

Yani sokaktaki insanlar kadar, sana çay getiriren çırak kadar sevseler yetmez mi Abi

O kadar seven var mı canım insanı?

Kızlar başka türlü mü seviyor Abi?

Yok canım, ama daha gerçekçiler derdik eskiden, şimdi daha hayalîler gibi. Biraz başka hesaplı kitaplılar belki, bilemiyorum ki rahatlarına ne geliyor?

Senin bilmediğin bişi yoktur Abi?

Olmaz mı yav? Kendime bile hayrım yok. Sizlerden başka kimsesi olmayan birisi ne kadar bilmiş olabilir?

Yok Abi, sen nelerden geçmişsin.

Peki canım. Sor, madem başladın. Kurtuluş yok.

Abi, ev geçindiremem diye mi düşünüyolar, ama, aylaklarla, manyaklarla dolaşıyolar.

Eskiden davulcuya ya da zurnacıya varır derlerdi, kızların gönülne bıraksan. Hangisi doğru sence, o halde? Aylaklara mı? Rahatlarına gelene mi?

Abi, davulcu da iş sahibi. Ter döküyo gece yarıları.

Elbette canım. Ben de çaldım davul.

Kızlar demek davulcuya da varmıyo. Bana da öğretsene?

Tabii, tabii. Kızlara hevesin kalmadı galiba, davulculukta para falan yok ama.

Abi, yani, biz de beğenilelim istiyoruz, bir gün.

Seni beğenmeyen ölsün.

Yok Abi ölmesin, günah.

Peki, gönlün kadarını bul.

Gönlüm büyük Abi, o kadarı bulunmaz.

Fesüphanallah. Kendine güvenen bir insan var galiba yanımda.

Abi, dümdüz ediliyoz hep. Adam yerine konmuyoz. İtilip kakılıyoz.

Dümdüz edilerek doğruluyoruz Evlât. Adam oluyoruz.

Adamlık kaç para Abi?

Evet, adamlığa paha biçilmez.

Abi, sana laf yetiştirmesi ne kadar güç. Senin gibi olsam, kızlar yüz vermese de olur.

Benim gibi sürünmeyi neden isteyesin? Aklından zorun mu var?

Abi, kızım olsa sana verirdim.

Asıl ben, kızım olsa sana verirdim ey veled diyeceğim ama, daha üç senelik ömür yaşadın. Öyle sınanmadan adam yerine konmak yok.

Abi, sen bütün imtihanları geçtin yani?

Nerdee. Bi senle bile başa çıkamıyom.

Abi, senin gibi bir babam olsaydı, ne kadar farklı olurdum.

Benim gibi bir Abin var ne farkediyor Ulan. Baban sizin için it gibi çalışıyo.

Abi, seni seven oldu mu hiç? Yani çok seven. Yani peşin sıra gelmek isteyen. Yani camın önünde bekleyen, karakolların, mapusanelerin önünde gezinen, uçaklardan, gemilerden inenlere bakınan, yiyemeyen, içemeyen, filmlerdeki gibi? Tamam Abi, karıştırmıyom.

Oğlum, milyon kişide birisi bekler. Milyonlarca insandan bir kaçı sever.

Ama bak, sokaktaki herkes insan gibi.

Oğlum, onlar kaç kişi. Bütün sevenler sokakta bugün galiba.

Ama Abi?

Evladım, halk sokaklardan korkar halde. Sen herkesi korkutanın gözlerinde bile aşk okuyorsun. Sokakta kalan da halkdan korkuyor.

Abi biz halk değil miyiz?

Lafın gelişi dedim. Biz seçkinleriz, evlâdım?

Sokağın efendileri miyiz?

Yok, ruhumuzun efendileriyiz.

Anladım Abi.

Neyi anladın yine bacaksız.

Büyük işler Abi ya. Onu anladım.

...?

Abi seni düşüncesiz görsem, kızlara boşverecem.

Köpeklere su taşıyodun yazın, evi boşverip. Kızlar sana bakar mı Koçum?

Bakmasın be Abi. Sana çekiyoz.

Yav, ben ne zaman su taşıdım?

Abi Babamlar senden korkudan bana karışamadı. Suyu sen taşıdın, burda oturup.

Çay söylüyorum. Açık olsun diyecek kadar küçük. Cebinden yarım simit çıkarıyor. Bana uzatacakken, kuyruk sallayan köpeğin önüne atıyor. Köpek, kuyruk sallamada hızını alamıyor. Sakin sakin, uysal uysal sallıyor. Neden sonra simide eğiliyor. Açlıktan sallamadığını, sadece selamladığını söylemek istedi galiba?

Evet Abi. Çok haysiyetlidir. Ama aç. Gidip önünden simidi alsam, gene kuyruk sallayacak, ama gözleriyle ağlayacak da. Benim gördüğümü neden kimse görmüyor?

Seni görmüyolar ki, gördüğünü görsünler be Çocuk?

Orası öyle Abi.

Yani bir gün sevmediğim, ya da beni sevmeyen bir insanla evlenebilirim, öyle mi Abi. Kaderime razı olacam?

Aşk bir kültür, bir incelik, bir terbiye evladım. O insanları sen yetiştireceksin.

Babam kötü iş yapmamış yani Abi. Cahil olsa da. Hiç bişey bilmese de.

Ama bilinenin, bilmenin arkasındakini bilir. O bilmelere varmanın duruşundan gelir.

Ya üniversiteye gidemezsem Abi? Çalışmaya devam edersem?

Adam olursun evlât. Bizim okuldan memnun değilsin yani, e kızlar sana varmaz tabii.

Adam olana varmazlarsa varmasınlar be Abi. Ama, çoluk çocuğun olur bizi görmezsin.

Ya sen bizi görmezsen Dayı?

Köpeği bile görüyom ya Abi. Sence?

Sana da laf yetişmiyo lan Velet.

Abi? Bize yemeğe gelsen?

Yok sağol, bekâr adam hiç bi yere sığmaz.

Kapıcı dairesine mi inmekten korkuyon Abi?

Rahat dur Evlât!

Abi, büyük adam olsan da bizle konuşur muydun?

Olmam, ama olsaydım, gazeteleri, ekmekleri bile dağıtırdım imtihanın olduğunda. Bunda ne var ya?

Yapardın Abi. ben de yaparım, her zaman.

Abi köpek sen olunca yaklaşmıyor.

Öğretmen sanıyodur. Sözlüye kaldırırım sanıyodur.

Yok Abi, size hürmeti var.

Benim de ona ve sana hürmetim var.

Estağfirullah Abi. Biliyom Abi.

Neyi biliyomuşun, söyle!

Kıkırdıyor. Annesi apartmanın bahçesinin duvar içindeki çalıların arasından eve çağırıyor. Akşam ezanı okunuyor. Derede taş kaydırıyorum. Köpek ağır ağır kuyruk sallayarak uzanacak, tenha bir yere yollanıyor. Vapur düdükleri.

Evde yemek yok.

Sahilde yalnız bir balıkçı yuvarlak bir mangal yavrusunu tutuşturmuş. Yalılara doğru hamsi kokusu yayılıyor.

Kolay gelsin Amca. Sahilden nasıl hamsi tuttunuz böyle?

Yok evladım. Mangal balıkçılara hoş görülüyor, eh biz de eski balıkçılardanız. Evde sıkıldım. Yalnız yiyemiyorum Hanımı kaybedeli beri. Olmuyor. Lokantaya alışmamışız. gitsek, acıyorlar, konu komşu çağırıyor. Oğlanın tayini çıktı, kızı da everdik. Bana da gelebilecek misafirlere de yetecek kadar hamsi aldım. Balık tutarsam, yalılara ikram ederim, eski müşterilerimiz. Gül gibi geçinip gideriz.

Bıçakla yarılmış yarım ekmeği uzattı. Açtım, hamsileri maşayla dizmeye başladı. Tuz karabiber ektik. Sumaklı, maydonozlu soğan halkaları.

O kadar sessizdi ki Hanım. Ne ferah sessizlikmiş. Ne latif sessizlikmiş. O gidinceki sessizlik dayanılır gibi değil. Kulaklarım çınlıyor sürekli. Ylnızlığın sessizliği ile huzurun sessizliği ne kadar farklı, beyefendi, bilemezsiniz. Bir çay daha alır mıydınız? Evlâdım, bir çay daha.

Balık temizlemeyi sevmezdi. Balık kokmamdan da hoşlanmazdı. Eve gitmeden önce hamama giderdim. Üst baş değişirdim. Evden de temiz iş elbiseleriyle çıkardım. Hamamda yıkamadan eve götürmezdim. Hanıma hiç balık kokusuyla gitmedim. Evde her taraf mis gibi sabun kokardı. Su kokardı ev. Ben gelince çalışmazdı. Ne zaman yapar onca işi anlamazdım. Karşımda otururdu. Gülümserdi. Teğel sökerdi. Örgü örerdi. Bebekleri ayaklarında uyuturdu. Ben de ona ve çocuklara mısır patlatır, kestane közlerdim. Ayva soyar, nar ufalardım. Güzel balık yapardı. Ama mangal falan sevmezdi. Kaçamak yapmak istemiyorum, lâkin hoş da oluyor, sahilde. Sağolun beni soframda yalnız bırakmadınız.

Soru sormaması ne büyük incelikti. Hikayeme nereden başlayabilir, nasıl bitirebilirdim. Sessiz, ağır ağır çiğnedik lokmalarımızı.

Radyoyu evde unuttuk. Dışardan müzik gelse de, kendi müziğimiz olsa ne iyi olurdu dedi. Çaylar tazelendi, tahin helvasının kırıntılarını atıştırdık. Hanım müziksiz yemek sevmezdi. Konuşmama karışmazdı, anlatmama, dinlerdi, ama müziği bastırmamaya çalışırdım. Şimdi dinliyorum müziği dedi. Müziği ne kadar seviyormuşum, ama Hanımı daha da önemsiyormuşum. Evi özlüyordum, deniz bir dost, ama deniz buz gibi de. Eve ekmek götürmenin heyecanınyla titriyordum. O zamanlar benim için musiki sadece bir ufuk, bir fon gibiydi. Hayat cıvıl cıvıldı. Yine de öyle. Ama sonbaharı görünce, musiki başkalaşıyor. Torunlar gelince baharı görürüz yeniden, değişiriz mutlaka.

Elimi ağzımı kahvede yıkadım geldim. İç cebimi delerek yerleştirdiğim nısfiyeyi çıkardım. Bir isteğiniz var mı, Efendim dedim.

Gazete üzerine bağdaş kurdum ve rast'da gezinmeye başladım. Gemilerin balkonların ışıkları, sokak lambaları yanmaya başladı. Suda oynaşan balıklar.

Rast Methali bitirdiğimde ikimiz de konuşmadık. Gelen çaylar soğumuştu. Nısfiyeyi cebime soktum. Yol boyunca yürümeye başladım. Her taş, her ağaç, denizdeki her pırıltı, gramofonların cızırtısı, takılan kasetler, okuduğum bu incelikli, bu ağır kitabın arasına konulmuş birer hatırlatma nişanıydı, ayraçtı.

Hayat dayanılır şey değil ve hayat insanı hayretlere, hayranlıklara sürüklemeyecek bir şey değil.

Tanıdığım onca insanı da gecenin içine yürüşe sürükledim.


(Seni Seviyorum"dan üzerinde çalışılacak bir parça, düzeltilmedi)