Adalet Düşüncesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adalet Düşüncesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2011

İdamların Mantığı

Fakir fukaranın asılması ibret olsun, korku oluşsun diyedir. Kural, emir, istenilenin aciliyeti böylelikle vurgulanıyor sanılır.

Elitin asılması otoriteyi korumak, kurmak içindir. Yeni elit, yeni dokunabilir, yeni korunmuş, yeni dokunulmaz eski dokunulmazları ayaklar altına almakla başlar çoğu kez.

İktidar değişikliklerinin çoğu, ihtilaller bir ciddiyet deklarasyonu olarak idam uygularlar. Uygulamalarda seçicilik de rastgelelik de işlevseldir.

İdama nadiren adalet için başvurulur. İdamla otorite tesis edilmesi, idamla tepki kontrolü ve yönetimi adalet üzerinden gerekçe kuramaz. İdam idam edilene değil, edilmeyene bir mesajdır.

Zulme uğramışları, masumları idam edenlerin adaletten argümanı kuralların herkese karşı işlerliğidir. Evet, bazan kurallar kendileriine karşı da işler. Dışlandıklarında, elit kompozisyonu değiştiğinde. Herkese dokunurluk eski elite, eski önemliye, eski öndegelene dokunurluktur.

Yoksul masumun ölümünün efsaneye, menkıbeye, ağıta dönüşmesi; eski menkıbenin, efsanenin, kahramanın, gelenekteki masumiyetin temsilcisinin ölümünün yıllarda oluşmuş koruyucu narrasyonun, etrafında hikaye oluşturmanın da çözülmesi çabasıdır.

Her kimlik oluşumu kimlik hikayesinin yeniden oluşurulması, eskisinin tedavülden kaldırılması, paranteze alınması çabasını gerektiriyor görünür. Kimlik kuruluşundan sonra yeni ve eski efsaneler entegre olabilir, edilebilir. Bazan eski kimlik üzerinden yeniler kurgulanır.

İdam kötülüğün ortadan kaldırılması değil, dokunumaza, dokunana dokunabilirlik ilânıdır.

Ölçü kaçınca, daha geniş dönemlerdeki toplumsal tanımlamalar, menkîbeler, efsaneler harcanır.

Her "anıtsal idam"da idama taraftar, eski bir husumetin taraftarı olarak yeniye entegre olur, eski dili yeniye dönüştürür. "Anıtsal idam" dedim: Bir dönüm noktasının, şeklillenmenin nasıl şekilleneceği bilinemezlikte, aktör sınırlandırmasına, geriletilmesine, sindirilmesine köşe taşı, kavşak taşı, işaret taşı olarak kullanılır. Husumetler bazan doğrudan çatışması kesintiye uğramışlıkta yeni iktidarla uzlaşmış bir birine hasım çevre güçleri oluştururlar. Merkez bu gerilimde husumet dışı kalır, çevre güçlerine yakınlık uzaklık derecesinde husumette taraf olur.

İhtilalci dönemler anıtlarını dikmeden önce idamları ilk anıtları olarak kullandıklarında medeniyet iddialarını da modern, yeni üzerine değil arkaik, ilkel bir değişmez, temel üzerine kurarlar. Değişmez kuralları, idare etmenin söylenegelmiş kurallarıdır. Toplumun medeniyet etrafında şekillenmesi ilk nüvenin silikleşerek korunmasıyla söz konusu edilebilir. Her yeniden şekillenme, karanlık, vahşi çekirdeğe dönerek olur.

Her ihtilalde kan eşit ülçüde güdülmez. Kuruluşun medeniyet iddiası üzerinden değil de kalanı kurtarmak, hatalardan dönmek üzerinde şekillendiğinde, eldeki kapasite, çatışmanın şiideti belirleyici olur. Bilim, tecrübe eldekinin, gelenekselin meşrulaştırılması üzerinden insiyatif önerir çoğu kez.

İhtilallerin ciddi eleştiriler, tecrübeli kadrolar, eldekini kurtarma ve yeniden şekillendirme işlerindeki denge üzerinden yürümesi anıtsal idamlara ihtiyacı frenleyebileceği düşünülebilse de, her ihtilal toplumların kanlı ve korku üzerine kurulu dengelerine geri dönerler.

Gerçek marksizm ihtilali gündemden kaldıran ihtilalden bahsedecekse, vahşet üzerinden kuruluşu yadsıyarak bunu söz konusu edebilirdi. Reel sosyalizmlerin çözülüşü ile yine kanlı dönemlere girilmesi biraz da bundandır.

İnsaniyet medeniyetini çöplükleri, düşman cesetleri, ibret olsun cinayetleri, toplama kampları, teksesliliğin derin kurumları üzerinde yükselttikçe her çürüme döneminde temellerine çöküşleri de kaçınılmazdır.

Toplumlar mutlak bir vahşete geri dönmeseler de, vahşi dönemlerinin anayasasını da inatla ve sessizce yaşatırlar.

"Medeni ülkelerdeki" mafya cinayeti olarak örtbas edilen seri ırkçı cinayetler de idam mangalarının, ve medeniyetin savunucusu kendisini kutsayan teksesliliğin; kan ceset ve sömürü dağları üzerinde kurulu bahçelerinin çatlaklarından dışa vuran kanıdır.

Medeniyet gerçek anlamıyla yoktur. Medeniyet henüz çürük bir yapıdır.

Demokrasiler her dönem yaşatılamasa da, bazan toplumlar yeniden kurulma dönemlerine itilseler de (işgallerle, müdahalelerle, altüst oluşlarla), ne kadar vahşete ve kana itiraz ederlese etsinler, geçmişin kurallarına teslim olurlar.

İtiraz, tozpembe gözlüklerin, kötümserliklerin işi değildir. İtiraz medeniyet istencinin ta kendisi olarak temellenmelidir. Adalet içinde, hakkını vererek, verdiği sözü tutarak, ve kendisine bırakılandan daha geniş bir ufku insanlığa miras bırakarak ilerleme talebi kesintilere uğrayarak, sarsılarak yolunda tutulmalıdır.

Stabilite, oturaklılık değişmezde değil, felaketler, sarsıntılara, tepe taklak oluşlara rağmen toplumu medeniyete sevk edişlerdedir.

...

İdam, hapishanenin henüz icad edilmediği dönemlerin, savaş halinin, boğuşma halinin icadıdır. Habil ile Kabilin ilişkisinin travmatik ve dönüşümlü intikamı, karşı intikamıdır. Bazan bir rüzgâr eser, bazan öteki, nöbet değişim kuralları olmadan.

İdamla reel psikopatik şizofreni, takıntılı saldırganlık kontrol altına alınsa, gündelik korku dindirilebilse bile saldırganlıkları çözen yapılar yıkılmıyordu. İbret olsun diye parçaları dallara asılan, leşi köpeklere atılan, ciğeri dişlenen, kanı içilen insan zincire vurulmuş bir vahşetin gölgesinde medeniyet iddiasında buluuyordu.

İdamda keyfilik olmadığını düşündüğümüzde dahi idam usullerinde keyfilik, eziyet, gösteri, teşhir, dehşet mühendisliği söz konusudur.

Hakedilmiş idam üzerinden diskur yürütenler, idamı ayakta tutanın başkalarına mesaj için, bazan kan durdurma için kan kullanma tekniğinin ifadesi olarak idama, meydanlardaki kurtlanan cesetlere açıklama getiremeyeceklerdir.

Dünyanın en büyük insanı ihanet etseydi onu da asardık diye haykıran idam savunucusu adaletin herkese işlerliğine gönderme yapmıyor. Yeni gücün sınırsızlığına inanç oluşturmaya çalışıyor. Fırsat vermedikçe sıranın kendisine gelmeyeceğini, haklı veya güçlü tarafta olduğunu vurguluyor. Bir yeni dönemin yeni otoritenin, yeni yanılsamanın ilanını çınlatıyor kulaklarımızda.

...

Denizlerin idamı, türkiyenin en iyi yetişmiş kuşağını ölüme meydan okur yaptı. İdam etmeye kalksalardı beni iskemleme tekmeyi vururdum. Ölmeyi ne iyi biliyorduk, meydan okumayı, karşı durmayı, idam ilmeğini idama dolamayı. Yiğitçe ölmek hiç de zor değildir.

Hayat ise zor. Tecrübe yetmiyor. Bilgi yetmiyor. Dur durak bilmeyen bir insanlık çabasında dünyasını yoğurması gerekiyor insanın. Kepaze olmadan yaşamak ise kolay değil. Ama yine de insanlık vahşetten, insafsızlıktan zor değil.

Karıncanın karıncalıktan kaçışı yok. İnsan insanlığından kaçabiliyor. Bir özgürlük olarak insanlık, insanın ilkelliğinin de temeli, medeniyet kurma iddialarına temel olduğu kadar.


Medeniyetler lağım çukurları, çöplükler ve cesetler üzerindeki kaçak inşaatlar olduklarından çökerler çoğu kez.

5 Temmuz 2011

Sporda Şeffaflık, Vergilendirilmiş Kazanç, Patronalısız Tribün!

Özel hukuk, özel mahkemeler bana itici geliyor. Sıkıyönetim mahkemelerinin, devlet güvenlik mahkemelerinin ruhunu hukukun ruhuyla uzlaşabilir bulmuyorum. Demokrasi ve hukuk devletinin temellerindeki meşruiyet düşüncesinin normal hukuki yorum/karar süreçlerinde kendisini sürekli yenileme ve güncelleme imkânının "sonuca yönelik hukuk"un etkin oluş gerekçeleriyle sekteye uğratıldığını düşünüyorum.

Sporda rüşvet, tribün çeteleşmeleri, sokak tedhişi, vergisiz kazanç ve mafyalaşmanın sona erdirilmesi için gösterilecek her çabayı olumlu buluyorum.

Delillerin yasal yollardan toplandığına, normal hukuki süreçlerin işletildiğine, eşitlik ilkesinin bozulmadığına, tutukluluk sürelerin makul olmasına, delil toplama süreçlerinin yıllar sonrasına ertelenmemesine dikkat ederek spor endüstrisinin de hukuki, iktisadi, sosyal sisteme entegre edilmesine destek vermek durumundayız.

Demokrasi yalnız mecliste şekillenmez. Fırsat eşitliğinin bozulması, haksız kazancın özendirilmesi, vergide eşitsizliğim tolere edilmesi, vergisiz kazancın özerk alanlara kavuşması, hukuki denetimin yetki terkinin mafyalaşmayı özendiriciliği de gündelik hayatın şekillenmesini etkilemektedir. Huliganların milisleşmesi, sermayenin vergi dışı özerk alanlar edinebilmesi, iddia ile fairplay yönetimlerinin çatışması demokratik kültürü tehdit edebilecek sorunlardır.

Ne hukuk'un normal süreçlerini paranteze alarak, ne de özel mahkemelerin "sonuca yönelik" şekillenmelerinin adaletten yana yaratabilecekleri sıkıntıları unutarak Türkiyenin normalleşmesinden yana tavır almak zorundayız.

Türkiye parlementosunu işleterek, eğitimde fırsat eşitliğini yeniden yakalayarak, kazancı adil bir biçimde vergilendirerek, sporun, eğlencenin dükalıklaraa dönüşmelerini engelleyerek, hukuku normalize ederek, asker-sivil bürokrasiyi siyasete müdahil olmaktan çıkararak, polisiye önlemlerin hukuki normlarını denetleyerek, taşeron çalışma hukukunu terkederek dönüşmek durumundadır.

Hukukun üstünlüğü hukukî faaliyeti "effektivite"nin antidemokratik etkinliğinden "hikmet"in demokratik temellendiriciliğine çekilerek mümkün kılınır.

29 Haziran 2011

Gündem Üzerine: 12 Haziran Sonrası

MECLİSİ BOYKOT. Demokratik aralıkta. Hattâ, bazı keyfi ve ayrımcı uygulamaların üzerine gidilebilmesi için meclis çalışmalarını önceleyebilecek kadar meşru bir eylem tarzı. Bağımsızların eleştirilmesi gereken nokta yakıp yıkan tarzın hedefe varmak için verimli görülmesi ihtimali üzerinden olabilir. Ancak bir çığırından çıkmışlık içerisinde meşruiyetini iddia etmeye çalışabilecekleri bir tarz-ı siyaset, demokratik mücadelenin üslup, söylem ve dilini devre dışı bırakıcıdır.

"KİMYASAL SAVAŞ". Devlet olur olmaz yerde gaz kullanıyor. Sokaklar, işyerleri, hastahane bahçeleri duman altı ediliyor. Allerjen, kansorejen, zehirli gazlar bitkilere, perdelere, ev eşyalarına siniyor, hamilelerin kanlarına karışıyor. Ortalama bir sağlıklılık halinden yola çıkarak kimyasal madde ve yoğunluk seçmek her yaşta, her sağlık halinde insan ve hayvan açısından zararsızlık iddiasına imkan vermiyor. Ölenlerin arkasından "astımsa sokağa çıkmamalıydı!" demek zulüm avukatlığıdır, ancak diktatörlüklerde, otokrasilerde geçerlidir. Ayağa kalkmayan paşalardan daha sorunlu görülmeliydi bu tarz gerekçelemeler. Sokakta her daim kedi köpek de olacak; kuşlar, böcekler de; hamileler, yaşlılar, kalp hastaları da. Gaz kullanımının arkasındaki ideoloji kışkırtıyor, aşağılıyor, gerilimi daha da büyütüyor. Su sıkma, vücutlara gaz kapsüllerini çarptırma, yerlerde sürükleme protestoyu hınç çığına dönüştürüyor. Uzlaşmaz, itip kakıcı, iktidar dışındaki her türlü bakış açısını şeytanlaştırıcı bir ufuk bir toplumsal mühendislik işidir, arkasında demokratik bir iddia olamaz! Gaz kullanımına şiidet yoğunluğunu düşürme için değil bir şiddet uygulaması olarak başvuruluyor. Uluslarası sözleşmeler, temel insan ve hayvan hakları sürekli ihlal edilirse bir ülkede demokrasiden bahsedilemez!

DEMOKRASİMİZ'DEN TEREDDÜT EDİLDİĞİNDE sadece eleştirilerle karşı karşıya kalırız diye düşünmememiz gerekir. Bağımsızlığımızı dahi riske atarız. Dünya ne muktedirlerimizin ne de protestocularımızın kara kaşına, kara gözüne hayran! Dümdüz olabiliriz! Daha fazla zor kullanımını gitgide daha da meşru gösterebilecek bir tırmanma ve kendisine hukuk yazılabilen hallere yol açarak. Bir yüz yıl daha kaybetmek istemiyorsak üzerimizden dünya kurulup bozulmasına izin vermemeiz gerekir!

MİLLETVEKİLİ YEMİNİNİN EDİLMEMESİNİN demokratik mücadele, demokrasi için mücadele ile çelişen bir durumu yok. Yeminini edip dayatmaları yutan hiç bir parlementer, yeminini bekletenlerden daha demokrat değil. Tersine, demokrasinin sınırlarını, hukuk'un sınırlarını, işlevini, anlamını güncellemeye çalışan protestocunun eylediği ahlaki açıdan savunulabilir, demokrasi açısından tutarlı, hukuk açısından elzem bir duruşun ifadesidir.

HATİP DİCLE konusunda söylenenler hukukun uygulama ve yorum olduğunu, şablon uygulama olmadığını inkar eder boyuttadır. Dicle listelere girmiş, oy pusulalarında yer almış, hatta mazbatasını almışken mebusluktan düşürülmüştür. Bu hukuk dışıdır, hukuka darbedir. İlgili kanun hükümleri seçimden önce uygulanabilirdi. Bu uygulama, o haliyle de tartışılır olacaktı,  barajın yol açtığı hukusuzlukla birarada düşünüldüğünde. Her iki halde de zamanlama yedeksiz bağımsız adaylara yönelik her hukuki yaptırımı daha da tartışılır hale getirmektedir. Dicle'nin yerini Eronatın alması hukuken meşru değildir. Kanunen? Kitabına uydurulmuş bu tür hukuk hukuki meşruiyetini (hukuki temellendirme, gerekçelendirme süreçlerinden koparak) yitirmiştir. 12 Eylül devam ettirilmemeliydi!  Eğer, baraj konusunda toplumda bir uzlaşma olsaydı, bağımsızlar için ortaya konulan kural, uygulama sistemi demokratik olsaydı adil değil ama meşru diyebileceğimiz bir pozisyonda olurduk. Sayın Eronat iyi bir insan, iyi bir milletvekili olabilir, ancak partisinin kendisine iyi bir başlangıç sunmadığı kanaatindeyim. Sürekli tartışılacak, sorgulanacaktır. Oysa sorunlu olan meşruiyetini yitirmiş hukuki kalıplar ve kanun silsileleridir. Hatip Dicle'nin de kendisini tanıma, beğenme beğenmeme durumunda değiliz. Fabrikasyon suç kataloğu mağdurudur, kendisi gerçekte suçlu olsaydı dahi eşitlik ve eşit vatandaşlık ilkesini yoksayan kategorik uygulamalar ile karşı karşıya kalması aday gösterilmesi ve adaylığının meşruiyeti için yeterlidir. Şiddeti bırakıp siyasete geçmelerini önerdiğimiz bir muhalif duruşa karşı tutarlı davranılmamaktadır.

HUKUK FELSEFESİ bu tür hukuk anlayışını hukuk anlayışı olarak bile görmez! Hukuk sürekli adalet eylemi ve uygulama ile güncellenen bir alandır. Kanun şablon değildir. İçtihat dahi bir ezbere, kalıba dönüş değildir, bir uygulamaya dönüştür, uygulamanın kanunun boş yani uygulanmamış haline içerik kazandırabilirliği ile ilgilidir. Bizlere üniversitelere kapatanların nasıl bir cehaleti bilim alanlarına ve hukuka hakim kıldıklarını görmek acı verici! Hatip Dicle olayına dönersek, hukun işletilmesinde hata yapılmıştır ve artık Dicle seçilmiştir, bu bir. İkincisi, kanun adaylığının engellemesine yeni bir adaya imkan vererek yol açsaydı bir ölçüde hukuken meşru olabilirdi. 9 Haziranda başka bir aday için meşru olabilecek bir hukuki engelleme Dicle için şimdiki kadar olmasa da sorunlu olurdu: Bağımsız olarak seçimlere girmek zorunda kalmış ve ölçüsüz bir baraj ile karşı karşıya bir partinin üyesi sıfatıyla. Tercihi de bir dayatmanın sonucudur. Hakikî Hukuk ölçüyü kaçırmış bir barajı değiştiremese bile hükümde hesaba katarak hukuken aşar. Hukuk böyle bir barajı adaletin, insan hak ve hürriyetinin karar verme pratiğinin barajı olarak görmez! Adaletin her hareketi, adalet sisteminin ufkunu açar, genişletir. Şablon hukuku, kanun böyle diyor hukuku kanunu okuyamayan, yazamayanların hukukudur. Suç ne YSK'nın ne de mahkemelerindir. Bu tür işlemlere adalet yazan düşünce boşluğu, adalet ve ahlak düşüncesinin sözcülerinin olmayışı felaktten de beter bir haldir. Felsefe felsefe eğitimi almışlara bırakılmayacak kadar ciddi bir alandır, felsefesiz hukuk hikmetsiz ve praksissizdir. Boş kof bir demokrasi ideali, boş kof bir gelenekçilik, boş kof bir ilerleme iddiası hikmeti dağa kaçıracak cinstendir. Bir anlayış temeli, ekseni olmadan medniyet kuramazsınız! Yaşattığınız bir medeniyet yoktur.

HUKUKUN ALANINDA OLANLAR tüm alanlardaki boşluğun ifadesi.

TUTUKLU milletvekillerinin yemin edememeleri yeni icat bir hal. Burada yargının ideoloji oluşturduğunu görüyoruz. Yargı haklı pozisyonun sözcüsü değil, adaletin vuku bulma, vücutlanma yeridir. Tüm sistemi işlediğinde yargı yargı olur. Sanıklar bir ortaklığın üyeleri bile olsalar bireyler olarak yargılanmaktadırlar. Örgütsel aidiyet kanıt ister, örgütlü sanıkların yargılanışında dahi genel karar hukuk ifadesi değildir. Hukuk tek tek durumlara cevap vererek ifadesini bulur. Seçilmiş insanlara "niye aday yaptınız" demek hakkına sahip değiliz. İçlerinde desteklediğim tek bir adayın bile olmaması seçilmelerine itiraz hakkını bana vermez.  Yargılanmaları devam edeceğine göre milletveki olmalarında bir sorun olmaması lazım gelirdi. Kabul edilebilir bir tutukluluk süresi aşılmıştır. Ceza yemeleri durumunda milletvekillikleri düşecektir. Buna hiç bir itirazım olamaz. Ancak, verilecek kararın bir kamplaşma ve ayrışma içerisinde tecelli edemeyeceğini unutmadan. Özel mahkemeler kolaylıkla  taraf olabilmektedirler ve bu adaletten taraf olmakla alakalı bir sorun değildir. Devlet güvenlik mehkemelerinin mantığı hukuk mantığı değildir, hukuki perspektifte, hukuk anlayışında demokrasilerle bağışmayacak  bir suç, ceza, toplum, devlet kavramı rol dağıtımı değiştirilerek dönüştürülemez.

SİYASİLEŞMİŞ MUHAKEMELER bundan sonra aday olacak her muhalifi de zora sokacaktır. Bugünkü müdahalelere ses çıkarılmaması hukuksal uygulamayı siyasetin alanına müdahil hale getirebilecektir. Demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmak,  birilerine karşı parlementer sistemi savunduğunu düşünen hukuk sistemine karşı parlementer sistemi savunmaktır da. Bunda bir çelişki yoktur. Seçilmişler "parlementer demokrasiye" muhalif tavırlarından dolayı yargılansalar dahi, onların parlementer seçilmesi halinde mahkemelerce engellenmesi parlementer demokrasiyi savunmanın gereği olarak eleştirilebilir. Burada dikkat edilecek olan, demokrasi karşıtı olarak yargılanmasının meşru olduğu halleri engellemek değildir, olmamalıdır. Demokrasiyi koruyan yargının da demokrasiyi korurken demokratik zemini altüst etmesine müsaade edilmeyeceğindeki gibi. Bu müsaade etmeyişler dayatmaların alanında değil hür ifadenin, siyasi eylemin, demokratik kurumların kendilerini ifade edişleri iledir.

DENGE İYİDİR. Demokrasinin kazaya uğramaması, kurumların, sosyal hareketlerin birbirlerini dengeleyebilmeleri iledir. Demokrasi içi mücadeleler sağlıklıdır, karmaşık ayarların tutturulmasına yol açarlar. Eğer serbest bir tartışma ortamı varsa, insanlar hak sahibi ise, sosyalizasyon süreçleri kesintiye uğramıyorsa vs. Dengeler, ölçü tutturmuşluk stabil bir halde oluşmamaktadır. Toplumlar sürekli hareket halindedir. Demokrasinin otoriter jargonu kaldırmaması, kuvvetler ayrılığına ihtiyaç duyması sosyal dinamiklerin toplumsal kurumlaşmaların demokratik şekillenmelerinde, konsensusun sürekli güncellenmesinde aranmalıdır. Çelişen kuvvet , çıkar ve ilgilerin şiddet veya kuvvet dengesiyle değil açık ve demokratik bir toplum oluşla çözümleri ilerletmeleri, meşruiyet dünyalarını itiraz ve temellendirmelere açık tutabilmeleri söz konusu olmaktadır.

ADALET DUYGUSU. Seçilmişlerin milletvekili olup olamayacaklarına ancak istisnaî durumlarda mahkemeler karar verebilirler.  İstisnai haller toplumsal anlaşmanın, kuvvetler ayrılığının; demokrasiyi oluşturan taraf ve sosyal hareketlerin meşruiyet iddialarındaki ortaklığın alanını referans alır. Kararı kabulleniş haksızlığı kabul ediş değil, ideal adaletin olamayacağını kabulden yola çıkar. Adalet bir biçimiyle söz konusudur veya söz konusu edilebilirliktedir. İster sosyal hareketler arasındaki dengelerden, kaymalardan kaynaklansın, ister bağımsız adaletten, adalet duygusu geçmiş kadar geleceğe de yöneliktir.

"DÜN DEMOKRASİMİZ TEHLİKEDE" YAZACAKTIM bugün demeokrasi için bir umut var diye yazarak bitirmek istiyorum. Demokrasi şekilcilik değildir. Aslında şekil dahi şekilcilik işi değildir. İtiraz, gelecekteki tuzaklara hazırlıklılık, demokrasinin tüm spektrumunu devreye sokabilmek, demokrasiyi savunurken bile güç dengesini bozarak demokrasiye zarar verilebileceğini farketmek az bir şey değildir.

Seçilmişleri hukukun hukuki uygulamayı ve hukukun hikmetini unutmuşluğuna karşı savunmak, seçilmişlerin de demokrat olmayabileceklerini inkar etmek değildir. Yargı kendisini demokrasiyi korumakta dahi parlementonun üzerinde görmemelidir. Yargının bu yönde bir hareketi yargının ille de kendi kendisine farkedeceği bir oly da değildir. Parlementodan itiraz yargıyı kendi düşünce dinamikleri ile de buluşturacaktır. Tersi de geçerlidir, demokrasiyi ve adaleti parlementonun hoyratlığına karşı savunmak, kendisini hukukun üstünde gören bir siyasi sınıfa adaleti hatırlatmak, hakkı ve hukuku savunmak bir bütün olarak hukukun işidir. Bütün dedim: düşüncesiyle, bürokrasisi ile, savunması ile, sanık, infaz, kolluk bürokrasi ile bir bütün olarak....

(Zamanım yok, sabah oldu, düzeltemedim, burada nokta.)

10 Haziran 2011

İDAM ADALETİN OLMAZSA OLMAZI MI?

KISASA KISAS bir hukuktur ancak hukukun ta kendisi değildir. Hukuk geleneğimizin kısasa kısastan koparak modernleştiği, insanîleştiği savı sadece bir önyargı. Kısasa kısasın hukuk ve adaletin hikmetle alakasını unutmuşluktan savunulması ise önyargıdan çok bir ezber ya da fikr-i sabit.  Önyargıları tartışmaya açarak ufkumuzu genişletiyoruz, başka yorumlarla, fikirlerle, duruşlarla, hakikatin karşımıza çıkardıklarıyla yüzleşmeyi göze alarak. Fikr-i sabitin ise ilacı yok.

KISASA KISAS bir hukuktur, hukuk olması için de eşitleyici dengenin bir otomatiğe bağlanması yerine mağdur tarafın rıza ve talebine bağlanması gerekmektedir. Yani asıp keseni otomatik olarak asıp kesememe söz konusudur. Burada kamunun intikamı devralamaması söz konusudur. Kamu ancak adalet dağıtabilir, adalet için taraf olabilir. Yatıştırıcılık, sorun çözme, intikam duygularının yerini adalet duygusunun alması hedeflenir. İftira, keyfilik ve gelişigüzelliğin önüne geçmeye çalışılır. Hakim hikmetsiz, hukuk çaresiz değildir ve geleceği kan revan edecek bir karar çıkartmamak için gayret etmekle yükümlüdürler. Bir linç topluluğunun liderleri gibi davrandıklarında zaten hukukun temsilcileri olma meşruiyetini yitirirler. Mağdur tarafın intikamı seçmesi değildir özendirilen, tazmin edilme, ikna olma, yargı süreçlerinin dışında adalet aratmama gerekliliğidir. Cana ve mala zararın ölçülebilirliğinin şablonlarının olmamasındandır. Suçu kolaylaştırmama kadar intikamı, hukuksuzluğa özendirmeme de önemlidir.

KISASA KISAS daha küçük topluluklarda, ahlakî toplumsal bağların neredeyse toplumun bütünü üzerini kapsayabildiği hallerde, hukukun sözcülerinin kitle yalakası değil, ufuk açıcı ve sorun çözücü oldukları zamanlarda, hakimin karar alışı veya karar veriliş süreçlerindeki gerekçelemeleri ve referanslarıyla topluluğa hukuku önerdiğine, yaşattığına, güncellettiğine tanık oluyoruz.  Hikmetiyle aydınlatan ve adalet düşüncesini genişleten çoğu çıkış noktası ve problem alanı o günlerden bize kalma. Hukukta ve hukuk düşüncesinde sanıldığından daha temelli bir süreklilik var.

KISASA KISAS hukukun yazılı olmadığı, devletin şekillenmediği, kabile hayatının ağır bastığı, içsavaşların hüküm sürdüğü, savaş hukuklarının ağır bastığı dönemlerde ağırlık kazanabildi, ancak hukukun temel duruşu olmadı. Temel duruş olmayış, hukukun temel duruşundan  köklenmemişlik demek de değil: Hukuk karşılıklılık prensibi üzerine kuruludur. Padişahı da sokaktaki dilenciyi de eşit görür. Karşılıklılıktan kısasa kısas da çıkarılabilmesi karşılıklılık prensibinin indirgenmesi olur. Ahlakta karşı taraf ne yaparsa yapsın tek taraflı olarak doğrusunu/daha iyisini yapma yükümlülüğümüz söz konusu iken, hukukta, herkes için geçerlilik bir kayrılmama, yanlış yapma hakkı olmama anlamında bir karşılıklılık söz konusu edilir.

İDAM, mağdurun müdahil olmasının söz konusu olduğu tek kategori değildir. Bugünkü tazminat davalarında bu prensip her hukuk anlayışında yer bulmaktadır. Sigorta hukukundaki şablon uygulamalar karşı örnek değildir, hızlandırıcı şablonlardır, davalaşmaya prensipte kapalı değillerdir.

İDAM hep kısasa kısas sorunu olarak ele alınır ama siyasileşmiş, suikastleştirilmiş bir ceza tarzıdır, emsal olması, ürkütücü olması, dehşet yaratması, iktidarı perçinlemesi düşüncesiyle gündeme getirilir. İdam edilenlerin çoğu ya bir toplu katliama uğramışlıkta, ya bir siyasi tasfiye sürecinde hayatlarını kaybetmişlerdir.

CANAVARLAR, İNSANLIK DÜŞMANLARI, SAPIKLAR değildir çoğu kez ipte sallananlar, kılıca kellelerini uzatanlar. Menderes bir cani değildi. Deniz Gezmiş bugün olsa asılmazdı, idam cezası olsaydı bile. İstiklal Mahkemeleri mağdurların düşüncesine göre yerine getirilip getirilmesi tartışılamayacak suç kategorileri icat etmediler mi? Galilei Galileo’nun mağduru mu vardı, eski bilimi mağdur sayabilir miyiz? Tersine, iktidar olarak eski bilim müdahildi. (”Eski bilim” diye bir şey olmaz bu arada, bilimliği bırakmış, temelinden, yolundan çıkmış, ”ucubeleşmiş” bir ideoloji söz konusudur, olsa olsa!)

SOKRATES için değerli siyasilerimiz kime soracaklardı, mağdur olarak, tazmin edilecek olarak?

ŞEHZADELERİMİZ, vezirlerimiz, kuyulara doldurulan insanlarımız hukuku kitabına uyduranlarca katledildiler. Pir Sultanlarımız asıldı. Hanifler emevî zındanlarında, Campanellalar engizisyon çukurlarında can çekişerek eserlerini verdiler.

NEFİ’nin katli de idam kategorisinde. 12 Eylülde idam edilenlerin de.

Bugün dünkü idamlara karşı çıkanların idamseverlik üzerinden politika yapmalarını anlamak kolay değil: Menderesin, Pehlivanın, Erenin idamlarını onaylamış olmuyorlar mı? Eleştirileri mahkemenin meşruluğu, suç ile cezanın orantısızlığı, kendileri gibi düşünenlerin dokunulmazlığı ve suç işlemezliği üzerinden mi olacaktır? Değilse nasıl temellendirecekler duruşlarını?

Bin sene önce ne hapishane vardı çoğu ülkede, ne ceza infaz kurumları. Ne şimdiki kadar çetrefilli suçlar, katalog suçları vardı, ne de bu kadar merkezileşmiş ve ha bire suç icad eden devletler.

EBU SUFYAN’ın eşi, Muaviyenin annesi Hint, Hamza’nın kanını tattığı halde idam edilmedi. Hangi mazlumun rızası bunu sağlayabilirdi, barış, kendini değiştirme hakkı gözetilmemiş olmasa. Hangi hakim o hakim kadar etrafın baskısına karşı durabilirdi?

ÖMER’in Muaviyeyi vali olarak ataması ile alınan risk, düşmanlık gütmeme, işi ehline bırakma kaygısı da hesaba katılmadan anlaşılabilir mi? Kerbelaya giden süreç, barış hukukunun da etkisiyle güç kazanmış olamaz mı? Olabilir. Zulm etmeden zulm görmüşsen mazlumsun. Zulmünden dünyanın çivilerini çıkardığın için değil başına gelenler. Kerbela, Mevlevilikte de merkezîdir. Mazlum oluşa ağlanmaz, insanın zulmüne ağlanır! Bin kere dünyaya gelsen, mazlum gideceksin! Zulmeden ile yer değiştirerek değil.

DÜŞMANINI EZMEYECEKSİN! Bunun için acı da çekebilirsin. Hakikate kılıç çekmiş olduğunu anlayan dostların da oldu, adaletin gelecek açıcılığından umut kesmenin anlamı yok. İnsafın yoksa Hamzaları da kazanamazsın, Ömerleri de. Seni en iyi tanıyanlar düşmanlığını, iktidarını, gücünü, öfkeni, intikamını tanıyanlar. Sende adalet bulan, sende insaf bulan herkes bunu kullanmaz. Kullanılsa da hakkın verilir, kullanılmasa da. Rakibine, seni eleştirene, kurduğunu bozana nasıl davrandığın seni ele veren.
CEZA BİN KERE VERİLMEZ. İnsafsızlığın olduysa tartış. İnsafınla yakınıp durup insafını görenleri bile pişman etme!

ADALETini kurumlaştırdığın, detaylandırdığın, saraylardan çok hapisaneler yaptırdığın halde hukukun tartışılır durumdaysa, idamların kimbilir neye benzerdi. Mahkum çocuklarının yetiştirme yurtlarında başlarına gelenleri engelleyemeyenler kendilerini Hintin oğlundan vali yetiştirip de zulmüne uğrayanlara benzetmesinler!

İDAM cezasına karşı çıkmayacaksanız Mendereslerin idamını nasıl engelleyecektiniz? Sizin döneminizde serbest başkalarının döneminde yasak kılarak mı? Bin yıl iktidarda kalmayı düşleyerek mi?

İDAM CEZASI OLMADIĞI halde kaç can yitirlidi ceza ve tevkif evlerinde, adaletin aksaklıklarından, siyasilerin acımasızlıklarından. Kendi hukukunu keyfi infazlardan uzak tutamayanlar nasıl idamla adalet dağıtacaklar?

KELEPÇE işkence aracı olarak kullanıldı geçen hafta. Gösterciler takibe uğrayıp linç edildiler devlet memuru oldukları iddia edilen birilerince. Avukatlar saçlarından sürüklenebiliyor. Kadınlara kafa atabilenler erkeklere neler yapmaz? Bu görüntüyle, bu ufukla mı idam cezasına döneceksiniz?

BİNNAZ TOPRAK DEĞİL YANILAN, onu çok bilmişçe aşağılayanlar! Onun yanlışında, eğer yanlışsa, söylenenler doğru ise, kasıt yok. Her can ölümü tadmayacak sadece. Her nefs tadacak. Her iktidar. Her güç. Her güzel iddia gün gelip tıkanacak. Her yiğit bir çocuğun elinden tutmadan tuvalete bile gidemeyecek. Her mağrur aslan post olacak bir gün.  Her güzel yüz bir gün birilerine yüz buruşturacak. İnsan insandır. Adaletinden kuşku duymalıdır:

İnsan adaleti kadar yaşar! İntikamı, gücü, yumruğu kadar değil!

(zaman yetmedi, aceleyle, iş arasında bitirildi. Kopukluklar ve yanlışlar olabilir. Yeniden okunmadı. Düzeltilmedi.)

15 Temmuz 2010

Referandumda Oyum "Hayır!"

"UZLAŞMAYA HAYIR!" denilmesine onay veremeyiz. Meşruiyet iddialarını mayalayabilecek bir anayasa değişikliği süreci yaşanmamıştır. Değişiklikler kimilerince "bir ilerleme" olarak sunulsa da, demokratik alışveriş süreçlerinin önemsenmediği, çiğnendiği, küçümsendiği kanaatindeyiz.

ÖZEL VEYA GEÇİCİ ANAYASA üzerine meşru bir uzlaşma zemini olduğunda konuşabiliriz. Hükümetin bazı ihtiyaçlarının olması mümkündür, ancak bunu politikanın aktörlerine izah edebilmek zorundadır. Bir darbe tehlikesini savuşturmak için darbelere özgü hukuksal geçiciliklere, konsensus süreçlerine karşı millet iradesine göndermelerde bulunmaya kimsenin hakkı yoktur. Darbe tehlikesini savuşturma, demokrasinin üzerinde yükseldiği zemini zayıflatıcı bir pragmatizmin işi değildir.

PRAGMATİZM iyi bir şeydir, hayatı okuma, hakikate yüzünü çevirme, ezbere konuşmama, sorun çözümünde sorunu okumadan başlama anlamındaysa. Kurnazlık, fırsatçılık, ilkesizlik, tutarsızlık gibi çağrışımları olan bir pragmatizm hamasiyet, kuralcılık ve "statükoculuk"u aratabilir. Yeni bir şey söyleme ya da eyleme öncelikle hakikatli olmalıdır.

HÜKÜMET MUHALEFET GİBİ davranamaz. Muhalefetmiş gibi davranamaz. Hep gizli iktidarlar arayan bir tedirginlik ve kuşku hükümete iktidar sorumluluğunu unutturuyor gibi. Siyasetin dili, kanalları rehabilite edilse de çözülemeyecek yeni sorunlar ortaya çıkmak üzere, eğer hükümete hükümet olmanın içerdiği sorumluluğun kapsamını izah edemezsek.

YENİ BİR ANAYASA GEREKİYOR. Bu da toplumsal dayanışmayı canlandırmadan, demokrasiyi tahakkümün terimleriyle yorumlamayı bir kenara bırakmadan üzerine konuşulabilecek bir mevzu değil.

"EVET!"İ GEREKÇELEMEDEKİ MONOLOJİK TAVIR ağır sorunlar çıkaracak. Dikkat edilmesi lâzım. Reddedilmesi lâzım. Anayasa paketi kendi gerekçelerine ve politik pragmatiğine kavuşturulsa bu itirazlarımız "toptan/topyekün" olmazdı. Hakikatinden koparılmışlık diyalojik çerçeveyi de yıkıyor, ideolojik argümentasyona yol açıyor. İdeolojik gerekçelendirme stratejileri de temsil edilen stabilize olmuş sınıfsal, kurumsal, varılmış ortak kabullerden daha keyfi bir mantığı devreye sokuyor. İdeolojik gerekçemelerin hakikatle bir yerde olabilen alâkaları da kayboluyor. Yanlış bilincin dilinden ezber ve propagandanın diline kayan bir ideolojik mücadele, olduğu gibi görünmeyenlerin politik çatışma diline dönüşüyor, siyaset komplo pratiği olarak algılanabiliyor.

KURUCU FELSEFEDE ANLAŞMAK GEREKİYOR. Hukuka, "güçler ilişkisine", mülkiyete, kurumlara bakışta bazı temel uzlaşmaların şekillenmesi lâzım. Mülkiyet hukukunda yığılmış sorunlarımız çatışmalara yol açacak: Fabrikalar limanları ile satılıyor; mayınlı tarlalar kiralanıyor; bataklıklar yıllardır hayat kaynağı, su havzası ve kuşların konağı, evi olarak görüleceğine değersiz araziler olarak kurutulup peşkeş çekiliyor; meralar hukukî zeminini kaybediyor; sel yatakları ranta açılıyor; kıyılar dolduruluyor; fauna/bitki örtüsü, genetik çeşitlilik ziraat mühendisliğinin en dar tanımına da dar gelebilecek bir ufukla ulusal ekonomi, büyüme, gelişme, kâr, bilanço nesnesi haline getiriliyor. Kullanılan siyasî dil, sorunçözümünün de  deklaratif dilidir, anlayışın, diskurun ifadesi olduğu kadar. Yeniliberal bir çerçevede kendimizi ifadeye zorlanıyoruz, bir altdil, dili yutmak üzere. Yeniliberal sakralitenin kuru ve yavan ulvîyeti birey ve girişim hakları ve toplumsal ilerlemeden cennet ya da cehennemini kurar, konuşur, dayatır, şart koşar hale getirilmiş oluyor.

REFERANDUM VE İÇSAVAŞ. Referadumda "evet!" çıkması halinde iç savaş çıkmaz. Çıksa çıksa meşruiyet kazanma süreçlerini yaşamamış, gerekçelemeleri toplumun kendisini anlamasıyla örtüşmemiş bir anayasa çıkar. Çıkmasıyla tartışılmaya başlanması bir olur. İç savaş başka bir anlamıyla kullanılıyorsa, evet, kurumlarımızın içinde ve arasında bir çeşit iç savaş yaşanıyor, bu pozisyon alışta süregiden "postmodern iç savaş"ın mantığından kopmuş değil referandum(a götürme) süreci.

REFERANDUMDAN "HAYIR!" ÇIKMASI halinde, zaten yapılması gereken noktaya dönmüş oluruz. "Yeni bir anayasa bu şartlarda mümkün mü?" sorusuna peşinen verilebilecek bir cevap yok. Geçici anayasadan sonra da mümkün olup olmayacağını bilemeyeceğimiz gibi. "Neden süreç demokrasiyi çalıştırmak için kullanılmadı?" sorusuna böyle bir ufuk yok ancak ihtiyaç var cevabını verebiliriz. Zaman verimli kullanılmamıştır, nasıl yapılmayacağı üzerine bir ihtisas üretkenliğe dönüşebilir mi zamanla göreceğiz.

ASLOLAN dayanışmadır, toplumu ve insanlığı ayakta tutacak, medeniyetimizi değil diğer insanların bedenleri üzerinde kurmak; kurdun, kuşun, kunduzun, ayının, çiçeğin, böceğin, ağacın dünyasını mülk görmemek, hayat çiğnemeyi tasarruf edinmemek durumundayız. Güçler dengesi, nasıl bir gelecek, nasıl bir kurumlaşma, nasıl bir sanayi, mülkiyetin meşru sınırları, nasıl bir toplum, nasıl bir insan, nasıl bir dünya üzerine fikir alışverişimiz temellerini bulmak, ortak insanî temellerinde buluşmak zorundadır.

PROJE İKTİDARINDIR, İktidarın gizli bir iktidara muhalifmiş gibi, gelişigüzel bir biçimde muhalefet ve iktidar dilini kullanması, otoriter bir mağdurluğun ve sorumluluklarını unutmuş bir mazlumluk ya da masumluğun imkânları üzerinden herkese karşı herkes için propagandası toplumsal örgütlülüğü zayıflatmaktadır.

"EN MUHALİF İKTİDAR" yaftası geçmişte olumlu bir vurgu olabilirdi. Bugün, varlığını kabul ettiğimiz ve eleştirdiğimiz vesayetçi, darbeci, otoriter anlayışlara karşı duruşun demokratik eksenini bulamamaşılığı ile alâkalı olan ve sorumluluk kaybı olarak tezahür eden bir duruşla karşı karşıyayız. Hükümet muhalafeti sanki gizli iktidar ittifaklarının temsilcileri ve uzantıları gibi görüyor gibi bir izlenim oluşuyor. Korku, temkin, tereddüt ile açıklanamayacak ve bazı uzlaşmaların üzerine kurulmuş görünen bir toplum mühendisliğinin gözü kara eylemciliği ile birleşen (yeniliberal) ideolojik vesayetçiliğe hükümetin mesafe koyamaması siyasî iletişimde anomilere, buluşamayan rol karşılaşmalarına yol açacaktır.

MUHALEFETİ SUÇLAYICI ve töhmet altında bırakıcı tavır yerine, eleştirel bir alışverişin önünü açmak tüm zamanlar için yeterli ve ufuk açıcı bir tavır olacaktır. Eldekine değer biçmediğinizde eldekine değer verende, eldeki için çok şeyini yitirmişte "statükoculuk" insanî mirası savunma anlamına bile gelecektir. "Devrimciliği" ile eleştirdiğinize, yeni liberal toplumsal mühendisliğin devrimci deviriciliği ile yaklaşır göründüğünüzde "statükocu" ve tutucu anlamıyla muhafazakar yaftasını yapıştırıyor olacaksınız. "Statükocu" uluslararası statüko'yu red cephesinde; "Değişimci" değişimini uluslararası yeni statükoya endeksleme ve entegre etme eğiliminde olabilir. Endeksleme ve entegre etmede sorun görülmemesi daha büyük bir sorun ve naiflik olmuyor mu aslında?

"ÇOK ÇİLE" ÇEKEBİLİRSİNİZ ama artık iktidarsınız.  Sorumluluklarınız, muktedir olduklarınızın alanını aşacak. Bu söylediklerim tüm iktidar adayları için geçerli: Üzerinize su sıktıran cezaevi müdürü, işkenceciniz, onlara terfi ve sicil veren kurumlar emrinizde olabilecek. Siz oraya intikam için gelmiyorsunuz. Şikayet ederken sorumlu kılınacaksınız. Hem sorumluluk taşıyacaksınız, hem de adil, hakkanî ve hür olacaksınız. İnsaniyete kapı açacaksınız!

PROPAGANDAYA SON! Türkiyede siyasetin dispozisyonları, rol oyunları, iletişim tarzları zorlanıyor ve demokrasinin önündeki en büyük engel yığınına, kanal tıkanmalarına yol açıyor. Demokrat değil ihtilalci bile olsanız hakikate, hakikatin kanallarına karşı eyleyemezsiniz. İletişimsel tavır, toplumsal dayanışmanın ifadesi ve gerçeklenmesi. İletişimde minimalizm toplumsal şekillenmenin normlarını yok edemese de, yok sayıcı, karartıcı bir işleve sahip. Gerekçeleme ve tartışma birbirimize hitap edebileceğimiz, birbirimizle konuşmamızın mümkün olduğu kanaatiyle ilintili.  Propaganda argumentasyonun yerine konulduğunda ahlâk hakkaniyetini kaybeder. Ahlâkın hakkaniyet iddiası, ahlâkın hakikat dünyası, hakikatten eleştiri kapısıdır da. Ahlâk adına yola çıkarak konuşmamızın ve toplumsallaşmamızın kapısını kapatmak, ahlâkı ortadan kaldırmasa da ortak ahlâkımızı yani ahlâkımızı ortadan kaldırır. Alınan risk büyüktür. Statükoyu reddediyor ve "geçici" anayasaya "hayır!" diyoruz.

1 Mayıs 2009

Hiç Bir Halkın, Milletin, Sınıfın, Cemaatın, Cemiyetin Barbarlığa ve Zulme Bağdaşıklığı Yok!

Türk, Kürt, Amerikalı, Ermeni, Rum, Yahudi olmak, Keldani, Müslüman, Hristiyan, Ateist, Agnostik, Laik, Antilaik, Sağcı, solcu, topçu olmak ya da olmamak bize barbarlık yapmama garantisi vermiyor.

Kötülük çıkarılacak bir hırka, atılacak bir gen gibi görülüyor. Aradıkları, savundukları kesin bir yer, keskin bir yer, tevazusu olmayan bir yer!

Yanılmazlık, zulmetmezlik, hata yapmazlık kendini tanrılaştırmaktır! Bu iddia dindar'a da, aklı başında dinsize de laiklere de, mutaassıplara da ters düşmektedir!

Aklı başında yaşam, iyi bir yaşam, düzgün bir yaşam biraz da sürekli didinmenin, sürekli çırpınmanın, "ben yapmam!", benim kanım daha iyi, benim fikrim daha medeni, daha meşru, daha temelli dememekten geçiyor.

Bütün fikirlerin, dinlerin, dinsizliklerin insanları, değişik soylardan insanlar, kimse hiç bir insan zalimlikten, kötülük yapmaktan muaf değil. Bunun ne aşısı, antikoru, geni, aidiyeti var ne de garantisi.

Tüm insanlığı, canlıları, dağı taşı, kainatı kardeş bilmedikçe, başka bir deyişle derin bir dayanışmayı temellendirmedikçe, cemaatçiliğe, sekterliğe, particiliğe, yalanla yaşamaya köle oldukça, fenalığı yalnız başka millet sınıf ve dinlere yazdıkça varabileceğimiz bir yer yok!

Büyük bir kültürden geliyoruz. Yakma yıkmadan başka birşey yapmadık diyenler halt etmiş!

Ancak, insanlık medeniyeti bizden öğrenecek diyenler de halt ediyorlar! Önce dön, komşunun haline bak, çocuklarının, kardeşlerinin onlara neler yapabildiğine bir bak!

Medeni oluş, sürdürülecek bir duruş! Bir kereliğine tüm zamanlar için medeni olamıyorsun!

Depremde talan için gelenler, yardım için gelenler kadar çok oldukça fazla konuşmamak lazım. Hala kendimizle övünmek haysiyetli bir iş olmaz! Didineceksin, çırpınacaksın insan olmak insan kalmak için!

Sürekli toplumunu aşağılayan aydın bir kültür terminatörü gibi davranıyor. Onun gibi mi yapacağız dediğimiz de, söylediğinin eğriliği ama yaptığının doğruluğu ile karşılaştıklarımız da az değil.

Düzgün davranan, yani hayatında tevazuyu yaşayan, etrafına insanlık saçanlar da eğri büğrü, haldır huldur tartışabilir, konuşabilir şaşmamak lazım. Her şey lafz işi değil. Ama lafz da önemsiz bir iş değil, hakikat işi.

Önce, terbiyenin, kültürün, insanları yetiştirmenin, toplumsal dayanışmanın, toplumsallaşmanın önemini anlatabilmemiz lazım. Bunu yaparken de yapabildiğimizce düşünceli, olgun, ince ve cesur yaşamamız lazım.

Ben, "nefret ettiğim şeyleri yapan insanlardan üstünüm, öyle yapmam hiç bir zaman!" demiyorum. Yapmamış olmam tesadüf, denk gelmemiş, sınanmamışlık eseri, hayatıma bir armağan. Yapmamak istemem de yeterli değil. İnsanlığın, insanlaşmanın, olgunlaşmanın peşini asla bırakmamam lazım.

Asla kendisine hakim olmayacağımız kültürü, geleneği dümdüz etme yerine, bize çiçeklendiği kadarıyla anlamaya çalışmamız, tevazuyla eleştirmemiz (anlamaya çalışmak zaten eleştirinin hasıdır!) gerek.

Ne zalim olmaktan ne de zulme uğramaktan kurtarılmışlardanız. Olunacağı olma çabamız, sürekli karşı koyuş, ter döküş, kendimizi çocuklarımızı yetiştirerek, mesleki ve gündelik ahlakı canlı tutarak, bazan geriletilerek, bazan insanlıkta ilerleyerek son insan hayatı da sönene kadar devam edecek.

22 Mart 2008

"Sen Yaparsan Ben de Yaparım"


İnsan kendi eylediklerinin öznesi. Yapıyorsan kendi yapacağını, yapabileceğini yapıyorsun. Yapabileceklerinden konuşuyorsun.


İnsanın eylemi kendi yapması gerekeni aşıp misillemeye döndüğünde "adaletin tecellisi" mi söz konusu ediliyor? Bunu düşünebilmek çok zor. Adaletin deneyim alanında da ahlâkta olduğu gibi düşünme, seçme, bir duruştan eyleme var.


Bir duruştan dedim. Çoğu kez bir hayat tarzından, eyleme geleneğinden, elimizde olan kalıptan hareket ediyoruz. Tecihlerimiz her daim tek tek olası tüm seçeneklerin, imkânların üzerine eğilme biçiminde olmuyor. İtici gelen, hoş gelenlerin bize bıraktığı üzerine düşünüyoruz bazan. Hatta geride kalanlardan bizi en çok ne rahat ettiriyorsa ona yönelerek.


Hoş geleni seçiyorsak, buna seçim adı vermek uygun mu? Evet, başka türlü yapılabilineceğini düşündükçe, bir sorumluluğumuzu oldukça. Hoş gelenin hoş gelmesinin boş bir iş olmaması söz konusu ise.


Hızlı karar almalarda belli bir tecrübeyle, duruşla, eyleme tarzı ile hareket edebiliyoruz eylememiz gerekebiliyor. Kazadan, beladan, emri vakiden, hayatın dayatmalarından uzak kalamıyoruz. Oturup düşünecek zamanımız olmuyor çoğu kez. Bir kazada anaya mı yavruya mı, çocuğumuza mı, başkalarının çocuğuna mı, sevgiliye mi, insanlığa mı, tanımadığımız bir insana mı öncelik vereceğimiz bir karakter, hayat tarzı, eyleme geleneği içinde ve bir takım duruşlardan belirlenebiliyor. İmkânlarımızın kısıtlılığı, gücümüzün neye yettiği, karar verecek durumda olamayışlarımız, karşımıza ilk çıkanı çözümlememiz gereken durumlar, her daim çözüm hiyerarşileri kurmak zorunda olmayışımız da göz önünde tutulmalı, elbette.


İnsanın eylemesi bir başkasının eylediğine ya da eyleyeceğini sandığımıza misillemeye dönüştüğünde ne bir engelleyici eylem ne de bir gerekirliğin ifadesi söz konusu. Bir hak yerini buldu ifadesi bile değil. Gündeminizde olmayanı, ya da aslında hep gündeminizde gizlenmiş olanı yapıyorsunuz.


Karşı tarafa bir eleştiri içermiyor. Acıtan bir sorumsuzluk, bir olası acıtan sorumsuzlukla karşılanıyor. Belki acıtma başarılıyor. Ama eylemin kendisi ne oluyor? Eyleyen, bazan bir başkasını, yani üçüncü bir şahsı eylediğinin mesajına alet ediyor, araçlaştırıyor. Araç, kendince kârlı çıksa, o da kendinçe araççı davransa bile yine araç, yine araç: "Sen aldatırsan ben de aldatırım!"da mesela. "Sen çaldın ben de çalarım", "sen sınırı aştın ben de sınırı aşarım" biçiminde olduğunda ise başkası hiç yok, ya da yok sayılmakta.


"Aynısını yaparım"larda çoğu kez kendi şahsiyetini, karakterini koymama, insanlığından, "kendini biliş" halinden, kazandıklarındaninsan olarak kazandıklarından, temellendirdiklerinden vazgeçme söz konusu. Kuyruğumuza basılıyor, ısırıyoruz, basit, ama burada bile ısırıldığımız için ısırmıyoruz, bir meşru savunma halindeyiz. Şüphede, kuşkuda, olmamışı olmuş yapışlarımızda, endişede misillemeci oluşumuz, doğrudan saldırıya uğramamız halinden daha sorunlu. Saldırıya uğradığımızda tepkimizde bir ölçü tutturmak, saldırıyı aşan bir tepkide bulnmamak durumunda oluyoruz. Kuyruğuna basılabileceğini bilen, kalabalıkta yaşayan hayvan dostlarımız daha az şaşırabiliyor, daha az saldırgan davranıyor. Onların dahi refleksin ötesine geçmelerini hoş görmüyoruz. Belli bir terbiyede kalmalarını bekliyoruz. Ama belli hukuklar da yazıyoruz, nüanse ediyoruz, farklılıklar yakalıyoruz. Evde kedimizin şımarıp tırmıklaması ile sokakta bir kedinin üzerimize atlaması gözümüzde farklı, ikincisini daha zor hoş görüyoruz. Ama, kedimizin önündekini temizlerken saldırmasına kızabilirken, sokaktaki bir kedinin, ya da komşunun kedisinin ciğerine dokunursak öfkeleneceğini de biliyoruz, öfkeyi kabulleniyoruz. Bir kediden dahi farklı şartlarda farklı beklentilerimiz, terbiye ve davranış ifadeleri beklediğimiz oluyor. Farklı kedilerden farklı davranış, eyleyiş biçimleri beklediğimiz gibi.


Misillemenin, karşılık vermenin gerektiği anlar olabilir mi? Bir terbiye edici, kişilik kurucu yanı olabilir mi? Bazan, belki. Bir insana "yaptığın şunu hissettiriyor" diyebilmek için, bir hareketin başkaları için ne demek olduğunu düşüncesizce yapıp durana öğretebilmek için, belki. Yani, karşı tarafa acı çektirmeden çok bir şey öğretme yükümlülüğünün ağır bastığında. "Vurma acıyor", "sen batırırsan iğneyi bak ben de batırırım, canın yanar" gibi. Belki azcık dokundurmak gerekebilir de bazan, bir şeyin acıttığı gösterilebilir. Ancak, geriye dönüşsüzlüklere, zulme, eziyetle, kendini ya da başkasını aç köpeklerin önüne atmakla, başkalarını kullanmakla, kendini kullandırmakla olacak iş değil bu öğretme, gösterme, işaret etme.


Yanlış yapan düzeltebilir. Yanlış anlaşılmış da olabilir. Zanna karşılık veren, ne yaptığını bilerek, seçerek eylese de, kendince ölçülü, rasyonel bir tepki koysa da bir insanın yapmaması, insanlarca yapılmaması gerekenin alanına girmiş oluyor, kendisini kendisi yapan alanı, kendiliğin alanını zorluyor, kendi sınırlarını da olumsuz anlamda tanımlıyor, belirliyor, kendini oluşunu, oluşum hukukunu da farkına varmadan tartışmaya açıyor.


Öfkeyle kalkmak sanırım, etraftan çok, insanın kendisi için, kendi kişiliği için tehlikeli. Kişilik ve bireysellik insanî eylemenin çıkış evi. Evi yıkıyorsun, evini yağmalıyorsun. Kazandığını kaybediyorsun, kendi özgürlüğük alanını genişletiyormuş edasıyla fakirleştiriyorsun.


Karşı tarafı üzmek, ya da intikamın tatlı gelişi bir denge sağlayabilir mi? Bazan, mümkün. Kısa vadede. Kısa vadeli olan, ayakta tutan olduğunda. Geriyedönüşsüzlük, "pişmanlık imkânı"ndan yoksun oluş'un acısı, tırmalayıcılığı da unutulmamalı. Kendini ve başkalarını araç eden, vicdanını da boğmak zorunda kalıyor zamanla, istisnayı kurala doğru çevirdiğinde, yani, yanlışlığı kavrayıp bir anlamaya, kişilik tahkimine çevirmedikçe. Tepkicilik kurallaştırıldığında, rahatlatlama sibobuna dönüştüğünde.


"Sen yaparsan ben de yaparım" diyene şunu diyeceğiz: Bu senin tercihinse, beklediğinse, istediğinse, yapamadan edemediğinse, yap, ama yapmadan önce, ve yaptıktan sonra bir düşün. Bir hareketimi hatalı görüyorsan, eleştirmelisin, karşı çıkmalısın. Karşı koymalısın. Olmuyorsa defterden silmelisin beni, def etmelisin, bizi, bunu yapanı, yapanları. En karşı çıktığın şeye sorunsuzca dalabiliyorsan, bazan bir yakıştırmayla, bazan da diyelim ki bilerek, görerek. Bu nasıl bir karşı çıkış, karşı koyuş? Bir de yanıldıysan, bu hukukla nasıl başkalarıyla hayat sürdürebilirsin? Bu güvensizliğin üzerine git, bunu yaşadığını hissettir, karşı tarafın hayatını esir alacağına kendi sorununu çözmeyi, birlikte aşmayı hedefle. Yok, öyle değil de karşı taraf seni sürekli geriyor, bildiğini okuyor, rencide ediyorsa, bir anlamı varsa karşı çık. İşlemiyorsa, işlemesi gerekiyorsa, bir yolu da bulunamıyorsa, ipleri kopar. Koparmak istemiyorsan, hayatını bir intikam projesine çevirme. "Sen gidersen ben de giderim. Sen alırsan ben de alırım. Sen söylersen ben de söylerim. Sen yaparsan ben de yaparım"ların yerine, kendin gibi yaşa. Hayatını zehir etme, kendine, kedine, insanlara, insanlığa.


Dik dur. Başkalarına misillemelerde bulunmanın alanı değil eylemenin alanı, kişiliğin, kültürün, geleneğin; bundan önce yapılmışların alanına yani geleneğe, göreneğe eleştirinin; insanla, insnlıkla buluşmanın, kavuşmanın çıkış noktasında bir yerlerde.


Kaba, çirkin, uyuşmuş, uyuşturulmuş, kindar, yırtıcı, kendisi için başkası ve başkasının dünyası olmayan çıkış noktalarının etiği, estetiği, hukuku yok. İnsan olmayı reddetmek ve insanın kültürünü savunmak diye birşey yok.


İntikam, misilleme isteği insani duyguların, itkilerin, dürtülerin, hattâ güdülerin eseri. Kırılmışlık, kırılganlık, kırılabilirlik halinden kim imtina edebilir ki? Çıkış, karşı tarafa takılıp kalmayı bir an bırakıp, ne yaptığımıza, yapabileceğimize, yapacağımıza bakabilmekte.


Hissetmek ayıp değil kini, öfkeyi, intikam duygusunu. Tepkiselliği yenebilmek, düşünebilmek, kendi ufkunu ve insanlığını genişletebilmek önemli olan. İnsan herşeyi kolay yenemiyor, kolay aşamıyor. Ama insanlık bu ve buralarda başlıyor.
Öğrenmeye, kavramaya, anlamaya açıklığımız bir öğrenilmeye açıklık alanı da oluşturuyor, bir kapı aralıyor. Başkalarına ders verici halimiz değil.
Sözü esirgememek, hakikatten kaçmamak gerek. Bu yanıbaşımızdakinin yeryüzündeki cehennemini kurmakla olacak iş değil, değil, değil.
("Sen yaparsan bende yaparım"da bir karşılıklılık vurgusu varken, "sen ne yaparsan ben de yaparım"da fazladan bir de gönüllülük vurgusu var, bu ayrımlarına girmek istemedim, şimdilik, Efendim.)