Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2012

Açılımsa Açılım!

Ortadoğudaki gelişmeler iki yönde şekilleniyor. Birincisi, Irakta demokratik bir federasyon için girişimlerin başarı kazanması ve Suriyede yumuşak iniş olasılıklarının belirmesi; ikincisi, Irakın karışması, Suriyedeki sorunların Iraktaki sorunlarla bütünleşmesi ve İrana aynı zamanda saldırılması biçiminde.

Varolan her alternatifte üzerimizde ve üzerimizden pazarlıklar dönüyor. Dönen her pazarlık durumu kurtarma adına onaylanırken, içerde sorun çözümüne yönelik her girişim mahkum ediliyor.

Bizim dışımızdaki herkesin tartışabildiği ve burnunu sokabildiği işlerde siyasi partilerimizin insiyatif kullanmasını, sorunları masaya yatırmasını, çözüm aramasını olumlu buluyorum.

Bölgeyi belirleyecek aktörlerin önemli bir kısmı bizim içimizdeki dışımızda. Şartlar, insiyatif kullanılmasını, zihnen hazır olmayı, atılmış köprüleri onarma çabalarını küçümsememiz anlamına gelmemeli.

Dışımızdakilerin verebildiği, verdirebildiği kararları ne farketme kararlılığı içindeyiz ne de olduğunu iddia ettiğimiz kırmızı çizgilerin sönme noktalarında gezinebiliyoruz.

Ülkeye sahip çıkmak bürokratik bir hamasiyatın işi değil. Kenarda kalmak, bulaşmamak da güvenli bir duruş olabilir bazan, macera başlarken, gelişmeler okunamazken, bir duruş oluşturamazken.

Bugün içe kapanıp korunma dönemi bitmiştir! Öncelikle partiler için geçerlidir bu: Yeni bir şey söyleyerek yani sorun çözerek, kendilerini halka emanet ederek ayakta kalacaklardır.

Tasvip etmediğim yönetimler, insiyatifler oldu bittici davranmadıkça, politikalarını ve kendilerini değişmez görmedikçe kapalı siyaset tarzına tercih edeceğim.

Siyasi partiler, meclis, demokratik rekabet aktif hale getirilmeli, yeşertilmelidir. Güçlendirilmelidir demiyorum çünkü demokratik insiyatif potansiyelimiz atıl durumdadır. Toplumsal dayanışma ve konsensus kanalları can çekişmededir.

Demokratik siyaset platformu sorunları çözemese de varolan mentaliteyi yenme ve aşma kapılarını aralayacaktır.

Ben bir önceki açılıma kuşkuyla baktım ve sordum: "Bu kararlar nerede alındı, ne yapılacak, nasıl tartışılacak?" Bugün henüz açılım diyemeyeceğim insiyatife ise kuşkuyla bakmıyorum, her sorunu çözebilecek bir kapasite gördüğümden değil, meclisin, siyasi partilerin çalıştırılmasını öncelediğinden.

Bir yanlış yapılırsa düzeltiriz. İtiraz ederiz. İnsiyatif üstlenecek partilerin bizi tüm çeşitliliğimizle, entellektüel kapasitemizi tüm nüanslarıyla temsil etmediğini bile bile. İki gün sonra bıkıp yorulma, kaytarma olasılığını gözardı etmeden.

Toparlarsak, gelişmeler her türlü olasılığı masaya yatıran güçlü ya da derme çatma onca insiyatifi canlı tutarken konuları bir başka masaya yatırabileceğimizi düşünmemize itirazın hiç bir anlamı yok. Buyursun isteyen istediğini istediği masaya yatırsın: Bölgedeki oldu bittilerin biz durumu kurtarsak da, çırpınsak da sürekli kapımızı çalacağını unutmadan!

Yanlıştan dönmek kolaydır, hele hele demokrasiyi işletmemizden kaynaklanan yanlışlardan dönmesi. Verilmiş kararlarımız ve sözlerimiz cetvelle sınır çizenlerin çalışma masasındadır. Buna itiraz açık ve demokratik bir siyasi diskurun önünü açmakla başlar. Önerilebilecek diğer faaliyetlerin bu yapılmadıkça neye hizmet ettiğini bilemeyiz!


21 Nisan 2012

Uluslararası Durum Hakkındaki Notlarıma Gelen İki Eleştiri

İlk eleştiri, 28 Şubat tutuklamalarını İranla ilişkilerimizle alâkalandırmadığıma dair.

28 Şubatçıları İran ve Rusyayı tehdit olmaktan çıkaran anlayış, karar çerçeveleri ve çevrelerle yani resmî avrasyacılık olayı ile alâkandırmıyorum, çünkü, avrasyacılık modernizmi muasır medeniyet seviyesini  yakalama olarak gören, varolan ittifak dengelerini bozmayı göze alabilen bağımsızlıkçı bir tavırdı. 28 Şubatçılık "ittifalarımıza, anlaşmalarımıza ve hattâ meşru olmayan gizli anlaşmalarımıza sadığız!" intibaını verdi. 28 Şubat avrasyacılardan ne çlçüde destek aldı, iki kesimin iddiaları ne kadar kemikleşmiş, kesinleşmiş tavırlardı bugün ölçebilme şansına sahip değiliz. Araya epeyce propaganda, söylendiler, karartma girdi. Yargı, en mükemmel şekliyle dahi ideoloji, duruş kategorizasyonuna imkan sağlamayacaktır. Bu süreç sona erdiğinde hukukî ve meslekî anlamdaki yanlış uygulamaların, meşru olmadığı addedilen fiillerin üzerinde hüküm verebilme, değerlendirme imkânımız belki olacak.

Bağımsızlıkçı addedilenlerin bir kısmının "şu ülke buna izin vermez, bu ülke bunu cezalandırır" türü lafzlarına az şahit olmadık. Durum/hâl belirten/betimleyen söz edimlerinden (aktlarından) ibaret değildi bu ifade türü, bir daveti de içeriyordu. Her bağımsızlıkçı lafzını bağımsız, her ittifak çağıran ifadeyi de "müttefik" görmememiz lâzım. Olumsuz anlamıyla pragmatizmden çok makyavelizmlerden söz ediyoruz burada.

28 Şubatın yargılaması hukukî meşruiyet alanından çıkarılır ve gerçekten komşularla savaşa engel görünebilen çevrelere yönelirse zaten hukukî platformda tartışma konusu edilir. Bu uluslararası bir toplum mühendisliği biçiminde şekillenirse zaten yargılamadan bahsedilemez. Müttefiklerimizin imkânlarını ve tarzlarını geçmişlerinden biliyoruz. Bugün ne yaptıklarından değil. Burada iddia edilen İran üzerine baskı kurmak için yapılmış bir hareket olduğunda mevzunun tartışılacak kadar açık bir ihtimal olmadığını düşünmek durumundayız. Biz ne olup bittiğini bilerek değil, eldeki verilerle nasıl değerlendirileceğinden yola çıkıyor ve özellikle kendimiz için eleştirilip, aşılacak, düzeltilecek varsayımsal yargılarda bulunuyoruz.

Türkiyede İran'ın baskı görmelerinde geri adım atacak kadar müttefik gördüğü çevreler hemen hemen yoktur.

Ya İrana karşı bir savaşa gözü kapalı onay verebilecek çevreler enterne/tasfiye edilirlerse? Bu ihtimali de unutmamamız lâzımdır. Bu tip ihtimallerin geçerlilikleri sınırlı olacaktır. Avrasyacıların kendileri bazan içerde fikirleri iktidardadır, bazan fikirleri de bastırılmaktadır. Müttefik bağımlıları da bir ölçüde tasfiye  tasfiye olmuş intibaı bırakmaktadırlar. Bunun neoconların görünürdeki tasfiyesi vb. ile de alakası verdır.

Manevralar konuların somutlaşma hikayeleri içerisindedir, sebep sonuç ilişkilerinde değil.

Ben İranla savaşın ne ABD ne de Türkiye tarafından istenmediğini düşünüyorum. Savaşın içine çekilebilirler. Bu çekilişte İran da insiyatif sahibi olabilecektir, özellikle Türkiyenin rolü açısından. İran'ın saldırıya uğraması halinde Türkiyeyi savaşa çekip çekmeyeceğini henüz okuyamamaktayız. Bir ölçüde savaş dışı kalmak ancak bize "bahşedilebilir". Savaşa girmemiz de insiyatifimiz dışında olacaktır. Dış politik başarılardan çok potansiyelimiz, gelecekteki rolümüz, bize karşı tavrın yüzyıllar sürecek etkisi bir ölçüde hesaba girecektir. İran bir muz cumhuriyeti değildir. Beklenen tepkileri vermemesine şaşırmamamız gereklidir.

İkinci eleştiri Suriye ile İranın tehdit edildiği, İranın taviz vererek Suriyeyi kurtarmasının istendiği, benim Suriye meselesine İranın bulaştırılması meselesi üzerinden tartışmamın anlamının olmayabileceğinden yola çıkıyor.

Suriye ile İranın tehdit edildiği doğrudur. Suriye konusunda İran lokal güçler aracılığı ile (Irak, Suriye, Lübnan) taraftır. Suriyedeki ayrışma İranın etkisinin de ayrışmasıdır. Iraktaki kazanımlar üzerinden nötralize de ediliyor olabilir. Meseleyi denge bozmadan çok yeni dengeler kurma meselesi olarak görebiliriz.

Suriyeye her türlü müdahale Lübnanın, Filistinin de şekillenmeleri içerisindendir. Mısır seçimleri dahi bu kapsamdadır. İttifak yapıları değişmekte, pragmatize edilmektedir. Tasarruflu olmayacak, kendi dinamikleriyle işleri yürütemeyecek hiç bir ittifak düşünülmemektir kanaatindeyiz, verileri okuyarak ve elbette şimdilik.

İran Irakta aslan payını almıştır. Suriyedeki ayrışma bölgedeki ayrışmaya hizmet ediyor düşünülse bile müdahil güçlere yeterli gelebilir. Asıl mesele arap baharı ile yeniden biçimlenen ülke yönetimlerinin bir dünya sistemine entegre edilmesidir. İhvan akp'lileştirilecektir. Hamasın konum değiştirmesi beklenecektir vs.

İrandan beklenen nükleer güç olmaktan vazgeçmesi, savaşın ertelenmesidir. Ertelemelerden kârlı çıkacak olan hem sistem hem de türkiyedir.

Suriye Kürdistanının Suriyeden kopması türkiyede dış siyaseti yürüten kadroyu ürkütmemektedir. Bunun bölgedeki insiyatifin ve etkinliğin gelişeceği hesabı üzerinden olduğunu düşünüyorum. Yeni Osmanlılık hesabını sorgulamayı getirebilecek bir ayrışma ve şekillenme içinde Türkiye pazar, kaynak ve etkinlik alanlarını genişletecek adımları atmakla meşguldür.

İçeride tutuklu sayısının azaltılması, tutuklu milletvekillerinin durumu, yeni açılım paketleri beklememiz yerindedir.

İrana doğrudan saldırı ile Suriye anlaşmazlığında taraf olması, hatta olsaı bir savaşta taraf olması arasında fark vardır.

Suriyedeki değişiklikler bölgedeki gelişmelerin, etkinlik alanlarının değişmesinin İrana da sağladığı yararlar üzerinden melrulaştırılabiliyor. İran konuyu nasıl okur bilemem, ancak, Lübnanda lokal müttefiklerini korur, Suriyedeki gelişmeleri kabullenmeye zorlanır, Irak üzerinden.

İrana ne olursa olsun mutlaka saldırmayı düşünen çevreleri heseba kattığımızda hem bölgenin şekillendirilmesi sorunları karmaşıklaşıyor hem de çatışma sonrası dünyanın şekillenmesinin yönü. uzun vadede "masraflı", "dayatma" her çözüm çökecek, bölge dinamiklerine bırakılarak sisteme entegre edilecek. Evdeki hesap çarşıya uğrar mı bilemem. Ancak son ekonomik kriz başka dilden anlamıyor.

Üçüncü eleştiri ise sonuçlar üzerinden gelebilir: Türkiye'nin ağır bir savaşa bulaşması, deprem gibi felaketlerle karşılaşması kombinasyonunun hesabını yapıp yapmadığımız.

Kısa vadede Türkiyenin elini kolunu bağlayabilecek çok şey var. Ancak ekonomik kriz büyük imkan sahiplerinin imkanlarını da yutuyor. Dinamik bir Türkiye sorunlarını çözer ama kendisiyle meşgul olmak durumnda kalarak kısa-orta vadede insiyatif kaybedebilir. Karşılaşabileceğimiz en zor durumlar dahi aşılması mümkün zorluklar çıkaracak karşımıza. Orta-uzun vadede revanşçı bir duruma düşmazsek yeniden insiyatif kazanabilecek gibi görünüyoruz elde olan gelişmelerden, dinamiklerden yola çıkarsak.

Türkiyenin zayıf karnı kendi iç dayanışmasını zayıflatmış olmasıdır. Çoğu bölge ülkesinden daha stabil olmak büyük iddialar için yeterli değildir.


17 Nisan 2012

İlâve Gündem: Nisan 2012

SURİYE. BOP'un dönüşebileceği, uzun vadede şekillendirenlerin şekillendirilebileceğini yazdık. Bunu savaşa özendirmek için yazmadığımızdan gelişmelerin iki aşamalı bir dünya savaşına gidebileceğini de belirttik. Dünyanın yaşadığı en büyük ekonomik kriz sadece finansal bir kriz değil, dünya iktisadi sisteminin entegrasyonunun yönünün de belirlenmesi ile alakalı bir süreç. Krizin boyutları üzerine "derinlerdeki" konsensus çözümlerin realist, dinamiklere uygun, "hayali model ihracaatçılığı" olmamasını da gerektiriyor. Dediklerimin tersinin çıkması, müdahillerin hayat tarafından ağır bir büçümde düzeltilmeleri ile sonuçlanacaktır.

Türkiyenin elindeki imkanlar hem bir eğilime, hem bir ihtiyaca, hem de bir konjonktüre işaret ediyor. Kısa vadeli iktisadi sorunlar kadar toplumsal uzlaşmasını sağlamamış bir demokrasi olmamız, toplumsal uzlaşmanın muhalefetin, eleştirinin şeytanlaştırılması ile kanallarını yitirmesi gibi sorunlarla karşı karşıyayız. Muhalefetin tavrının yapıcı olup olaması işin bu boyutunda hikayeden bir mevzudur. İktidar mağduru olduğunu iddia ve ifade ettiği iktidar araçlarına sıkı sıkı sarılmaktadır. Bu araçlar aradan kaldırılmadan demokrasi sadece muhafazakar-ihtilalci bir modernizmin projesinden ibaret kalır.

Suriyede çıkabilecek bir savaş dış güçlerce kısa tutulmaya kalkışılmadığı taktirde varolan imkan ve birikimlerimizi yutacaktır. Mesele üç koy onbeş al meselesine dönüşmüştür, oynanan kumardır. Savaşın büyütülmeyeceğinin göstergeleri de var, ama bunun dengelerini kurabilecek bir dış politik ufuk yok. Burada Suriyeye müdahale meşru mudur sorusunu tartışmadık: Cevap nettir ve müdahale meşru değildir, iç gelişmeler manipule edilmiştir. Esad'ı onaylayabilir miyiz? Hayır. Uluslararası hukuk ülkelerin iç işlerine karışmama teranesine indirgenemez. İç hukuk da bildiğini okuma, özel hukuk oluşturma işi değildir.

Esad seçimle gelinip, seçimle gidilebilen bir sisteme geçiş için gayret etmeliydi. Bunun önünü açtığında demokratik açılımın Suriyeyi darmadağın etmek için kullanılmayacağının garantisini de demokrasinin "hamisi" herhangi bir güç verebilmeli idi. Türkiye bu garantiyi en aklı başında siyasetlei uyguladığında verebilir miydi? Hayır. Bu gücü yoktu, bu ufkunun da olmadığı kanaati güçleniyor.

Başka müdahalelerin önünü almak için müdahale edilebilir mi? Hayır. Müdahaleleri yönlendirebilecek imkanlar çok uzun vadelidir. Kim müdahale edecek olursa olsun müdahalesini ayaklarına dolaştıracak dışpolitik çelmeler atılması kolaydır. Bir yığın blöf, gerçek tehdit ve sınanmamış dinamik serbest bırakılacak, devreye girecektir. Bunları okuyup engelleyebilecek dengelerin oluşumuna nefesimiz yetmemektedir.

İranın gücü ise lokal güçlerle ittifakındadır. Reel politik yolları tercih eden Trkiyenin lokal dostları pek yoktur. Genel sempatiler, etkiler yanlış okunuyor.

Politikalarımıza müdahale edcekler hem uzun vadeli ittifaklarımızla oynuyorlar hem de bizi İranla karşı karşıya bırakacaklar. İran bize karşı sorumlu davranabilir, bu başka bir mevzudur. Bizim başarılı ve ince dengeler kurmamızdan bağımsızdır.

Suriye ile ilgili komplikasyonları gören insan çok ancak yeterince formüle etmemekteler. Bazı konuları dile getirmek, gerçekleştirmek ya da engellemektir de.

28 ŞUBAT'IN YARGILANMASI. Kimi eski Cumhurbaşkanlarının, MGK üyelerinın, kamuoyu oluşturanların yargılanmasını öneriyor, kimi de bunun arkasındaki gücün, güçlerin sorgulanması, yargılamalarda ifşa edilmesine gayret edilmesini.

İlk elde alınan kararları hukuka uygun olmayan bir biçimde uygulayanların yargılanması doğrudur. Alınan kararların hukuken yanlış olması halinde de uygulama bire bir uygulama dahi olsa hukuka uygun olmadığında "hkuksuz uygulama"dır. Bu konuda içtihat ve tartışma gerekiyor. Tavsiye kararlarının mahiyeti, özelliği, öncelenme hiyerarşisi hukukî olarak gözden geçirilecektir.

Cumhurbaşkanığı, MGK gibi kurumların eleştirilmesinde, uygulamalarının hukuken gözden geçirilmesinde bir sorun yoktur. Hataları temelendirici kanun, içtihat, alışkanlık ve uygulamaların demokratize edilmesinde sorun yaşanmadıkça, yargının hukuka yöne gösterici bir praksis izlemesi, konu hukuka uygun şekillenecek, müdahalelere uğramayacaksa beklenebilir.

NATO, ABD ve diğer müttefiklerin katliamlara varan girişimlerde bulundukları, ülkemizde gizli örgütler kurdukları, siyasi partilere adam yerleştirdikleri konuşuluyor. Bir çok siyasi cinayet, saldırı, parti kapatma veya kurma, kadrolaşma veya tasfiyede adları geçiyor. Bu davaya/davalara da bulaştırılmaları gereklidir diye mi düşüneceğiz? Şimdilik hayır! Nedeni, eldeki veriler, yanlış uygulamalardan başlamak zorundayız. Davayı ideolojik ya da siyasi bir tartışmaya sokmamak durumundayız. Veriler ister uluslararası müttefiklerin kendilerinden, ister yerli temsilcilerinden gelsin elde veriler, kanıtlar ve yeterince irade olmadan yargılamaya geçemeyiz. Şu anda süre giden davalar yeterlidir. Aklananlar aklanır, hukuksuzluk yapanlar özellikle hukuksuzluk kanallarını kapatacak bir hukukun önünü açacak bir kendini gözden geçirme sürecinde yargılanırlar. İntikam, şiddetli ceza değil müdahale hukuku, anlayışı, ufku hukuken gözden geçecek, içtihatlar oluşacaktır. Bu hedeflenmemiş midir? Sanırım hayır! Ancak gidilecek yön budur! Hukukun da bir mantığı var. Bir biçimde işlediğinde açılan kapılar buralara götürür. Açık bırakılan kapılar süreçler yarım kalsa da hukukî uygulamayı davet ederler.

28 Şubatın dış desteği var mı? Evet. Bunda destek daveti mi var, dış müdahale mi var dikkat etmek lâzım. Bazı dış müdahaleler palavra. Adamlar bildiklerini okuyor, ona da müttefik buluyorlar. Bazı açılardan bakıldığında sanıldığı kadar bağımlı değilmişiz. Bazı açılardan bakılırsa insiyatif kullanabilecek insanımızın olmadığı dönemlerden de geçmişiz.

MÜTTEFİKLERİMİZ TÜRKİYEDE CİNAYET İŞLEMEYE, PARTİ KURDURMAYA, KADRO OLUŞTURMAYA DEVAM EDECEkLER Mİ? "Mütttefiklerin" kendi içlerinde bu konularda bir rahatsızlık var. Kendi iç hukukumuzu demokratize ettikten sonra ya da ederken, bu rahatsızlığın bir özeleştiriye dönüşmesini de zorlamak durumundayız. Durumumuzdaki ülkelerle işbirliği yapmak geniş bir platform kurabilmek durumundayız.

Müttefiklerimiz her ülkede aynı biçimde örgütlenmedi. Sağ sol partilerin, ordu, polis ve sendikaların temsilci vererek yönettiği komitelerle soğuk savaşkurumunu kurdukları ülkeler oldu. Bu kuruluşlar sanıldığı gibi tasfiye edilmediler. Bir çok bireysel şiddet gibi görülen katliam denetimi bırakılan bazı yapıların kontrolü üzerinden gidiyor görünüyor. İlişkilerin kesiştiği yerler, ülkeler her daim ilginç. Bilinen biliniyor. Suskunluk demokratik tepkilere umulmadık destekler olarak patlak verebiliyor.

Zamanlama meselesinden bahsetmiyorum. Bu konularda duyarlılık canlı tutulmazsa asla demokratikleşmamizi tamamlayamayız. Hukuki süreçleri sınırlarında tutmaktan zarar görmeyiz. Dış müdahaleler konusunda ise hem yoğun bir diplomasi hem de halklar arası ilişkiler kurmak, kamuoyu oluşturmak durumundayız.

Batıda bir çok siyasi de bizdeki cinayetlere paralel olarak tasfiye edildi gibi görünüyor. Gelişmiş ülkelerdeki bir çok kukla yönetici de aradönem yöneticilerine benziyor nedense. Buna iktisaden müdahale edilmiş avrupa ülkelerinin yönetimlerini karıştırmıyorum.

Bir başka noktaya da dikkat etmek lazım: Ülkemizdeki soğuksavaş kurumlaşmasının kısmen yargılanması sürecine hem destek veren ve dış bileyen dış güçler varsa, topyekün suçlamalarla günah keçileri buluruz sadece. Hem tekil olayları hukuken yargılamak, hem de zamanla uluslararası hukukun gediklerini tamir etmek insanileştirmemiz lazım. Bu mümkün. Zamanla muhakkak olacak!

Dış destek işleri daha girift. Gitgide ayrışan, yeni kümelenmeler, rekabetler ve geçişlilikler oluşturan ilişkileri şematize etmek komplo teorisi yaklaşımlarını aşar.

Öncelikle siyaset mühendislerimizin neyi niçin yaptıklarını anlamak, nerede bulaştırıldılar, nerede kendileri bulaştılar görmemiz lazım eğer dış kontrolden bahsedeceksek. Sanıldığından daha bağımsız da olduğumuzu keşfedebiliriz. Tersini de. Gizli işgal teorileri de palavradan ibaret değildi. Teori başka, hakikat başkadır. Verilerle, hakikatle sınanmalı, önce hukuken darbeciliğin önü tıkanmalı, müdahalecilik mahkum edilmelidir. Gerisi kolay gelecektir.

MUHALİF, GAZETECİ, ELEŞTİREN SESLERİN TASFİYESİ. Cadı avlarına dikkat, avların yıkıcılığını da farketmedendir. Bazı gazeteciler darbelere, 28 şubata ve sonrasına karşı çıktıkları halde işlerinden ediliyorlar. Yazılmamış, bitmemiş kitaplar toplatılıyor, basılmamış değil. Hukuk sistemimiz yeterli değil. Düzeltilmeye çalışılandan daha fazlasını yıkıp geçebilecek eğilimler güvenlik kuvvetlerinde kendisini gösteriyor, kimyasal müdahaleler, orantısız güç kullanımlarında. Çevreciler terörize ediliyor, parasız eğitim isteyenler teröristmiş gibi yargılanıyor. Bu yargılamalarda hukuk sistemimiz de yargılanıyor.

HUKUK SİSTEMİNİN YETERSİZLİĞİ yargılamaları gayrı meşru ilan etmek için yetersizdir. Yargılamalarda sistem de yargılanıyor, gözden geçiyor. Mağdurlara toplumsal dayanışma hukuksuzluktan kurtarmak için dikkat göstermek zorunda. Davaların uçsuz bucaksız genişleme ihtimallerine karşı uyanık olmak, mahşeri kapışmalardan kaçınmak, toplumu sakinleştirmek zorundayız. Uluslararası soğuksavaş terör örgtünü yargılamak için ise hem henüz erken, hem de biraz geç kalındı. Erken, uluslararası farkındalık bastırıldı, satın alındı, sindirildi, şaşırtıldı. Geç, çünkü ittifaklar, düşmalıklar, gruplaşmalar sanıldığından daha dinamik. Uluslararası yargılamalar, suç duyuruları, hukuki işbirlikleri konusunda yetkin ve birikimli kadrolarımız yeni yeni oluşmakta. Uluslararası mevzuat da adım adım hazırlanmalı, kurcalanmalı. Ülkemizde cinayet işlemiş ve işletmiş ülkelerin, uluslarüstü kuruluşlara yönelik suç duyurularının içtihadını da oluşturacak basit girişimlerde bulunmak, hukukun imkanlarını açık tutmak lazım.

Yargı eleştirel tavır almış, mesafe almış soğuk savaşçılara yöneltilecektir ilk elde. Cadı avı değil, hakikat komisyonları gerekiyor, ulusal ve uluslararası düzeylerde! Hakikatin ortaya çıkmasını özendirici bir biçimde davranmak, bir kanadın diğerini tasfiyesine alet olmalardan daha temelli bir itirazın önünü açacaktır.

Başımızı daha fazla belaya sokmayalım Sayın Seyirciler:) Biz zaten bilinenleri tekrarladık. Fısıltıyla konuşulan şeyler farklı dış politik hamlelerde radikal değişiklikler olarak ülkelerde ve halklarda kendisini gösteriyor zaten. Balon daha fazla hava götürür gibi görünüyor, ancak. Tarih akışına müdahale edip, motorlarını ısıtan parazit düşünceyi sırtından atacaktır bir gün. Şikayetçi olmayan kim kaldı?

12 Nisan 2012

Kötü İhtimal: Dünya Savaşı

Bugüne kadar olabileceklerin beklenenden kötü olmayabileceğini yazdım. Bunun için insiyatif ve imkan sahibi olmak gerekliydi.

Yazmamaya dikkat ettiğim, Azerbeycan'ın tercihi gibi konulardı.

Azerbeycanın kendi tercihi ile cendereye girişi ilginç. Savaşa bir biçimde bulaşırsa türkiyenin türk dünyasıyla ilişkisi tamamen kopacak.

Kendimizi Azerbeycen'ın yanında bulursak, hesaplanmış yeni müttefiklerimiz olacak.

Azerbeycanın karşısında yer alma gibi bir tavır söz konusu olmaz. Sessiz kalmamız halinde taş üzerine taş bırakılmamasına seyirci olabileceğiz.

Bir diğer senaryo İranın bize de cevap vererek hangi cenahta bulunacağımızı belirlemesi, bilerek ya da kontrollü olarak bizimle karşı karşıya gelmesi.

Amerika Birleşik Devletlerinin Lübnanın işgali dönemindeki faal genç bürokrasisinin emekliliği seçmemesi, yeniden devreye girmesi de ilginç.

Çok şey değişebilir. Ancak insiyatifimz zayıf. İç dayanışma sıfır. Rezervlerimiz yetersiz. Rehin alınmak üzereyiz.

Tartışılmaya başlanan onlarca senaryonun sonunda epey kayıp görerek ama yine de  güçlenerek çıkacağımızın tartışıldığını düşünüyorum. Revanşcı ve gelişme yönü yüzyıllar için belirlenmiş, zenginleşen ama kıstırılmış, halini kabul etmeyecek bir Türkiye söz konusu.

Bir çıkış avrasyacılıkla dış politikayı dengelemek olabilirdi, ancak bu geçerli bir alternatif değil. Bir diğer çıkış klasik dışpolitikamız, müdahalelerin dışında kalmak: Bu da tercihen dışlanıyor, İsmet Paşaya yönelik kampanya savaş dışı kalma politikalarımızın mimarı olmasa da temsilcisine saldırı mahiyetinde.

Güçlü rezervler, kısa vadede enerji sorunu yaşamamak, pazar kaybetmemiş olmamız halinde dış politikayı şu anki yönelimleriyle ayakta tutabilmemiz, rehin bırakmamamız mümkün. Bu da pek mümkün görülmüyor.

Hangi pazarlıklar yapıldı? Bölgedeki mazlum halklara güvenebilir miyiz? Onlar bize güvenebilir mi?

Savaşı hızlandrıcı faaliyetler Obamanın kaybedebileceği üzerinden mi, kazanabileceği üzerinden mi planlanıyor?

Bağımsız halk hareketlerinin olmayışı, mazlum halkların örgütsüz oluşu her müdahaleyi, karambolü kolaylaştırıyor. Halk önderlikleri son otuz yılda yok edildi, uysallaştırıldı, kısırlaştırıldı.

Azerbeycan üzerinden İrana müdahale ihtimali en karmaşık çatışma modelini oluşturuyor. Acaba Azerbeycan da mı yağmalanacak? Rusya neden sessiz? Bölgeyi çöküntü sonrası düzenlemeyi planlıyor olabilir mi?

Rusyanın savaşa katılmasa dahi kaybeden taraf olmayacağını düşünüyorum. Çin iktisadî sisteme entegre oldu. Sistemi çökertmez, daralsa dahi.

BOP gelmiş geçmiş en büyük dünya savaşıyla kurulabilir, stabil olmaz. Türkiye iktisaden büyür, askeri anlamda zayıflatılır, revanşçı bir döneme girer. Çin'in kendisini stabilizasyon imkanları zayıflar, endüstrisini askerileştirmek durumda kalır. Japonya durgunluğa doğru gider, Kore ve Türkiye ile iktisaden yakınlaşabilir. AB ile ilişkilerimiz yeniden dengelenmek durumunda kalır. Rusya yıkıntıları toparlar, Kafkasyada kendi düzenini pekiştirir. Azerbeycan kaybeder. Azerbeycanın müttefikleri bir biçimde kazanır, ancak kazançlarını stabilize edemezler.

Hindistan bu savaşta kullanılmamayı seçti. Bedelini de ödedi, ödüyor.

İran yıkılırsa, savaş taktik bir savaşta dondurulmazsa kukla bir rejim, sömürge bir İran söz konusu olamaz. Kaynayan bir yara haline gelir ancak direnir. İranda kukla bir rejimin bugünkü rejime göre Batı açışından hiç bir faydası olamaz. Kolay çöker, ayakta olduğu sürede de destabilize eder, şiddet dengesini teryüz eder.

Bu büyük savaş, daha sonra gelecek daha da acımasız bir savaşın saflarını açığa çıkartır.

Savaş Ağaları kararlı, ancak güçsüzler. Kanayan yara çok, savaş çıkarmak eskisinden daha kolay.

Türkiye yeni ve adil bir dünyadan yana tavır almalıydı. Reelpolirtikaya gömülmekte inat edersek, monşer politikalarını mumla arayabiliriz.

Türkiye barışı savunmalı, direnmeli, toplumsal uzlaşmasından kaçmamalıdır!




Nisan 2012: Uluslararası Durum

Kore ve Çindeki görüşmelerde pazar çeşitlemesi ve enerji konusunda bazı adımlar atıldı. Kısa vadeli pazar ve enerji açığımız nasıl kapatılacak pek belli olmasa da para açığı bir biçimde kapatılacak gibi görünüyor.

Toptan gayrı menkul almalar, ilginç ziyaretler bir miktar paranın orta vadeli değerlendirilmeye bırakılacağı intibaını uyandırıyor. Acaba bu paralar savaşa mı endeksli diye sormadan geçemiyoruz. Yardım veya tazminat değil, değerlendirilen, orta vadeli nakit aktarımı söz konusu ettiğimiz. Değer kaybetmeyecek alanlara kaydırılsa da sermaye girişi uzun vadede kaybedecekler arasında sayılmadığımıza işaret ediyor.

İranla köprülerin atılmasına ne ticareten ne de enerji nakli açısından hazır olmadığımızı gözlemliyorum. Azerbeycanın tavrı ilginç. Orta vadede nasıl davranacağını kestirememekteyiz. İrana saldırıda üs ya da taraf olması halindeki belirsizlikleri kestirmek, olabileceklerin spektrumunu kestirmekten daha kolay.

Belirsizliğin politika haline gelmesinin etkileri üzerine düşünmek büyük bir bölgesel savaşla genişleyebilecek çatışma alanlarının zincirleme etkilerini tahayyül etmekten daha iç açıcı.

Türkiye bölgesel aktör mü, bölgesel taşerona mı dönüştürülmek isteniyor? Bu soruya cevap vermek kolay değil. Kim ne hesap yaparsa yapsın kolay bozulabileceğini ve sonunda BOP'un dönüşmesine yol açabileceğinin işaretlerini gözlemliyorum. Belirsizlik kaynak, imkân ve insiyatif tükettirme için kullanılırsa Türkiye dahil aktör sayısının bir dönem için azalabileceğini de düşünüyorum. İddialı olan tasarruflu yani ölçülü davranır.

Suriyede iş provakasyonlara, kolay tahriklere, kamuoyunu gerektiğinde galeyena getirebilecek soğuksavaş yöntemlerine başvurulmasına kadar düştü. Türkiye gerçekten soğuk savaş örgütüyle hesaplaştı mı? İçeride soğuksavaş mühendisliği yoksa provakasyonla yönlendirilen siyaset tipinden çekinmemize gerek yok. Provakasyonla ikram edilene itibar etmememiz, basını soğuksavaş taşeronluğundan kurtarmamız gerekiyor. Bunun için de hür basın gerekiyor: Var mı?

Türkiyenin şu anda ittifak kurduğu güçlerin fırsat bulduklarında paramiliter yöntemleri içeride de kullanmak isteyeceklerine dair kuşkum yok. Bu konuda net olmamız gerek!

Uluslararası siyasi ittifakların Maraş, Çorum tipi yargılanmamış çatışma mühendisliklerine son vermemiş olmalarını düşünmekle başlamamız gerekiyor. 12 Eylülün yargılanmasını yönünde oluşturulan kamuoyunda bu hususta tedbirliliğin etkisi de var mı acaba demekten de kendimi alıkoyamıyorum.

Demokrasisini tahkim etmiş, güçlendirmiş, pazar ve enerji konusunda strese sokulmamış bir Türkiye Suriye Krizini hakkanîyetle yönlendirebilir. Demokrasimiz muhalefetin şeytanlaştırılmasıyla kırılgan tutuluyor. Ciddi pazar açıkları, cari sorunlar ve enerji alanında belirsizliklerle karşı karşıyayız. Konjonktürün verdiği imkânlar ve başkalarının bizden daha kırılgan zeminlerde siyaset yapmaları nedeniyle uluslararası siyasi gelişmelere müdahalede barutumuzu ucu ucuna yetiştirebilme ihtimalimizin olmasına karşılık gelişmelere parya edilme riskini de görmemezlikten gelemiyoruz.

Sorun "Suriye Krizi nasıl çözülebilirdi?" değildir. Rasyonel çözümler baştan dışlanmıştır, şekilvericilik Lübnan ve Ürdünü de kapsayan bir entegrasyon projesidir. Bir yere kadar proje bir yerden sonra lokal dinamiklerle hareket edecek tasarruflu, kendi yağıyla kavrulması gereken bir müdahaledir.

Müdahale ileri zamanlara aktarılmak istenmemektedir. Obama döneminde hayata geçirilmek istenmektedir. Gözlemliyor, not ediyoruz! Eski bir projenin revizyonundan çok, toplumsal ve tarihi dinamiklerine az çok dikkat edilen, bir anlamıyla açık bir proje olarak düşünüldüğünü, nihai hedeflerinin olmadığının çıkarılamayacağını, nihai hedeflerin hedeften çok ideal olarak okunduğunu düşünüyoruz.

Amerikan yönetiminin eski yönlendirici bürokratlarının yeniden gün ışığına çıkmaları ve kendilerini göstermeleri de ilginç. "Taşın altına daha çok el" girecek sanırım. Eski yeni usuller bir süre birbirine karışacak. Yeni ittifaklar, bileşimler, anlayış ve tarz koalisyonları var gibi görünüyor.

Öyle ya da böyle olsa da Türkiye uzun vadede iktisaden güçlenerek çıkacaktır. Orta vadede ağır bir siyasi krize girip girmeyeceğimiz elinde hiç bir kart olmadan oyuna sokulan açgözlü ve uyanık oyuncunun insiyatifine bağlı.

Kısa vadede iç gerilim artırımında inat BOP'un dönüşümünün varolan siyasi insiyatifçe hedeflenmediğine, soğuksavaş kurumlarının sınırötesinde aktif tutulmaya çalışılacağına işaret ediyor olabilecek.

Bir hükümet veya yönetim krizinden kimse medet ummamalıdır. Yarışan bir insiyatif olarak muhalefet yoktur. Muhalefet eksikliği ilk elde demokraside açılmış bir gediktir. En fazla iktidarı zorlayacaktır. Otoriter bir tarz bölgesel gerilimin içinden çıkartabilecek dayanışmayı sağlamayacağından muhalefetsizlik iktidarın zayıf topuğudur! Muhalefetle konsensus sağlamamış, uluslararası politikada ortak (iyi tartışılmış!) bir anlayıştan yola çıkmayan bir iktidar krizlerde zayıf kalacaktır.

Bölgesel gerilim marjinallerine çekilmese dahi ülkenin geleceği üzerine aktif bir konsensus da demek olan demokratik destek eksikliği en iyi niyetli insiyatifi dahi rehin bırakabileceğini devre dışı kalmaya yatkın olacağını hatırlatarak konuyu şimdilik kapatalım.

5 Nisan 2012

12 Eylülün Yargılanması: Aldatmaca, Kandırmaca, Yutturmaca Değil Geleceğimizi Rehin Ettirmeme Davası

Adalet duygusunu tatmin edebilecek yeterlilikte bir mahşerî mizansen, yeryüzü sıratı, acıları dengeleyecek keskinlikte kılıç kullanımı yok.

Mağdurluğa sığınmamak, acıyı bal eylemek, affetmek tek çıkış yolu. Bunun için ise cunta avukatlığının, zulüm savunuculuğunun mahkum edilmesi yeterli.

Affediş maalesef bir kereliğine karar kılış imkanı verecek bir kararperdesi değil. Gardroptaki hayalet rahat durmayacak, tekrar, tekrar, tekrar sabrı sınanacak insanın. Ta ki affettiğin senin için karar veren merci olarak değil de, senin onun üzerine karar verdiğin olarak karşına çıksın.

12 Eylülün Yargılanması mahkeme değil, muhakeme işi. Yüzleşilmesi gereken ile yüzleşme meselesi. Hakikatle yüzleşmenin toplumsallaşmamızdaki kelepçeleri çözmesi.

12 Eylül ile yüzleşmeden rant sağlayacak kimse yok. Herkesin kolaycılıklarından kaybedeceği çok şey var, tersine.

Yeni siyasi söylem soğuksavaş yıllarından ödünç, cepheci, gerici, gerilimci. Siyasi partiler yasası halkın insiyatifini yok sayıcı. Polititacı tipi bir tipleme, karikatür. Yüzleşmede kendisine demokrat diyen herkes bir şeyler kaybedecek, kaybedecek ama, hakikatine, yaptığının daha hakikatlisine açılan kapılarla yüzleşerek.

İnsanlık eşiğinden geçip geçmemeye karar veriş aslında en büyük, en ciddi yüzleşme. Bu yüzleşmeyi yaşamışlık bile bir insanlık eşiğini geçiş.

12 Eylül ile hesaplaşmadan bir demokrasi olma şansımız yoktu. Genç kızlarına "derin araştırma laboratuarlarında" tecavüz ettirmiş asker-sivil bürokrasinin modernliği, muhafazakarlığı, iki yüzlü sömürgeciliği ile yüzleşilmeden ne modern ne de muhafazakar olabilmemiz mümkün.

Çalışanların haklarını savunanları katlederek, iktisadı monetarize ederek, kültürün içini boşaltarak, sosyalizasyonun doğal akışını örseleyerek "kazanılmış" istatistikî yükselişimizin anlamsızlığını, kofluğunu kavramadan dünyada yerimizi aramamızın imkanı yok.

Gıdamızın doğallığı, bireyselleşmemizin toplumsal-geleneksel çerçevesi, ahireti olan ve başkalarına dünyayı cehennem etmeden savunulan hayat tarzları ters yüz edildi.

Düşüncesiz, hikmetsiz, birey ömrünü aşan her olayı bireyin kârı zararından hesaplayan bir popüler kültür gündelik hayatımızı esir aldı.

12 Eylülün yargılanması, bu çorbadan, herkesin yargılanmaktan ve yargılamaktan payını alacağı bir dönem. Mahkemede ne olup biteceğinin hiç bir önemi yok.

Darbenin Başını kafeslerde, hasta, yaşlı ve bitap haliyle duruşmalara sürüklemeyecek bir olgunluktayız. Hukuk yargı işi değil, yorumbirliği işi. Gelecekte karar kılma, geçmişe takılıp kaldığımız noktalardan hikmet çıkarma, yönelim çıkarma işi.

Arkadaşlarımıza işkence, tecavüz edenlerin çocukları da demokrasi talep ediyorsa üzülmemek lazım. Hakiki adalet vahşetin olumsuzlanmasıyladır. Medeniyet adalet talebi üzerinde kurulur, yükselir.

Yüzyüze olduğumuz hâl sopaların, zulüm imkanlarının eldeğiştirmesi hâli değildir. Bir dönemi kapatma, o dönemin buyruklarının, bakışının hakimiyetinin kırılması dönemidir.

12 Eylül benim gibiler için devam edecek olsa da artık eski 12 Eylül olamayacak. Üniversitelerde ders veremememiz, gündelik basında yayınlanmamamız, yazdığımız kitapların dağıtılmaması, satılmaması yokluğumuzda bir yerleri kapmış başka "12 Eylülzede"lerin uyanıklığı, krampı, karanlık yanı değil miydi?

Bu sel her sansürü, uyanıklığı, zulmü süpürür. Mağdurdan zalim üreten ufuksuzluktan kim nasibini almadı ki? Hesaplaşma iyileştiricidir.

Hesaplaşılamıyorsa susmak bazan en iyisi: "Anlayışlılık" dile geldiğinde zulümden daha incitici ve acıtıcı olabilir. Hakikatle zulüm diye bir şey var, sanırım.

Affedeceksin, affettiğin şeylerin başkalarına yapılmasına engel olacaksın ve başka türlü yaşayan, düşünen insanların yetişmesi için çırpınacaksın! Gerektiğinden fazla da konuşmayacaksın.

Kendisine saygısını bir dönem için bile olsa yitirmiş insanın zulme, intikama dönüşen mağduriyetini telafi etmenin imkanı yok. Yeni bir ufuk sunmak, yani insanlığın geleneğinde gömülü olan kolay, basit ama asla ilkel olmayan ufkunu yeniden, yeniden, yeniden sunmak lazım insanlığından vazgeçmeye itilmiş insana.

Başka bir yerden bakmak, başka bir yerden bakabilecek duruma gelmek gerek bazan.

Halkın, acılı halkın yapabildiğini aydına da hatırlatmak lazım. Aydın kinin hafızası oldukça, halkın hafızası olamaz!


21 Mart 2012

Uluslararası Durum Üzerine Bazı Basit Varsayımlar

1. Neoconlar ve dünya dinamiklerini şekillendiren finansgücü ile dünyanın dinamiklerini serbest bırakarak iktisadî ve siyasî entegrasyonun önünü açmaya çalışan güçler arasında bir savaş cerayan ediyor. Neoconlar  taktiksel nedenlerle susmadılar: İktisadî ve toplumbilimsel maliyetleri buna yol açtı. İşleri bitmiş değil, ancak, yeni siyasetlerini bulmaları uzun sürecek ve kayıp verecekler.

Uluslararüstü Finans hiç bir zaman için uluslararası değildi. Gözettikleri, ayırdettikleri, dışladıkları, engelledikleri vardı. Sanıldığından daha ideolojik idiler ve hiper modern bir kapitalist öncephe arkasında arkaik korkular, ezberler, kireçlenmiş anlayışlar söz konusu idi.

Uluslararası dinamiklere, ülkelere, siyasetlere yapılan müdahaleler dünyada dinamikleri çarpıklaştırdı, olay akımlarını kısa ve orta vadede kontrol edilemez okunamaz hale getirmese de mantığından çıkardı.

"İki akım da iktisatlı olmadıkları için tasfiye oldular!" diyenlere bir itirazım olmaz. Şunları eklemek şartı ile: Neoconlar düşmanlık, gerilim, şeytanlaştırma, tahakküm dili, sınır ve ölçü tanımaz toplum mühendislikleri ile dünya devletlerini kurumsuz, sorun çözemez hale getirdiler. Meşru ve demokratik siyasetler insiyatif dışı görülmeye başlandı. Kayıtdışı müdahale kurumları reel politik meşruiyet kazandı.

Uluslararası Finans çevreleri kültürler, toplumlar, inançlar, insanlar, uluslar, ırklar arasında ayrımcı davrandılar. Bu onların halk(lar) nezdinde lokalize edilmelerine, lokal eğilim, çıkar ve müdahaleler içerisinde değerlendirilmelerine yol açtı. Uluslarüstü finansmanı denetleyen kesimler bu güçlerini zamanla kaybettiler. Bunda üretimi bırakmış, fason üretime geçmiş ülkelerin finansal çeşitliliği artırmaları kadar, kendilerine daha az ihtiyaç duyulan finans güçlerinin bağımsızlaşmalarının önünü açılmasının da payı var. Para bolluğu finans yönetiminin tekelleşmişliğininin insiyatif kaybı olarak çokmerkezlileşmesine yol açan etkenlerden.

Tercih imkânları orta ve uzun vadeli beklentileri çakışan kesimler arasındaki parasal alışverişi artırdı. Mortgage krizi uluslararası finansın ideolojik kontrol aracı olması mekanizmasını zayıflatan etkenlerden.

Neoconları acımasız, kaba, hoyrat, düşüncesiz ve "egoist" savaşçı teknikleri müttefiklerinde ABD'ye daha fazla kuşku ve güvensizlik yarattı.

2. Maliyetli politikalar maliyetsiz politikalara dönüşmekte: Dünya sisteminin restorasyonu dönemindeyiz. Dinamikler uluslararası dengeler, alışveriş ve toplumsal güçleri hesaba katan bir sisteme bir sistemik rehabiltasyon sürecinde entegre edilmeye çalışılıyor.

Kapitalizmin krizi dünya krizlerine yol açabilecek çarpık bir entegrasyonun ürünü. Krizin derinleşmesinden kâr elde etme beklentisi hiç bir çevrede yok.

Hammaddeler, kaynaklardaki arz talep dengesi dönemsel kriz ve toparlanma dönemlerinde sorun çıkarmayacak uluslararası ticaret ve alışverişi kolaylaştıran düzenlemelerle açık tutulmak zorunda görülüyor.

Önemli olan kaynak kontrolünden çok, kaynakların sanayiye açık tutulması, talep daralmasının yol açacağı üretim açıklarının toparlanma dönemlerine kilit vurmaması. Bunun için üretimde bulunan ülkelerin varlığı pazarların açık tutulmasının önemli bir ayağı.

3. Kapitalizm kibarlaşmıyor, yumuşamıyor kendi toplum mühendisliği ve önyargılı saldırgan yönetilmesinin toplumsal ve mali yükünden kaçmaya çalışıyor. Eğer kapitalizm bir dünya sistemi olma iddiasında ise dünya dinamiklerini yeraltına akıtmaması gerekiyor.

Dünyadaki eşitlikçi ve kapitalizm karşıtı politika yürütülenlerden bir kesimi insanların ve demokratik siyasetlerin bir ölçüde etkin olabildiği bir dünyayı iki nedenle onaylıyorlar. Birincisi ağır bir kriz kapıda. Kazananı az olabilecek, kasıp kavurabilecek bir kriz. İkincisi daha rasyonel bir siyasî alışverişin kapılarının açılma ihtimali.

Gelişmelere karşı çıkanların bir kesimi meselâ Neocon ittifakı ile "bu oyuna karşı" direnmeye çalışıyorlar. "Yanlış platformlarda brifing verenler", "müsaade etmez!", "izin vermez"ci patronaj arayanların aşağılanarak oyunun dışında kaldıklarını gözlemliyoruz.

Bir başka kesim ise gelişmeleri okumaya, bağımsız ancak dünyadaki siyasî alışverişe hitap edecek "gerçekçi", evrensel siyasetler geliştirmeye çalışıyor.

Uluslararası gelişmelerin dalgasıyla alabora olmamak "sağlam destek" bulmaktan değil gelişmeleri okumaktan geçiyor. Gelişmeleri okuyan yönlendirir. Yönlendirme çabaları varsa tabii ki.

Önce toplumlarına yeni hedefler koyabilen, toplumsal uzlaşmalarını kendi dinamiklerinin hakikatine oturtabilecek olanlar makûs talihlerini yenme girişiminde bulunabilirler.

4. Gelişmelerin konjonktürel olması ya da olmaması önemli değil. Bu krizden yeni bir dünya çıkacak, ancak krizin kâbusa dönüşmesi ile değil, dünyanın dengelenerek "kontrol altına alınması" ile.

Burada kriz döneminde kurulan iyi ilişkiler, fırsatçı davranmama halleri ve kendi bahçemizi bahara hazır tutmamız önemli. Komşuluk ilişkilerinde denge tutturmamız, finansı zayıf ülkelere takas ile müteahhitlik hizmetleri sunabilmemiz, üniversitelerimizi demokratikleştirebilmemiz, iç sorunlarla yüzleşmemiz, sorunlarımızı ertelemeyi başkalarına rant kapısı olarak sunmamamız, yargıyı bağımsızlaştırmamız ya da hukuk düşüncesi ve adalet dağıtımı ile buluşturmamız, güvenlik güçlerinin muhalefet hareketlere karşı tavrını gözden geçirmemiz lâzım.

Çalışanların sorunları makro ekonomik hesap sorunu olarak değil, adâlet ve hukuk sorunu, insan anlayışımızın yansımaları olarak düşünülmelidir. Üretimde denetim ve kalite, toplumsal adalet, siyasî platform öncesi sorun çözüm kurumlaşmaları çalışma hukukunun içindedir.

Kendi içinde toplumsal dinamiklerini ezen bastıran bir anlayış ile "geçici mi hattâ bir yanılsama mı" olup olmadığını bilmediğimiz yerel dinamiklerin önünün açıldığı bir uluslararası dönemden yeterince yararlanma şansımız yoktur.

Bölgedeki gelişmeleri aşabilecek bir ufuk kendi ülkesinde konsensusu devre dışı bırakmış olamaz!




20 Mart 2012

Uluslarası Durum: ”Büyük Çöküş”le Raks


İran ve Suriye’ye müdahaleye itiraz edebilecek olan Çin dünya ekonomisini ”istatistiksel anlamda” ayakta tutan ülkelerden birisi.
”Çin'in izolasyonu” diye bir tartışma saçma kaçar. Çin'in yönlendirilmesinden, Çin’le beraber yönlenmekten konuşulabilir konuşulsa konuşulsa.
Çin’in kapitalist sisteme ya da dünyâ sistemine entegre oluşunun meyvelerini toplamadan kendi yoluna gitmesi ise şimdilik olası değil. Başarısının niceliksel/reel karşılığı rakibi addedilen dünyâda mevcût.
Gelişmiş ülkelerin bir kısmı üretimi fasonlaştırarak eski finansal krizlerde esneklik sağladılar. Krizler çok uzun sürmezse üretim yönetimi, marka payı, pazarlama kontrolü, fonlama, finansal yönlendirme gibi araçlarla iktisatlarını çevirebiliyorlar. Tarımsal üretim bir ölçüde devam ediyor. Ancak, iç pazar fazlasını ve yüksek maliyetli üretimi regüle eden destek’ler geleneksel tarımsal üretimi daraltmakla kalmayıp üretken bir hayat tarzını da üretim dışı bir hayat tarzına dönüştürmekte.
Pazar birlikleri, uluslararası ticaret paktları üretimin ulusal seviyede kıtlık, darlık, bunalım, ambargo, abluka gibi risklere göre planlanmasını ya sınırlamakta, ya da gereksiz kılmakta.
”Kendisine yeterlilik” fikri büyük birlikler içindeki ülkeler açısından pek rasyonel değil gibi görünse de, ”bağımsızlık” perspektifini az çok koruyarak dünyâ iktisadî sistemine eklemlenme durumunda olan ulusal devletler iki tarz arasında denge tutturmayı başarmak zorundalar.
Rusya kriz ve gerilimlerde pazarlanabilir kaynaklarının değerlerinin yükselmesiyle daha kolay geçiş ve stabilizasyon sağladı; yeniden kurumlaşma, toplumsal restorasyon projesi ile meşgul görünüyor. İlk hedefi olmasa da gerilimleri likiditeye çevirebileceğini biliyor. Türkiye ise gerilimlerin ilk dönemlerinden cari açıkla çıkacağının farkında. Rusya Türkiye’nin ucuz kaynak sağlamasının bütün dünyaya açılan ucuz kaynaklara dönüşmesinden sınırlı ölçüde kaygılı. Gorbaçov sonrasına geri dönmek istenmiyor. Dünya açısından enflatif olan Rusya açısından şimdilik restoratif. İlelebet bu politikaların yürümeyeceğinin ve gerilimli dönemlerin riskli olduğunun ise kabul edildiğini düşünüyorum. Rusya ister istemez dünya iktisadî sistemi için insiyatif almaya zorlanacaktır. Unutmuş göründüğü hedeflerden birisi de zaten, kendisini şekillendirmek için değil dünyayı şekillendirmek için pazarlıkta olma rüyâsıdır. Türkiye Rusya’nın kazançlarından gerilimli dönemlerde ihaleler çıkarabilmekte, yararlanabilmektedir. Rusyanın kazancı Türkiye'yi kesinlikle ürkütmemektedir. Ürkütücü olan kısa ve orta vadeli finansman, iş kapasitesi, ihale ve pazar açıklarıdır.
Türkiye sanayîleşme, dinamik pazarlama, müteahhitlik hizmetleri ve ekstrafinansal çözümler üretebilme kapasitesi ile eski açıklarını kapatma dönemindedir. Türkiye komşularının zenginliklerinden yararlanmayı biliyor, konjunktürlerdeki düzelmelerde kolay toparlanabiliyor. Komşuları ile ticârî ve siyâsî bağlarını zayıflatan bir döneme girmesi denizaşırı alışveriş çözümleri bulmaya yönlendiriyor. Türkiye ”risk altında üretim” planlamasında kumar iktisadından ”riskin makro iktisadı”na yol aldı, risk kontrolü konusunda tarihî tecrübeler edindi, araçlar geliştirdi ve çeşitlendirdi. türkiyenin konjunktür duyarlılığının orta ve uzun vadede giderek azalacağı kanaatindeyim. Bölgesinde ise siyâsî bir durulma belki uzun vadede mümkündür.
Kapalı, metrûk, tahrip edilmiş ya da ötelenmiş pazarlara çatışmasız girebilmesi, kriz yaşayan ancak potansiyel zenginlikleri olan ülkelerde para dışı değerler ve yeni alışveriş yöntemlerini kolaylıkla tedâvüle sokabilmesi; zor bölgelerde çalışma ve lojistik sağlama tecrübesi; çalışkan, kolay uyum sağlayan ve hareketli halkı Türkiye’nin avantajı olacaktır.
Bir süre daha tek tek hiç bir ülke ile iktisadî ilişkilerin türk ekonomisinin yönünü belirleyebilecek rolü olmayacaktır. Çeşitlilik kriz dönemlerinde ve dalgalanmalarda kolaylık, doğallık, stabilize edici ve muhtelif geleceklere risk dağıtıcı etkiler sunuyor. Bu çeşitliliğin bilinçli bir tercihten çok konjunktürel dağınıklık ile alâkalı olmasında hiç bir mahzur yok. Eldeki imkânlar ve tecrübe bu dağınıklıkta alanlar açılmasına, ilişkiler geliştirilmesine yeterli olabilmiştir. Gerisi gelecektir.
Rakiplerimiz eskisinden az: Dünya üretmiyor, geçerliliğini kolay yitiren uzmanlaşmalar daha ağır basıyor. Güney Kore, Çin, Vietnam, Hindistan, Almanya, ABD, Rusya, Türkiye, Brezilya, İran gibi ülkeler üretimi öncelemekteler. Pazar fazlası sorunu eskisi kadar söz konusu olamıyor, bir mal kıtlığı da söz konusu değil. Petrol ürünleri dışında ciddî takas, alışveriş, ham madde krizleri şimdilik yaşanmıyor gibi.
Carî açık sorunu tek başına reel ekonomimizi sarsacak düzeyde görülmediğinde bile iktisadî ivmenin yönünü değiştirebilecek bir potansiyeli içinde barındırıyor. Burada konjunktürel olarak ”belirleyici” olan uluslararası finans çevrelerinin yeni formasyonları ve yönelimleridir. Eski dönemdeki sıcak para hareketleri olmayacak diye bir şey yok. Olduğunda da kendilerini ayaklarından vurma riskini göze almak durumundalar, en azından şimdilik.
Finanskapital’in depolitizasyonu da söz konusu, çok yönlü politizasyonu ve lokalizasyonu da. Finans planındaki ideolojik rekabet öncelikle finans alanındaki gruplaşmaların silâhlarını vurabilmekte.
Eleştirilebilir/analiz edilebilir büyüme beklentileri büyümenin patlama şeklinde cereyan etmeyeceğine işaret etmekte. Dinamik ülkeler büyümelerini devam ettirebilecek imkânları şimdilik el altında bulabildiklerinden (meselâ, kendilerine terk edilmiş alanlardan dolayı) yeni pazar oluşumları, alışveriş kurumlaşmaları, üretim akışı şekillenmeleri için kısa ve orta vadede şiddetli kavga beklentisi yüksek değil.
Neocon'ların uluslararası siyâsetten çekilmiş görünmeleri siyasî insiyatifin iktisadî şekillenmenin akışına kulak vermişliğini, çoğu sorunun kendi dinamikleriyle çözülüyorluğunu öne çıkarıyor.
Uluslararası iktisadı yönlendiren çevreler eskisinden daha kendiliğindenci görünseler de, iktisadın dinamiklerini kendi akışına bırakarak bir tamirât, tadilât dönemini tercih ettiklerini düşünebiliriz. Rehabilitatif bir mühendislikle karşı karşıyayız.
Uluslararası iktisat uluslarası siyâsetten bağımsız gitmiyor. Sistem, eskiden dünyâyı yönlendirdiği ya da yönlendirmek için rekabet ettiği düşünülen finans çevrelerinin lokalleşme eğilimleri ile paralel şekilleniyor.
Uluslararası siyâsette entegrasyon ne kadar gelişirse Finanskapital’in uluslararasılığı da o kadar aksıyor. Bunda bir planlanmışlık ve baskı görmüyorum. Eski finans politikalarının izlenmesine destek verecek iktisat yönetimlerinin önü krizin de özelliğinden dolayı tıkanmış durumda.
İktisat yönlendirimi finansal araç ve aygıtları kullansa da, onları "doğallaştırarak" ısıtıcı, zorlayıcı, karıştırıcı, tek yönlüleştirici çizgilerinden ve ”eski tarz haraç ve tahakküm”den uzak tutan bir biçimde hareket ediyor. ”Yeni tahakküm nedir, nasıl olacaktır?” konusunu ise açık bırakalım.
Uluslararası iktisadın yönü oluşum içinde, yönelimleri eğilimler dışında formüle edilebilir durumda değil. Dengeler korunarak, toplumsal dinamikler boğulmayarak ”sistem” ya da "kapitalizm" ayakta tutuluyor. Ben, sadece kapitalist sistemin ayakta tutulduğunu düşünmüyorum. Bu dengede çoğu kirli savaşın, müdahalenin, talanın önü bir liberalleşme ve pazara açılma anlamında (uzun sürüp sürmeyeceği kesinleşmeden ve sadece ölçülü bir eğilim olarak) kapanıyor: Kriz derinleşirse yeniden askerîleşebilecek ilişkiler liberalize edilen uluslararası ticarete ve alışverişin alanına çekiliyor. ”Eskiden beri ABD’nin çizgisi bu idi!” diyeceklere, yeniden, eskiden izlenen güdücü, talancı ve dayatmacı finans politikalarını ve finans gücünü; uluslararası siyasetteki ”kıyametçi ve radikal mesihçi utopizm”in çılgınlıklarını hatırlatıyorum.
”Dünya iyiye ya da eşitliğe gidiyor!” demiyorum: Daha beter şeylerin olmaması iktisadın dinamiklerinin zorlanmış, yıpratılmış olmasından. ”Aklıbaşındalık” bir erken farkındalıktan değil: Yumurta kapıya gelmiş durumda. ”Korkunç Çöküş” gündemden öyle kolay çıkarılabilecek gibi değil!
Obama’nın seçimi kaybetmesiyle ”zamanın ruhu”nu daha iyi kavrayabilecek miyiz? Bilinemez. Kanaatime göre, ABD’yi yönlendiren kurumlar ve çevreler arasında kuzey güney çatışmasını andıran belki sessiz ancak derin bir ”entellektuel” ve ”siyasî” ayrışma kaçınılmaz hale gelecektir.
Krizi körükleyecek politika değişiklikleri üzerinde konsensus sağlamak mümkün olmayacaktır. Gelecek ABD yönetimleri eski anlamıyla BOP’u var olan şartlar altında devreye sokmada zorlanacaklardır. Gelişmeleri ve statükoyu dondurabilmeleri, Latin Amerika’yı da karıştırmaları, enerji konusunda liberal politikaları bırakarak çatışma risklerini artırmaları ise bir ölçüde mümkün. Avrupa Birliği’nin finansal olarak çökmesi halinde AB’nin dünya ekonomisini regüle edici etkisi ortadan kalkabilecek, insiyatif birliği sağlanması güçleşecek, pazarlarda daralma Çin’in iktisadî tercihlerini etkileyip stabilitesini bozacak, Çin maliyeti batıya aktarmaya çalışacak, Rusya’nın dış siyaseti askerîleşecektir.
Varolan konjunktürde reel iktisadî dengelerini kurabilenler sofrayı yağmalayamasalar da kısa ve orta vadeli borç açıklarını kapatıp ucuzluklardan faydalanıyorlar. Eski Dünya’nın zenginleri ise finansal imkânları ile dünyadaki iktisadî hareketlerden az çok pay alıyor, küçültülmüş devletleri ile orta vadede tasarruf paniği yaşamadan veya borç ihtiyacı ile kıvranmadan dönemin geçmesini bekliyorlar. Ranta çevrilebilir dış siyasetler ve turizm/konferans ülkelerine dönüşme gibi küçük hayâller dışında bir etkinlikleri yok gibi ve alternatif eylem planları geliştirmekle iştigal etmiyorlar. Bir başka açıdan bakıldığında ”sistemik restorasyona” uyum gösterdikleri, sorun çıkarmadıkları düşünülebilir.
Eski Dünya varolan çerçeve içerisinde kendisini korumasını biliyor görünüyor. Yeniler ise artan ihtiyaçlarının yol açacağı açıkları kapatarak ilerlemeye, her hâl ve duruma açık durmaya çalışarak terkedilmiş pazarları onarıp (ya da ”ev sahibi ile birlikte kolonize edip”), potansiyel kaynakları kullanıma açmaya hazırlanıyorlar.
Uluslararası müdahaleler bütün çivileri çıkarabilecek en önemli faktör. Olası bir İran Savaşı lokal bir çatışma olmanın dışına taşarsa iktisadî gelişmelere de bir müdahaledir. Savaş ve gerilimler ülke iflâslarını, yönelim körelmelerini ve belki de bilmediğimiz yeni iktisadî yönlendirme aygıtlarını devreye sokacak olsa da gelişmelerin stabilizasyonundan rahatsız olanlar var ve bunlar altüst oluşlarda iktisadi anlamda olmasa da siyasî anlamda kaybedecekleri çok olabilecek kesimler. (O halde kaybedecekleri imkânlar onlara iliklerine kadar hissettirilecektir!)
İran'a ABD yönetiminin açabileceği bir savaş ya da saldırı ile İran'a karşı ABD yönetimine dayatılan bir savaş (saldırı) arasında fark olacaktır. İran tarafından ayırt edilip farklı tavırlar izlenebilir mi? Şimdilik bilemiyorum.
İki tarz finans ve uluslararası iktisat yönetimi üzerinden çatışma devam edecek görünüyor: Birincisi uluslararası ticaret, alışveriş, kaynak, finans ve üretim araç ve ilişkilerinin ülkelerarası, toplumlararası dinamiğe uygun entegrasyonu politikası; ikincisi, finans gücünün yönetici ve belirleyici olduğu; kaynakların, imkânların birikimlerin mantığı ve aristokratizasyonu üzerinden şekillendirilmesi. Birincisindeki tutum eşitlikçi ya da demokrat tavra saygıdan çok, dünyadaki dengelerin ve dinamiklerin aşırı zorlanmaması üzerinden. İkincisinde ise ülkelerin, toplumların rolleri bir ölçüde yukardan tayin edilecek.
ABD seçimlerini ilk çizgi kazandığında en savaşçı politikalar iktidardan uzak tutulabilse dahi uluslararası dengeleri az buçuk gözeten bir savaş türü ile karşı karşıya gelmekten kaçınamayacağız. Bu savaşlarda esas talan değil, dünyâyı "doğal dengelerine döndürerek" daha az zahmetle, motor ısıtmadan işleyebilir; parçaları birbirini regüle edebilen bir bütünden yönlendirilebilir hale getirmek olacak.

19 Mart 2012

AKP'nin Dağılma İhtimali Üzerinden Siyaset Yapılmaz!

Kendilerini muhalif görenler AKP'nin iç çekişmeler, konjünktürel gelişmeler, cari açıkların yönetilemez hale gelmesi, Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması v.b. nedenlerle başbakanlığı bırakması gibi gelişmelere bel bağlıyor görünüyorlar.

Herhangi bir senaryo gerçek olsa ve AKP iktidarı gümüş tepside muhalefete devretse dahi muhalefetin iktidarı devralabilecek bir olgunlukta olmadığını gözlemlediğimizi vurgulamakla başlayalım. Siyaset Ahlâkını ise zamanla tartışırız.

Bugüne kadar siyasi partiler müdahalelere kapanma; gerek dışarıdan, gerek içeriden ama parti dışından müdahalelere karşı savunma halinde kaldılar.

Muhalefetin kadro ya da dar kadro partileri haline geldiklerini düşünsek bile daralma siyasi praxisin içerisinde olmadı. Marjinalleşme sine-i millete dönüş biçiminde olmadı. Kapanma topluma karşı duvarları yükseltme biçimindeydi.

Dış müdahaleleri yok sayamayız. Ancak dış ve iç müdahaleler ayrı ayrı odaklardan yönlerden gelmemiş görünüyor. Belli iktidar koalisyonu dengelerinin kendilerini siyasete zorlamaları tarzında geliştiği gitgide açığa çıkıyor.

Partilerin savundukları çizgilerde devlet komiserliğine soyunmuş kurum, kuruluş ve örgütlerin "hakiki izm detektörlüğü" yapmalarını, kendilerinde yönlendiricilik hakkı ve misyonu bulmalarını da şimdilik yok sayıyorum.

Partiler vesayet altında idiler. Bir dönem başka dönemlerden daha fazla baskı ve tehdit gördüler. Geriye çekilme dönemlerini beceriksizlik değil, demokrasiye kendilerince sahip çıkma ve vesayet altına girmeme çabası olarak görüyorum.

Kaset olayları, şantajların gösterdiği iki şey var. Birincisi, müdahale ve şekillendirmeler nihayet bulmayacaktır. İkincisi, içe kapanma çürümeye yol açmıştır. Bir siyasi partiyi işler kılan ve arındıran siyasi praxistir.

Partilerin müdahalelerden kaçınma ve korunma yollarından birisi kadrolarını dengelemişlikleri, parti içi rekabeti meşruiyeti ve demokratik alışverişin hayata geçirilmişliği içerisinde canlı tutmalarıdır. Rekabet ile kastımız ilelebet yönetim kavgaları değil, politikaların belirlenmesinde şekillenmesinde demokratik bir alışverişin önünü açmalarıdır.

Örgütler yeniden halka emanet edilmeli, şu ya da bu birbirinden korkan çevrelerin temsilci ve delegasyonu etrafında şekillenmelerden üyelerin denetimine geçmeleridir.

İç çürüme öne çıkarılan sadakatleri çürümeye sadakat haline getirebilmektedir. İnsanın insanlığına ve hakikatine sadık olması dışında gruplaşmalar partileri dondurmakta, hayata göre şekillenmeye karşı duran bürokrasilere teslim olmaya yol açmaktadır.

Parti bürokrasileri iyidir. Değişime açık oldukça, tartışmaya açık bir ana çizgiyi belirginleştirdikçe.

CHP'ye gelelim: Bugünkü CHP'de önümüzdeki yıllarda da Genel Başkan tartışmaları açılabileceğini, hangi ekip ya da hizip tasfiye edilirse edilsin liderlik ve kadro tartışmalarının gündemden kalkmayacağını gözlemliyorum. Hangi kadro yönetime gelirse gelsin politikaları net değildir, netleşir gibi görünmeler ise meselelerin hakikatiyle buluşmuşluktan gelmemektedir.

CHP'nin ana sorunu temsil edeceği kitleyi bulamamışlığı ve vesayet kurumlarından kurtulsa bile siyaset yapmasını belirleyen kıstaslar üzerindeki vesayeti henüz atamamış olmasındandır.

Kolay anlaşılması için karşılaştırır isek: Eski CHP (12 eylül öncesi) bir halk hareketi idi. Şimdiki CHP bir "dışardan bilinç" partisine benzemekte. Bu "bilinç" meselesi de bir çok zorlamayı ve zorlanmayı da içeriyor. "Dışardan bilinç" meselesini küçümsediğimi sanmayın. Aydınla kitlelerin buluşmasında, hakikatten ezbere kaçış yoksa "dışardan bilinç" kavramında korkulacak bir şey yoktur. Kitleler sanal ya da temsili ise, aydın ezberci ise, düşünmemekteyse, kolaya kaçıyor, direnemiyor, kolay boyun eğiyorsa "dışardan bilinç" gibi görünen empoze tavır hareketin demokratik pragmatiği için bir prangadır.

Siyasetin hakikî pragmatiği gündelik şekillenmeler ile güncellenmeye işaret eder. Siyaset yapamamanın, yapıyor görünmenin pragmatiği olumsuz anlamda "politikacılık" işlerine tekabül eder.

CHP'de genel başkanlık arayışları son bulmalı, toplumu ve hakikati ile buluşma faslı öne çıkarılmalıdır.

Önerdiğim eleştirinin sonlandırılması değil, gerçek eleştirinin kapılarının açılması, artık hakikatle kendisini düzelten siyasetlere geçme döneminde olduğumuzun farkedilmesidir.

Halkla buluşma hizmetlilerle patronların; oy isteyenlerle oy sahiplerinin; siyasetçilerle toplumun buluşması değildir. Siyasetçilerin temsil ettikleri değerleri, talepleri toplumdan, bir toplumsal hareketin kendisini ifadesi ve arzı olarak edinmeleridir!

Bugünkü tarz-ı siyaset siyaseti kariyer, iş, emeklilik kapısı gören; yöneten yönetilen ikilemini derinleştirici; yanlışına sadakat bekleyen kurutucu ve insanlığın gelecek arayışını söndürücü bir anlayışa denk düşmektedir.

Değişmesi gereken demokratik olmayan tarzın değişmesinden ibaret değildir: İnsana, seçmene, siyasetçiye bakışın da değişmesidir.

CHP'nin genel başkan sorunu yoktur. Yeniden bir parti haline gelme sorunu, demokratlaşma sorunu, halkı ve hakikati ile buluşma sorunu vardır.

Proje sunarak umut aşılanmaz. Bir parti bir umudun, ihtiyacın, talebin, rüyanın temsilcisi olduğunda projeler bir şey ifade eder.

Bir kin, intikam, husumet, talan için örgütlenmiyorsanız; kine, husumete, talana, eşitsizliğe, kamplaşmaya, cepheleşmeye karşı duruyorsanız halkın nabzını tutmayacaksınız: Halkın nabzı olacaksınız.

Halkın nabzı olmak, popülist olmayı yadsımakla başlar, başlamalı!


13 Mart 2012

Yeni Muhafazakârlığın İnsanlıkla İmtihanı Olarak İş Kazaları

İş kazaları karakol baskınları, yakılan otobüsler, cinayetler, çığ ve heyelanlardan fazla can almakta ve alacak gibi görünüyor.

"Bol keseden maaş ödememek" diğer ülkelerin içine düştüğü krizden uzak durabilişimizin nedenlerinden birisi olarak görülse de pek doğru değil. Borçla dönen bir refah sorunludur, İşçi Sınıfının hak hukuk sahibi oluşunda ne sorun olabilir ki? Üretenlerin ortaya çıkan değerden pay alışlarından bahsediyoruz, altın musluklara, ibriklere, ibrişim örtülere, ipek perdelere, şatafatlı düğünlere, takılara giden paralardan.

İhtiyaç etrafında dönen tüketimin hesaplanabilirliği lüks tüketimin dönemselliklerinden daha stabilize edici, ahlakî ve hukukî tüm kriterleri unutarak baksaydık bile.

İş kazalarının önlenmesi yolunda çaba göstermenin kadere düşmanlıkmış gibi gerekçelerden tırpanlanmaya çalışıldığına az şahit olmadık. İş güvenliği üretim kalitesinin, kültür düzeyinin, çalışmada etkinliğin ve titizliğin artmasının, iş geleneğinin sürekliliğinin sağlanmasının ifadesidir. İş güvenliği çalışana, alınterine saygının ve çalışanın özsaygısının, meslekî gururunun göstergesidir.

Aydınlarını dinlemek, dava açılmadan telefon kayıtlarını sızdırma için verilen çabanın yüzbinde biriyle, sel yataklarına ruhsatsız bina kurulması, yolsuzluklar, iş güvenliğini hiçe sayan çalışma ve çalıştırma koşulları denetlenebilirdi. Bu ilginin, yönlendirmenin, önceliğin yeni muhafazakarığın gündeminde olmadığını gözlemliyoruz.

Özünde insana, insan hayatına ve çalışana saygı göstermeyen bir muhafazakârlığın kainatına hoyratlık ve saygısızlıktan yola çıktığını, iddia ettiği değerleri temsil edemeyeceğini düşünüyorum.

İş kazaları, evet, iş güvenliği zaptiyesi oluşturmakla engellenemez. Denetim ne kadar önemli olsa da. İş güvenliği konusunda bildirimde ve şikayette bulunulması, anlaşmazlık beyanlarının çözümlenmesinde tarafların ortak başvuruda bulunabildiği bir çalışma hayatının şekillenmişliği önemlidir. Burada çalışma/işgüvenliği kurumlarının teftiş rutinleri kadar uzmanlaşmış (sendikacıları içeri tıkmak, joplamak, işyerlerinden uzak tutmak için koşturulması düşünülemeyecek) kolluk kuvvetleri fikri de gerekiyor. Kolluk kuvvetleri de örgütlü, sendikalı olmalı ki kendilerine otoriter hükümetlerce, cunta dönemlerinde, ara rejimlerde dayatılanlara iş bölümü, mesleki etik ve iş hukukundan da yola çıkarak karşı çıkabilsinler, o dönemlerin sonlarında hiç olmazsa, normalizasyonu sağlayabilsinler. Bu onlar için de iş güvenliği, iş ortamı/çevresi/çerçevesi sorunudur.

Sendikasız bir çalışma ortamında denetim bürokrasisinin keyfine ve iyi niyetine bırakılır. İş yeri temsilciliklerinin istisnasız olarak iş güvenliği sorumlularının olmaması iş yerlerinde kaliteli, ahlaki ve adil üretim yapılmadığına da işarettir. Hak ve hukuku önemseyen, vicdanlı bireyler yetiştirmeye kıymet veren bir toplumda bu tür şirketlere iş ortaklarından, müşterilerinden ve çalışmanın kurumlarından yaptırım uygulanır.

Taşeronlaşma konusundaki itirazlara duyarsızlık hukuksuzluğun ve hoyratlığın ideolojisine sarılmaktandır. Türkiye iş hukukunu ve güvenliğini yok sayan bir modernite ile çok gelişmiş bir sömürgenin ötesine gidemez.

İnsanlarımız, çalışanlarımız, misafir işçilerimiz, vatandaşlarımız güvenliksiz iş yerlerine ve ortamlarına, dayanıksız konutlara, kabak tekerlekli arabalara; öğrencilerimiz başlarına düşen lavabolara, sadece ne düşündüklerine ve neyi protesto ettiklerine aldıran bürokrasiye mahkum edilmemelidir.

İş cinayetleri kader değildir! Tedbirsiz, kuralsız, çürük donanımlı, denetimsiz şartlara mahkum edilmişliğe boyun eğmesi öğretilenler bağımsız ve modern bir ülkenin, Doğu'nun büyük kültürünün temsilcileri olamaz!

İnsanların kaderlerinin olması, "kaderli olmaya" açılan bir vurgudur da. Yeni liberal muhafazakârlığın insanlarımıza yazmaya çabaladığı sadece kadersizliktir!

Çalışanlara kendi çocuklarımıza sağlamayı düşünebileceğimiz şartları sağlamadıkça bu ülkenin siyasileri, bürokratları değil Ceberrut Vesayetçi Sömürgecileriz!

11 Mart 2012

Uluslararası Durum: ”Fırtınadan Önceki Sessizlik”



Bu yazıyı ilk kaleme aldığımda ”ABD'de seçimlerin yaklaşması ve dünyadaki iktisadî gelişmelerin yönünün henüz kendisini ele vermemişliği kullanılan insiyatifleri ölçülülüğe çekiyor. Öte yandan yığınaklar yapılıyor, hazırlıklar sürüyor, dinamik ittifak alternatifleri sınanıyor.” demiştim.
Düşürülen uçağımızla birlikte Rusya’nın anlaşmazlıkta profilinin yükseleceğini; savaş değil uzlaşma arandığını, Rusya’nın bölgeden çekilmesi ya da anlaşmaya zorlanması hedeflendiğinde iç muhalefete desteğin artacağını da zamanla vurgulamıştık.
Rusya açısından Suriye’ye alternatif var mıydı? Evet, var(dı): Güney Kıbrıs. Eğer Rusya Suriye’den çekilirse, Kıbrıs’ta ilginç gelişmeler gözlemleyebiliriz.
Türkiye Rusya’yı bir denge unsuru olarak görmek durumundadır. ABD ile Rusya konusunda ittifak sağlandığını düşünüyorum. Geleceğin Türkiyesi AB ile iktisadî entegrasyon politikasını Rusya ile relativize edecektir.
Rusya çıkarları yönündeki hareketlerde (enerjideki ortağı olan Almanya’nın bugüne kadar yaptığının tersine) Türkiye’yi iknâ etmeyi, güç dayatmasında bulunmamayı önemseyecektir. Enerji alanlarında Türkiye ile dengelenmemiş bir etki genişlemesi Rusya için oldukça risklidir, kutuplaşmayı ve soğuk savaşı beraberinde getirecektir. İki ülke arasında ittifak oluşturmadan ”iyi ilişkiler” geliştirilecek, kurumlaştırılacaktır.
”Yalta tahakküm kotaları” biraz daha üzerinde oynanmış, iktisadî planda liberalize edilmiş olsa da hâlâ gündemdedir! Dünyanın yeniden şekillenmesi ve normalize olmasından kimse paylaşım perspektifinin kaybolduğu sonucunu çıkarmasın. Yerel insiyatifler bir entegrasyon içinde yükümlülükler getirmekte, dünya sistemi bloklarüstü bir yapıya yönlendirilmektedir. Rekabet ve alan genişletme dinamiği ise süregidecektir. Bloklaşmalar ilerde daha belirgin hale geldiğinde sisteme dair ihtiyaç ve maddî şartlardan gelen modifikasyon talepleri ”nesnel” addedilen bir dinamiğe oturtulmuş olacaktır. Çatışma alanlarının ve manipulasyon araçlarının devreden çıkmışlığını beklememiz saçma kaçar. Manipulatif iktisadî politikalar prensipte reddedilse de reel politik düzeyde siyâset iktisâdı öncelemediği ölçüde, gündemde kalabilecektir. İktisadın siyâsete önceletilmesi ”manipulatif” bulunmamaktadır.
Türkiye’nin AB ile dışpolitik işbirliği alanları genişlerken Türkiye siyasî entegrasyona daha mesafeli duracaktır. Fransa ile ilişkilerin alternatif yönleri daha kolay seçilebilmektedir. Almanya ile ilişki spektrumu daha belirsizdir, şimdilik gündelik pragmatikten ve bir ölçüde Rusya üzerinden okunabilecektir. Sünnet yasağı, ”Anayasayı Koruma” yönündeki olaylar basit olaylar değildir, her bir gelişme bir tarz-ı siyâseti açıklığa kavuşturucudur. (”Sünnet yasağı” bile alman ”kendini anlama ve tanımlama konjunktürü”ne bizde Oslo görüşmelerini yapanların ifâdeye çağrılmasından daha ciddi bir müdahaledir!)
Demokrasilerin buzdağları üzerine kurulduğunu, dış ilişkilerin asla saydam olmadığını aydınlarımız, siyaset ”bilim”cilerimiz zamanla öğreneceklerdir. Avrupa yönetimlerinin (halkları bu güne kadar ”nesne” sayılmış ülkelerin sivilleşen dış politikalarının nispî saydamlığı ve diskuru açık tutuşları karşısında) hiç bir zaman tamamen ellerinde tutamamış oldukları arkaik ve kapalı sistemlerinin bocalamalarına artık alışmaları gerekecektir. Terör dengesi, tehdit, dayatma ve rüşvet üzerinden ayarlanagelmiş dış politika ve ”şiddetle ayakta tutulmuş tepeden bakış üzerinden kendine güven” işlemeyecektir! Türkiye’de dış politikada nispî açıklık anlamına gelebilecek bir kazanımdan bahsetmemizde fayda var. Bunu hemen demokratik bir kazanım olarak hanemize yazmıyorum: Anlaşmaların, karartmaların ve diplomatik ilişkilerin ”askerî anlaşma” mantığından çıkmaya başlaması ve pragmatiğini aramasıyla alâkalı bir gelişmedir bu.
İngiltere bir süre içe dönük bir ülke izlenimi verecek, orta ve uzun vâdeli kararlarını alacaktır. İspanya ile ilişkiler bir süre buzdolabında kalacaktır. Latin Amerika ve Brezilya ile ilişkiler öncelikli olduğunda yeniden aktif ilişkiler bekleyebiliriz.
Türkiye’nin Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi ile ilişkilerinin yumuşaması Rusya açısından da elzemdir. İktisadî etkileri AB açısından olumlu bulunacaktır. Kıbrısın Rusya’ya açık durmaya devam etmesi ise Avrupa’da köklü değişikliklerin gündemde tutulduğuna işaret edecektir. Bu noktada Almanyanın Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne karşı izlediği politikalar çok şey söyleyecektir.
Suriye ile savaş çıkarsa kısa ve orta vadede ”Mavi Marmara Dönemi”nin de kapatıldığını; uzun vadede ise küçük bir müttefikimize ”çeki düzen verilmesi” ihtimalinin yakınlaştığını, buna yönelik gerilimlerin gündeme gelebileceğini okuyacağız.
”Çekidüzen verilme işlemi” Türkiye açısından çoktandır yürürlüktedir. Kısmen gönüllü, kısmen cebren yürümektedir. En büyük değişiklik içerde kadrolarda, dışarda müttefiklerin ve uzun vâdeli öncelikli ilişkilerin sıralamasında olmuştur.
Olası İran savaşını hem bu çekidüzen verişe nesne olmama, kaçış, ufuk kaydırma, şekillenmeyi şekillendirme çabası olarak düşüneceğiz; hem de radikal kıyâmetçi lobi ve târikatların yeniden deliklerinden çıkma dönemi olarak.
Türkiye’de Hükümet Obama yönetiminin uluslararası arenadaki sessiz kalma, öne çıkmama durumdan azamî ölçüde fayda sağlayabildi. Suriye’deki gelişmelere yapışma eğilimi hem öne çıkma zarurîyetinden hem de dışpolitik konjunktürdeki savrulma yelpazesinin farkında oluştan kaynaklanıyor olabilir.
Suriye’de Türkiye’nin başka türlü davranma olasılıkları var mı(ydı)? Var(dı), ama, şu anki konjunktürde Türkiye’de hükümet değişikliğine denk düşer(di).
Suriye ile birlikte İran'a da dokunulması halinde orta vadede belirlenemezliklerin hüküm sürdüğü bir zeminin hedeflendiğini düşüneceğiz. İktisadî ivmenin yönü tayin edilmeden buna cesaret edilmesi uluslararası maceracı bir darbe ortamına denk düşer. Gelişmelerin kendi zararlarına olacağına karar vermişlerin özgüveni eksik macerasında kartlar yeniden dağıtılacak, aktörler kendilerini sınayacak, bugüne kadar şans bulamamış oyuncular da kendilerini oyun masasında bulacaklardır.
Türkiye eskisine göre biraz daha şanslıdır. Avrupa? Türkiye kartını içerden dışardan fazla oynayarak yıpratmıştır. ”İnsider”ları yedek kartlarda kalacaktır. ABD yönetimi Obama iktidarda tutulabildiği müddetçe insiyatif merkezi olmaya devam edecek, konrolü elden kaçırmamaya kararlı olduğunu vurgular biçimde davranmayı hedefleyecektir.
Türkiye’de siyasî partiler otoriter bir sistemin parçası olmaktan kurtuldukça, sivil siyasî aktörler dışpolitik gelişimin anahtar rollerini üsleneceklerdir. Dışpolitika şekillenmesinde tedirginlik ve temkin dönemi toplumsal uzlaşma ile verimli olarak atlatıldığında toplumsal insiyatif güçlenerek çıkabilecek, daha angaje bir toplum gözlenebilecektir kanaatindeyim.
İktidar Bloku’nun çoğunluk yönetimini demokrasiye yönlendirmedeki gayretsizliği verilmesi gerekecek bir çok kararın uzun vadeliliğini tahdit edecektir. Yine de, siyasî hayat otoriter karşı dalgalara değil de konsensus fikrine açık gibi görünüyor.

9 Mart 2012

Haydi Siyasete!

Türkiye ve dünya bir dönemeçe geldi.
Ekonominin, borsanın, işin, üretimin, ticaretin, paranın üzerine yeni kararlar verilmesi gerekiyor ama herkes kararsız.
Popüler kültürün dışında bir hayat tarzı önerisi yok. Bin yılların hayat tarzları kolayca zamana bağlanabilecekken atıl kalındı.
Zaman ve tarih anlayışı gelecek hesabını hayat tarzından kopardı, mühendislik işi yaptı.
Yeni iğrenç savaşlar kapıda.
Siyasette kalite düştü. Tartışma, dayanışma ve süreklilik yok. Tehdit, şantaj, tecessüs serbest, eleştirel diskur baskı altında.
Toplumsal anlaşmamız yok. Dayatmanın dayanılmaz hafifliği bir gün her can'ı esir alabiliyor.
Uzmanlık ezber, rütbe, diploma işi oldu. Tecrübe çok bilmişlere göre önemini yitirdi. Hakikatle sınanmaya açıklık kariyer mekanizmalarının dışında olduğundan insanlar kendilerini yeterince sınayamıyorlar.

Yeni kadrolar yetiştiremiyor siyaset. Bilim de, zenaatlar da geleceğe yönelik açıklık içinde değil. Düşüncesiz de olur kanaati ağır basıyor: Düşünce ezbere başvurmak, akıl/mantık yürütmek olarak görülünce. Muhakeme/yargı yetisi ile bağları koparılmış insiyatifsiz kuşaklar yetiştiriyoruz. Ezberci uzmanlar. Uygulamada becerikli, "knowing how"ı olan ama "knowing what"ı olmayan, şimdilik verimli görünen bir bilimadamı kuşağımız var.

Düşüncesiz, aşksız, şevksiz ve hayatı kendi hayatının dışına taşıramayan insan prototipi ile bir yerlere varabileceğimiz yok.

Sömürgeciliğe, talana, kıyametçiliğe, insanları birbirine kırdıran alışkanlıklara son veren yeni bir barış döneminin kapısını açacak adımları atmada her ülkenin aydını ve kamuoyu çekimser.

Eski yol arkadaşlarıma, yolumu kesenlere, dostuma, düşmanıma "siyasete katılın, eski yanlışlardan daha büyükleri kapıda; insana, insanlığa emanet edilene sahip çıkın!" diyorum.

İnsanlığı, ülkeleri, ülkemizin imkanlarını alternatiflerini azaltmak isteyen ufuk daraltıcılığına karşı durmak, demokrasileri ilerletmek, sorun çözüm ve iletişimsel alışveriş kanallarını işler tutmak ile yükümlüyüz.

Siyasî partilerde iç demokrasileri güçlendirmek; silahlı, videolu suikastlara son verilmesini sağlamak; yargısız infazları durdurmak, yeni karanlık savaşları frenlemek insanlığı yeniden demokratik siyasi platformda angaje edebilmemizle söz konusu olacaktır.

Sancılı, sancısız, çileli ya da çilesiz olup olmayacağını belirleyemeyeceğimiz ve son insanlık kavgası olmayacak bir süreçte insanlığa sahip çıkmak, insanca ve kardeşçe siyasetlerin önünü açmak; açık, demokratik diskuru kesintiye uğratmamak ile mükellefiz.

Nefesimizdeki havaya, uçan kuşa, kendi halindeki çiçeğe, patlayan mayınla kopan bacağa, alınterine, rüzgara, suya, toprağa ateşe borcumuz var.

Sessizliğin, aşağılık duygusunun, insiyatifsizliğin, zavallılığın da bir sınırı var!

Ey insan ayağa kalk artık ve yaşanılabilir bir dünya iste!

Bütün ülkelerde özlenen bu. Talandan başka bir rüyâsı olmayanların insiyatifleriyle çatışan öncelikle kendi halklarının insanca hayata, adalete, barışa hasretleridir.


8 Mart 2012

Gündem: Mart 2012

SİVAS KATLİAMI. Dün gece tartışmacılardan birisi Sivas Katliamını Kemalizm'e bağladı. Kemalizm ya da çeşitli Kemalizm'ler eleştirilebilir, eleştirilmeli elbette, ancak böylesi iddialar iftira'nın, Propaganda'nın ötesine geçemez. 12 Eylül öncesinde Kemalizmi temsil eden en önemli kuruluş Halkevleri idi ve Maraş, Çorum, Malatya, Sivas Olaylarında ve sonrasında halkın yanında yer alan, mazlumu savunan demokrat, sivil, sol bir çizgiye sahipti. Bol keseden atan, işi Osmanlıya kadar götüren, oradan İttihatçılığa sıçrayan bakış ne zaman bir yangını bedeniyle engellemiştir ki? Kahramansız ve sinik bir toplum iyidir diye bir şey de yok: Bazan haksızlığın, zulmün karşısında dikilmek gerekiyor. İnsanlar, politikalar, ideolojiler eleştirilir, insanlık için emek hep bakî kalır. Dedelerimiz Kuyucu Murat Paşaya direnirken de Osmanlı idiler. Çorum, Maraş katliamlarına karşı dikilirken yanımızda Kemalistler de vardı. Eğer militarizmin, kenanevrenizmin yeni adı atatürkçülük ya da kemalizm ise farklı düşünenler ad ve sıfat kavgası vermeseler de yargıda ahlâklı olmak lazım.  En kötü örnekle eleştiri dahi uydurmaktan, yakıştırmaktan, iftira ya da bühtandan daha hakikatlidir. Sivasta uluslararası derin devleti, vesayetçi tepeden inmeciliği, halkdüşmanlığını, soğuksavaşçı dindarlığı ve onun avukatlığını, örgütsüz insanlığı gördük, görüyorum! İttihat ve Terakkiyi çok eleştirdim ancak soğuk savaşçılığı, yeşilkuşakçılığı unutup İttihat ve Terakki'yi tartışmak saçmalık olur. Soğuksavaşçılıkla buluşmuş bir İttihatçılık? Suç genetiğindeki yeri hakikatini unutmuş soğuk savaş militanı ve propagandacısı dindarlıktan daha belirgin değildir, iki eğilimi birbirinden ayırır ve rakip görürsek. Katliam gönüllüleri ve onların savunucusu çevrelerin reel gücü söylenenleri ciddiye almamı engelliyor. Hakikat, herzamankinden daha fazla perdelense de, kurcalanmaya açıktır. Açıklama önerileri ile, mevzuyu ele almayı birbirine karıştırmadığımız, bilinmezliklerden korkup da kolaya kaçmadığımız ölçüde.

"TÜRKİYEYİ YURTDIŞINA ŞİKAYET ETMEK". Bundan şikayetçi çevrelerin İHM'nde geçen yıllara kadar davaları devam ediyordu. İktidar koalisyonunun parçası bir çevre yurtdışında CHP'yi SE'den attırmak için gayret ediyor, bir günlük gazete yabancı bir misyon şefinin ağzından CHP'yi yerden yere vurarak yeni dış vesayet alanlarına kapı açıyordu. CHP'nin zayıf kaldığı, rekabet edemediği koşullarda. İktidar bloğunun ne girişimlerde bulunduğu, ülkeye müdahale ettirmenin en sorunlu koridorlarında dolaşmayı kendilerine yakıştırabildikleri şımarık ve sorumsuz günlerin iktidar bloğunun yayın organlarında yeterince belgesi, teşhiri, haberi var. CHP gerek AP'da gerek kendi meşru ve reel uluslararası ilişkiler alanında atağa geçmiştir. Yaptığı kendi alanında imaj temizliğidir. Burada da kalmalıdır. Ötesi, katılıyorum, sorunludur.  CHP'yi şikayetle eleştirenlerin uluslararası politikanın meşru zeminlerini onaylayan imzaları var. Onlar bir elçilikte sunum yapıp toplum mühendisliklerine onay isteyen, bilinenlerle hayal edilenleri karıştırıp imaj suikastine kalkışanlara bu yaftayı yapıştırmadıkça, CHP ve Kılıçdaroğluna karşı tutarsız davranmaktalar. Kılıçdaroğlu ulusal ve luslararası tecriti kırmak zorunda. Bu tecrit maalesef yerli aktörlerce kurgulandığında ülkeyi alternatifsizliğe iten bir dış politik ambargo kurgulamasına kalkışmış duruma düşmektedirler. CHP'de de bir gün karamlığım prenslerine "tahta aralığına süpürmeyin!" diyenler olursa bu ağır lafz hakkanî olur. Buna kalkışabilecekler olabilir mi? Evet her partide olabilir! Yapılması gereken? Bu tür tavırları siyaseten ödüllendirmemektir. Başkaları açısından meşru olabilecek tür hareketler dahi kendisini bağımsızlık hareketimizin temsilcisi olarak gören bir parti temsilcileri tarafından yapılması doğalolarak daha fazla tepki görecektir, görmelidir. CHP izolsayonu yeterince kırmıştır. Daha ileri gitmemelidir. İktidar Bloğu ise hafıza edinmelidir.

4+4+4. Savunanların ve karşı çıkanların cehaletine bir örnek: "Artık bujili motor kalmamış"mış. Daha yeni değiştirdim bujilerini doğalgazla çalışan yeni nesil motora sahip arabamın! "Meslekî eğitim geri kalmış". Geri kalmışlık iddiasında hem hakikat var hem de ezber. Eski motorlara, aletlere, teknik resime hakimiyet, torna tesfiye, kaynak, lehim malzeme bilgisi olmadan modern teknik diye bir şey olmaz. Modern tarım da toprağı avuçlamayı, mevsim dönümlerini gözlemlemeyi, tarımın eski yeni tarzları hakkında bilgiyi ister. Lamba, transistör görmeden çiplere evrimi bilmesi teknisyenin anlamsızdır. Teknik bir yönelim işidir. "İlerleme"nin mantığı elde olandan çıkmaz. İlle de eskilerle uğraştırma, mesleğinin tarihinin perspektifini verme kronoloji işi de değildir, pedagojik, algısal, mesleğin tarihsellik ufkunu verebilmedendir. Uzmanlar düşünceleri, ezberleri, yanlışları, doğruları birbirine bağlıyor. Tecrübeli siyasi hakikat kokusuna yakın durandır. Çivi çakmayı, sorun çözmeyi, tornavida tutmayı, kaynak yapmayı, lehim tutturmayı bilen ve iş ahlakı olan'ın teknoloji ile uyum sorunu yoktur. Şimdilik 8+4 şeklinde belki işleyebilir diyelim ve konunun kendisini tartışmayı başka bir bahara bırakalım.

OKUL ÖNCESİ EĞİTİM. İyidir, iyidir de, çocuklarını yetiştirebilen bir ailenin yapabileceklerini tutmaz. O yüzden zorunlu olmamalıdır. Küçük bir azınlık bile çocuklarına emek verebilecek zamanı, yetiyi, imkanı, lüksü el altında bulundurabilse bile bu önemlidir. Okulda kişisellik, ailede bireysellik kurumlaşır. Birey kollektif değildir. Bireyci de değildir. Birey ahlaki ve sosyal değerlendirme aralığının, perspektifinin yerleşmesinde önemlidir. Ailede yetişmiş çocukların okula da katacakları çok şey vardır. Sosyolojik sosyal psikoloji ve toplumkuramına biraz daha dikkat edilmeli!

8 MART. "Verin dünyayı kadınlara barış gelsin!" gibi sloganlar artık kullanılmıyor. Taciz, tecavüz, baskı ve şiddeti ortadan kaldırırken çocuk yetiştirmede ailenin rolü, kadınların ağırlıkta olduğu çevrelerde erkek çocuklarının "maço" yetişmesi gibi sorunlar, babanın model kadar karşı model, eleştirel model olarak önemi göz ardı edilmiyor.  Daha demokratik, ama yine de sorunlar üretecek, bizleri çözüm peşinde koşturacak bir aile anlayışı şimdikinin tümden reddi değil, eleştirisi üzerine kurulmak durumunda. Popüler kültürün hayatı insan tekinin ömrü ile özdeşleştirmesinin sorunlarını da aşarak konuşmamız gerekiyor: Toplumlarımız devam edecekse, çocukları nasıl ve nerede yetiştireceğiz. Ortak paydamız sadece eğitim değil, yani okul eğitimi değil. Okul dışı eğitim yani terbiye eskiden eğitimi kapsardı ama daha fazlasıydı. Bugün özdeş görülüyor. Özdeşlik bir kelimenin anlamı, bir anmalmını aştığında sorun başlıyor gibi. Kadının özgürleşmesi cinsel libertarianizm olarak görüldüğünde tarih kadar eski. Kadının potansiyelini, sorumluluğunu, yaratıcı gücünü, hukukunu, hakkını, düşüncesini, insiyatifini ve toplumsal dayanışmadaki rolünün önünü açacak ufuk vurgusu her daim eksik kalıyor, bırakılıyor. Mağdurluk üzerinden sorun anlatmak siyasetimizdeki gelişmelerden (son mağdurun da mağrurlaşması) sonra duyarsızlık da yaratıyor. Başka bir dil gerekli. İndirgemesiz. İnsanı çağıran. Topluma gerçek toplumsallaşma çağrısında bulunan.

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ ZAPTİYENİNDİR. Kimlik kontrollerinde "herkes potansiyel suçludur!" vurgusu toplumsal dayanışmayı çözüyor, eritiyor, zayıflatıyor. Herkesin kanun karşısında eşit olması başka, herkesin potansiyel suçlu olup had bilmesi başka. Had bilecek olanlar, iktidar uygulayanlardır. Bunu bilmeyenlere hakikat kendisini bildirir: Zulmü ortadan kaldırma iddasının kendisinin zalim olması, baskıyı çağırması, meşrulaştırması, itip kakması demeokrasiyi ve bir halk oluşu öncelemeyen bir duruşun temsilinden şekillenmesindendir.

OTORİTER EĞİLİMLER. Eleştiriyi kesmekle, alternatifi filizlendirmemekle kendisini gösterir. Sokaktaki baskı ihtiyaç duyulduğu kadarını aştığında göze çarpar. Acemi, kendisini teşhir eden otoriterlik otoriter midir, tartışma konusu olmalıydı. Türkiyenin en büyük sorunu şu anda, demokratik muhalefetin eksikliğidir, kanaatimce. CHP de otoriter siyasetin bir parçası olmaktan kopmak, demokrasinin önünü açmak, alternatiflerinin filizlenmesine kapı açmak, siyasi geleneğin kesintiye uğratılmamasını sağlayacak bir iç demokrasiyi hayata geçirmek zorundadır. İş AKP'nin "gerçek" demokrasiyi hazmetmesi ile bitmiyor, bitmeyecektir. Bir gün roller değiştiğinde olası argüman ve  politika değiştokuşu bir çeşit zaman kaybı olacaktır. Siyasetler savunanlar iktidardan çekildiğinde dahi geçerliliklerini koruduğunda değiştirici dönüştürücü olurlar. Cumhuriyet düşüncesi, demokrasiyi seçiş, çok partililik gibi tercihleri reel politikada onaylamış olanlar siyasetten çekilmiş olsalar da olmasalar da gelecek nesillerin sözleşmesinde yer alıyor olacağındaki gibi.

STRATFOR. Kızmanın bir anlamı var mı? Elçiliklerde sunum yapan bürokrasi, akademisyenlere üzerine düşünülmemiş yurtdışı kariyer, mağdur bürokrasiye mağrur kariyerist olma zorunluluğu, dışişlerinin rolünün bypass edilmesi ne sorunlar çıkaracak daha. Meşru ya da meşrumsu uluslararası platform ve kuruluşlarda düşünce alışverişinin yasaklanması saçma olur. "Özel görevli" gazeteci, danışman, rektör ve siyasiler argümentasyon ve fikri alışverişin etik çerçevesini delmeyi vazife ediniyor görünmekteler. Rakipleri de onlarla yarışa girdiklerinde hal haraptır.

İNSAN. Devleti veya iktidarın temsilinde "parti komiserleri"nin yarattığı sıkıntıları görmek için geleceği görmek gerkeksiz. etrafımızda bu deneyim yeterince var. İnsanlığa, düşüncesine, partisine bağlılığını yitirdiğinde neler yapabileceklerini yeterince gördük. İnsan oluş, sıradan insan oluşun sorumluluğu önemlidir. Çok çok önemlidir efendim. İnsan kalender ise, dünya da ufku da yerinden oynasa farketmez, herkes gibi yanlış da yapar, ancak yanlışından, bilhassa yanlışından, yanlışlardan öğrenir, tekrarlamaz. Aktarır, öğretir, yetiştirir. İnsan modelinde bir hata varsa, gelişmemizde bir sorun vardır diyebiliriz kolaylıkla.

Evet, nasıl bir toplum, gelecek, insan, hayat tarzı istiyoruz? "Yemekteyiz"lerde miyiz arkadaşlar, kardeşlikte, komşulukta, dayanışmada mıyız?








2 Aralık 2011

Anıtsal (Monumental) İdam

İhtilaller istilalara da benzer.
İlk anıtları kellelerden, cesetlerden kulelerdir.
Yeni iktidar, düşmanının ölümü göze alması için, ya da göze alamaması için değil, iktidar olduğunu kanıtlamak, ispat etmek için kan döker.
Korunmak için sığınılan artık ölümcüldür, öldürücüdür. Nasıl olacağı bilinmez bir boyun eğişin dışında kaçıp gitmek dışında bir yol yoktur.
Kaçıp giden de, yakan yıkanın sözcüsü, habercisidir. Geleceği söyler. Hazırlığa yol açsa da, ürküntüye de yol açar. Fazla hazırlık da bıkkıntı verici, dağıtıcıdır. İşgal istemeyen işgal edeceğin toprağına yönelmesi gerekir, ancak yönelmez: İşgal bekleyiş, yerinden olamazlığın işaretidir. Yerinden yurdundan oynayamayış göçebe olmamak değildir. Medeniyetini tecrübe üzerine kurmamaktandır.

Yeni iktidarların zındanları yıkışı bir özgürlük ilanı değildir çoğu kez. Bir korkunun, dehşetin silüetini, simgesini, girilemezini, çıkılamazını yıkıştır.
Bastil baskını da bir anıtsal idamdır, idamların, dökülen kanların jeneriğindedir, jeneriğidir.
Yedikuleye ısrarla gözünü diken muhalif geleceğini oradan ilan etmeyi umuyordur.
Mamak Cezaevi yıkılmadan bir zulmün, bir devrin yıkılmayacağını düşünüş ihtilalci düşüncenin gereğiydi. 
Namlı, kanlı zındanların yıkılmasına, otele, gazinoya, kütüphaneye, sinemaya dönüştürülmesine karşı çıkışlar zından merakından değildir. Zındanını yıkamadan özgürleşilmeyeceği sezgisindendir. Bireyler üzerinde psikanalitik, topluluklar üzerinde sosyalpsikolojik temelleri kof değildir.

Yıkar, bastiline koşar, sonra kalanı restore edip kültür merkezi, otel yaparsa yapar. Hapishane değildir merakı. Özgürleşmesini tamamlamaktır. 

Hapishanelerin korunması için girişimler de çoğu kez bu minval üzerindedir. Silinip gitmesine müze olmasını tercih eder.

Hapishane, zından, işkencehane yıkılışın, çöküşün de anıtıdır. Hapishanesini koruyan, dönüştürmeyen yıkılışını da seyreder!

Çöküşün hapishanelerini muhalif en güzel gerekçesi olduğundan ayakta tutmak ister. TYıkarken de çöküşün hapishanesini değil, hapishanenin zulüm geçmişini yıkar, en güçlü döneminin gölgesini kaldırır, sarsar.

Anıtsal idamlar kanlı olmak zorunda da değildir. Sadece monumental, kolossal olmak durumundadır.

Cesetler üzerinden monument kurmak uçsuz bucaksız bir zulümdür bu yüzden. Başlayan, çoğu kez zulmünü bitiremez.

Ceset üzerinden monument yıkacağı semboliğinin olmamasındandır, devasa sembolün olmamasından çok. Köksüzlük ifadesinden çok, işgalcinin köksüzlüğüdür kan akıtmadan başka yıkım aratmayan.

İhtilal ne kadar kanlıysa o kadar ihtilal idi çoğu ihtilalcinin gözünde. Bununla kastedilen iki ayrı şeydi. Amansız bir zulüm altında kalmışlık, fedakarlık, can kaybı; karşı tarafa karşı ve karşı taraftan gelen ölçüsüz şiddet...

İhtilalleri ortadan kaldıran bir ihtilal iddiası vardı ve bu hepsinden daha şiddetli olmakla söz konusu edilebilir düye düşünülmüştür çoğunca, muhakkak ki. Oysa, şiddeti, yıkımı, cesetler üzerinde yükselen kuleleri yapan ruhu, vahşeti yıkmaktı söz konusu edilmesi gereken.

Vahşeti yıkan, medeniyeti kandan, kinden kurtaran bir devrim devrimi de, ihtilalciliği de devirecek bir ufuk isterdi. İhtilal mantığına teslim olmak, ihtilalin mantığını devirecek ufkun yoksa alır götürür. Çoğu demokratik devrim, özgürlük hareketi toprağının derinliklerindeki kaynayan kana, lava, ateşe teslim olmuştur.

Yıkım semboliktir. İdamlar geleceğin nereden belirleneceğinin ilanıdır.
İdamların showbusiness'a dönüşmesi, dramatiğindendir. İnsanlaştırma, garipleştirme, fanileştirme, uçurma, ulaşılamazlaştırma, dehşete düşürme, kan üzerinden eğlendirme kanlı bir festival ortamında yeniyi şekillendirmedir.

Vakvak ağaçları dallarında sallanan insan parçaları gücün, güç mistiğinin gelecek ilanıyla, geleceğin yönü ilanıyla sergilenmesidir.

Babilin, Kartacanın yıkılışı, İskenderiyyedeki yangınlar Moğol İstilalarından çok çok evveldi. Moğollar kendi icatlarıyla gelmediler. Ele geçirmenin, dönüştürmenin gelenekselleşmiş imkanları, araçları, güdüleri, yeraltında hep korunmuş kurumları ile geldiler. Kurum, hücresinden serbest bırakıldı. Zinciri çözüldü.

İşgalin, ihtilalin yeniden kuruculuğu, çoğu medeniyet kurma iddiasının ilkel bir akışın serbest bırakırlığı üzerinden gider. Kötü cinler şişeden bırakıldılar mı, bırakanı da dinlemezler, şişeye de sığabilecekleri artık düşünülmez olur. Büyür, yuvarlanır, çığ olur. Dehşet, dehşet ırmağına dönüştüğünde yönünü kaybeder. Büyüyen şiddet bir balon gibi patlar. 

Her tufandan sonraki güneş yine doğar.

Festival, oyun üzerine düşünceleri idam ve kan festivallerinin sosyal psikolojisinden de sınamak lazımdır. En eski toplum mühendisliğinin savaş siyasetleri, iç savaş manevraları üzerinden gerçekleştirdiklerinin kurmay sınıfı ülke ülke, güç güç, iktidar iktidar dolaşsalar da, bir bilgi kardeşliği, dayanışması içindelerdir, tarih boyunca. En devamlı bilgi ve eğitim kurumlarından birisi devrim, karşı devrim, ihtilal, ihtilal bastırma dönemlerinin mühendislik birikimidir.

Marksizm de bu zinciri kırabilecekken, mühendisliğin ruhban sınıfına teslim oldu. Eleştirel ruhunu kaybedişi, zamanla iktidarla olmadı. En arkaik kurumu, en karanlık gölgeyi şişeden bırakarak yaptı. Marksizm için geç değil yine de: İhtilal teorisi olma yerine zulme, sömürüye, ırkçılığa, kavmiyetçiliğe bir karşı duruş, eleştiri olarak.

İhtilalciliği meşru kılan kendi mantığı değil de, dünya hali, halleri olmuştur. Artık yeter diyen insan, kaynayan toplumlar öfkelerini serbest bıraktıklarında, yitirecek birşeyleri kalmadığında değil, yitirmeye değecek bir şeyleri kalmadığında ihtilaller sokağa ait olur. Sokaktaki meşruiyet iddialarında bulunmaz. Sokaktadır. 

İşgallerdeki direnişler de öyledir. Savaş iyidir kötüdür gerekçeleri falan konuşulmaz. Konuşmadan, gerekçelemeden karşı koyulduğunda direnişler kanallarını bulur, yataklarına akar.

İhtilaci kanlı, şiddetli bir yola taptığından değil, kendisini onun içinde bulduğundan en öndedir. Çoğu kez akışı zaptetmek, delicesine akışı dizgine almak için.

İşgalleri, istilaları tetikleyen şey ile, direnişi tetikleyen birikimler farklı olabilir. Fizikokimyadaki entropi kavramının bu birikmelerde kavram olarak kullanılması, analoji de olsa, ilginç bir analoji. Oğuz Atayın hasta yatağında kaleme aldığı hatıralarında lümpen proleterya üzerine düşünmesi, düşüncelere işaret etmesi, oyun kavramını kurcalamaya devam etmesi, ahistorik ve dinamik olmayan bir sosyolojinin peşine düşmesinden değildi. Toplumsal interaksiyonun izine düşmüşlüğünün ifadesiydi.


Moskova Mahkemelerinde Bukharinin (yanlış hatırlmıyorsam) tavrı, çoğunluğun devrimi evlat gibi görüp feda etmeye yanaşmayıp "suçlarını itiraf etmeleri" ilginç bir teatraliteye örnektir, eskiler de  benzerleri üzerine düşündürücüdür. Suçlu olmadıklarını bilen bir topluluğa, suçlu olmadıklarını bilen ama geleceğin güvenliği açısından onları suçlu gören bir planlayıcı hukuk ile girdikleri interaksiyon, alışveriş ilginçitr. Devamlılığın, iktidarın, ufkun yönüne işaret eden bir hukuk oyunu. Hakiki insanlarla, canla, kanla. Tarihin şaşmaz akışı için olmasa da, gelecek güzel günler ihtimali için, tariihin kendisini düzeltebilirliği düşüncesiyle belki aradan çekilme.

(burada sadece düşünmeye çalışıyorum, "düşünce tarihi yapmak" gibi bir derdim de yok. İdam üzerine düşünmek için ezberimin dışındaki kavramlara dinamiklere çağrıda bulunuyorum: Gelin zihnime de sınayalım onca iddiayı... Düzeltilmedi. Online yazıldı. İhtilali övüyo, ihtilae sövüyo diyen beni okumasın, işine baksın. Ben henüz ne söyleyeceğimi, lafı nereye getireceğimi bilmiyorum. Taksim geçiyorum, berceste mısraı arıyorum... İşte öyle bir şey...)


Devam için: Yeni dönem eskinin hapishanesini kullandığında aynı zulmün takipçisi, devamcısı görülür. Aynı kadrolarla. İranda SAVAK'ın işkencehanelerinin kullanılması zulmün iktidarının devamı için gösterge olarak kullanıldı. Sonra bırakıldı. Din üzerinden eleştiri veya sloganlar tercih edildi. Şah dönemini kurtardı ve akladı bu retorik. Belki yalnız retorik değil, ihtilalci halin bu kadar uzun sürüşünün diyaspora ve toplum üzerinde etkileri. Şah unutuldu sonunda.

Bizde yeni hapishane kampüs-kompleksleri üzerinde de düşünmek lazım. Bir geçici mimari, genişleyebilir "organik yapılar" (topkapı sarayı, köyevleri gibi) üzerinde durmak lazım. "Bir düşünenimiz" varsa neyi düşünmüş olabilir, bu yeni infaz-hukuk kampüs-komplekslerinde. İnzibat-infaz-hukuk komplekslerinden kaçınmak hangi tecrübenin eseri, devrede bir tecrübe varsa?

Olağanstü hal semboliğinden, ihtilalci retorikten kaçınıyor mu ihtilal karşıtlarımız? Düşünmeye çalışacağız. İdam konusu ile ilintili düşündüğümüzden, konuyu sınırlı olarak ele alacağız. Ancak idama bakış "pragmatiklerinden" de konuyla bir ölçüde bağ kurulabilecektir, sanıyorum)