3 Mart 2009

Düzgün Bir Hayat Yaşamak


Dört başı mamur bir hayat yaşıyacaksanız, itilip kakılacaksınız.

Ortada bırakılacaksınız. Önünüz kapatılacak. Kimse size karşı sözünde durmayacak.

Merhametli bir gece gibi, kapınızı bir hata işlemek için çalanı anlamamazlıktan geleceksiniz, teselli edeceksiniz mesafenizi koruyarak, ya da başka bir şey için azarlayıp geri göndereceksiniz. Yapmak istediğini unutturacaksınız. Hatırlamayarak. Hatırlatmayarak.

Görmemezlikten gelerek, görüleceği görerek.

Sizin etrafınızdan birisi bir yanlışa meylettiğinde, özendirilecek. Ortada bırakılacak. Yine siz kapı açacaksınız. Bazan başaracaksınızbir gölgeyi ayağa kaldırıp insanı ortaya çıkartmayı bazan siz yerle bir olacaksınız.

Yerinize heveslilere, yerinizi vereceksiniz, yetiştirmeye çalışacaksınız. Kimse, boşta duran bir yere bile sizi önermeyecek.

Yüzünüze karşı yapmadıkları kalmayacak. Arkanızdan iyi şeyler söyleyecekler.

Başarı kazanıp, kestirme yoldan gidenleri başarısız ilân etme hakkına asla sahip olamayacaksınız.

Siz hatırlattığınız için en çok, hatırlanmayacaksınız.

Önünü açtıklarınız, sizden ne kadar faydalanabileceklerine bakacak, posanızı çıkarıp bir kenara fırlatacak. siz posanızdan doğacaksınız, yeniden.

Kimse onca emeğe, onca didinmeye bir değer biçmeyecek, sizden öğrenenler dahi kendi tünellerinin anahtarını cebinizden kaptıklarıda kaybolacaklar.

Onlara herşeyi öğretebileceksiziniz, insanlık hariç.

Hem insan, hem yol arkadaşı karşınıza çıkmayacak.

İnsanlıktan çıkacaksınız. İnsanlıktan çıkmış halinizle, yine size insan olmak düşecek. Ayak ucunuza yığılacak birileri.

Hep kendi yapacaklarınızdan vazgeçeceksiniz. Ve vazgeçtikçe, daha da özgün, daha da ince olanı yakalayacaksınız.

İnsanlaştıkça, insanlık tasarımınızdan, rüyalarınızdan, onca emek verdiğiniz şeylerden vazgeçmiş, engellenmiş, ihmal edilmiş, ruhu yağmalanmış hissedeceksiniz kendinizi.

Kendinizden en yorulduğunuz, dünyadan en vazgeçtiğiniz anlardan birisinde, avuçlarınıza konumuş bir kuş gibi size bakacak insanlığınız.

Kuluçkadan çıkmış kendiniz, ömürsüz, zamansız bir yan.

İnsanlığa ortak, insan'ın dağarcığına, sözüne, hikmetine.

Pişman olunmayacak şeylerden pişmanlık duyduğunuza gülümseyeceksiniz.

Sizi kimse görmeyecek, rahat edeceksiniz. Farkedildiğinizde, söz sizde olacak.

Erken farkedilseniz ezbere çağırırsınız; hep görülseniz, kayıplardan olmasanız ne zulümlere uğrarsınız, yaşadıklarınız ne ki? Biraz vefasızlık, biraz kenardan geçme.

Düzgün yaşamak için yaşarken ölmeyi, yalnız kalmayı, herkesle dost olup, dostsuz kalmayı, ıssızlığı, nedenini bilmeden devam etmeyi, kendi çıkış noktalarına saldırmayı, kuyudan çıkabilmek için kuyuyu tepene yıkacak kadar tepinmeyi, herşeyi kaybederken kazanmayı yaşamak dese birisi kim ciidye alırdı ki?

Eskiden, bir geleneğin, dayanışmanıni toplumun içinde yapılacağı yapıyorduk. Bugğn yalnızsın. Herkes herkese rakip. Kimin kapısını çalacaksın önce, eskiden bilinebilirdi, şimdi bilen kim?

Kapıları çalacaksın birer birer. Kimse açmayacak. İlerde yeniden, yeniden. Dilençi gibi değil. Gönülsüz bir satıcı gibi. Bir gün kapılar açılacak birer birer. Görsen de görmesen de.

Kapılar sana açılsın diye değil onca dolaşman, kapılarını insanlığa sürgülemekten vazgeçenlerin kapı çalanı olmak için. Onları hayal kırıklığına uğratma. Kendi hayal kırıklıklarını serp çöle, yol göster.

İnsanlık açılır kapanır, ilerlemez bir teknik gibi, olgunlaşan bir hukuk gibi.

İnsanlık için ne riskler alacaksın. Kendi talanına tanık olacaksın önce.

İsyan etsen de lime lime edilecek etrafındaki hayatlar, bazan gücün yetecek sanki, bazan çaresizlikten başka bir yerden bakamayacaksın.

Ve bir gün kıyıya vuracaksın. Toprak mis gibi kokacak. Kendi canına kıymamışsan, başkaları sana bir zarar verememişse dizleri titreyen bir ceylan gibi doğrulacaksın vurduğun kıyıda. Suya koşacaksın.

Hem hiç bir şeyden vazgeçmeden, hem de insanlık için kendinden bile vazgeçerek yola çıkacaksın. Buna karar veren dahi sen olmayacaksın. Sen sadece, yapman gerekeni yapacaksın. En küçük adım için neleri feda etmeye zorlanarak.

Bir gün ezberden konuşmayacaksın, insanlara söyleyecek hiç bir yalanın olmayacak. Onlara hakikatliliğinle gülümseyeceksin.

Sen senliğini bulacaksın, insanlıksa kayıplarına inleyecek.

Söyleyecek ve dinleyecek olanın kim olduğnu bildiğini sanıyorsun. Maalesef, bir konuşmada, herkes dinler, ötekine, ötekini, konuşur.


(yazmak istediğim bu değildi, yorgunluk işte, sonra düzeltilir)

16 Şubat 2009

2009'da Türkiyede Halet-i Ruhîye, Entellektüel ve Manevî Hâl (1): Bağımsızlık


BAĞIMSIZLIK. Bağımsızlık düşüncesi hiç bir zaman için bir ipini koparmışlık, karşılıklı bağımlılıkları red, bildiğini okuma anlamına gelmedi.

Bağımsızlık, onca bağın, bağımlılığın, verilmiş ve verilecek sözün içinde kendi sorumluluğunu taşıyarak eyleme, adalet duygusunu incitmeme, evrenselleştirilebilir meşruiyet iddialarından yoksun olmadan gelecek tasarlama, müdahalelere nesne olmama hali.

Bağımsızlık iddiaları, ütopik, anarşist, ceberrut devletçi, liberal, libertarian, pragmatik, gündelik vb. vurgulardan birisini ya da bir kaçını aynı anda taşıyabilir.

Ne bağımsızlığa vurgu yapan onun içini doldurma, kapatma zorunda ne de eleştirenler.

Bağımsızlık düşüncesi dinamik, karmaşık, içiçe girmiş sosyopolitik süreçlerin pragmatiğinin ve güncelleşmelerinin farkında olarak ele alınmak durumunda olmalıydı.

2009'da toplumsal kuruluşumuzda bağımsızlıkçı ve global iki yaka oluştu. Yırtık, bir zorlamadan çok bir eskimenin, dayanıksızlığın, soğlaşmanın ürünü. Sığ modernist dokunun tamamen ayrışmamış, ama bir araya getiririlmesi zor iki yakası çatışıyor görünmekte.

Oysa ne global ne de lokal dayanışma iddiaları eleştirel bir modernizmin sürekliliği de gerektiren bir sorumluluk anlayışına sahip, ne de içinde ezbere yaşadığımız hayat dünyasının farkında.

Kafa yormama yorgunu, düşünceye kapalılıktan dünyaya açık bir eleştirel diskura, daha iyi gerekçeye, daha meşru iddialara kapalı bir aydın. Devamlılığını bağımsızlığını yakalamada görmüş ama, bağımsızlığın öncelikle bir düşünce bağımsızlığı, düşüncede bağımsızlık olduğunu anlayamamış bir bürokrasi. Arada kalmış, çaresizliğin ezberini, dayatmalarını sayıklayan araflıktan çıkmış bir araftakiler.

Bağımsızlık düşüncesi etrafındaki kutupsallık geleneği, hikayesi olmayan bir toplum üzerinde saç saça baş başa bir mühendislik savaşı. O proje, bu proje, milli proje, ama hepsi sığ, derinlik fukarası, ütopikten çok sinik ve gergin, hem hakikat hem de hakikatlilikten yoksun, yarım yamalak, idareten tasarımlar.

Bir tarafı "ya avrupa ya da barbarlık" sloganı etrafında toparlayabiliriz. Diğer tarafı da bir iç sömürgecilik, yani "sözde" bağımsızlıkçılık olarak.

"Ya avrupa ya da barbarlık" tarafı bir eleştirel, dayatmasız, gönüllü, sömürüsüz, köle efendi ikileminin dışında bir dayanışma ve kardeşlik olarak enternasyonalizmi savunuyor değil. İç Sömürgecilik de toplumunu kabul ediyor değil. Ayrılıklar var var olmasına, birisi entellektüel bir teslim oluş, teslim ediş üzerine kurulma eğilimi gösteriyor. Diğeri ise entellektüaliteyi teslim alış, düşünce süreçlerini ezbere teslim ediş hülyasını, eğilimini.

Gelenek, iki tarafın da sorunsalı değil. Gelenek sadece bir sorun. değiştirilebilir. Yeniden yazılabilir, hakim olunabilir, bilinebilir, tanınabilir.

Oysa gelenek biz tanıdıkça elimizden kayıp giden, sürekli eleştiri ve farkındalık isteyen, hayatımızı besleyen ve tıkayan, yolumuz olan ama çöllerinde kaybolabildiğimiz diskurlar, imkanlar, söylenmemişi söylenilir yapabilir vasıtalar, diller, rüyalar, toplumsallaşma kanallarından oluşuyor. Ne kadarı boşalabilir kan ne kadarı taşıyan damar otopsiye, hakim olucubilgiye imkan vermeyen, analojiye de pek gelmeyen bir arka plan, iç bahçe, kubbeler yığını.

Bağımsızlık ve dayanışma, kendi sorumluluğunu taşıyış ve etrafa kardeşlik, evin entegritesi ve derin komşuluk, kardeşlik bağı kolay koparılabilir, analitik ayrımların dışında ayrıştırılabilir şeyler değil.

Bağımsız olacaksak, ancak ve ancak hakikî anlamıyla bağımsız olabiliriz. Kendinin ve başkalarnı farkında oluşla. Kendini ve başkalarını gündelik hayatta ve gelecek iddialarında bir ortak dünyaya yerleştirebilme, olanı yok saymama, olacağı kitabına uygun değillerden bakmama, hakikatten ve hakikatinden kaçınmama ile.

Bağımsızlık hem bireysel, hem de toplumsal otonıomi iddiasını gerektirir. Düşüncesi, karşı fikirleri, itirazları olan insanların ortak sorumluluk iddiaları söz konusu olmalı az çok. Yani ulusal devletlerin temellendirilme iddiaları ile de karşı karşıyayız.

Bu konuda uzlaşmaz iki taraf(lar) var gibi. Globalizm veUlusal Devletçilik; Golbal Sermaye ve Neoconluk dikotomileri ortaya sürülüp durulan.


(1. kısım bitmedi devam edecek, düzeltilecek)

(Çalışırken fırsat bulabildikçe yazmaya çalışıyorum. Parçalar halinde bloga asılacak, sonra bütünleştirilip düzeltilecek. Ön notlar olarak düşünülmeli.)

18 Ocak 2009

Bir Kırk Satır Ya da Kırk Katır Meselesi Daha


Ne askeri diktatörlük, ne turuncu darbe ne de polis devleti istiyoruz.

Hukukun işletilmesini, otellerde kimselerin yakılmamasını, birilerinin iki de bir elde balta satır halkı doğramaya çıkarılmamasını.

İçerde kim, dışarda kim olursa olsun eziyete uğrayan halk, sendikalarına sis bombası atılan işçiler, sokakta vurulan aydın.

Kaçan da kovalayan da aynı cinayeti, aynı zulmü, aynı eziyeti engellemek için kılını kıpırdatmamışlardansa kimi alkışlayacağız? Sopa el değiştirir, daha kibar da vurulabilir sırtımıza. Ama sopa yine aynı sopa.

Ne basın her daim basınımız, ne de aydın aydınımız.

Ufkumuzu gözden kaybettirmeyecek bir ufuk bekçimiz yok. Kibar hırsızı ürkütecek bekçi düdükleri bile uykuda.

Aklımız, fikrimiz, aşkımız, rüyamız, soframız, bize emanet edilen dünya, yurdumuz bir ilkelliğin, barbarlığın derin tünellerine kanalize ediliyor yıllardır.

Uygarlığın ufkunda hayatla terbiye edildiğimiz yok, ufuksuz bir devin işkembesine çalkalanıp duruyoruz.

Hani nerede uygarlığımız? Hani nerede Ümranımız?

Nerede kaldı insanlığımız?

Sokaklarında rahat yürüyememenin, yatağından ürpermeden kalkamamanın ülkesinin peşindeyiz. Bir aptal devin yüce çıkarına binlerce canın feda edildiği tapınakta yer kapma peşindeyiz. Sunağa ürkek kuzular, çalımlı koçlar gibi tünedik. Kader bu, kaderimiz bu sanıyoruz. Başkasının cenneti, bizim cehennemimiz. Seçkinlerimizin zebaniliğini seçtiği yürekler yakan bir fırın!

Hangi insani uygarlık için olursa olsun, hangi insani rüya için olursa olsun, bu zifiri karanlıkta yanıp sönen ateş böcekleri gördük. Kayan yıldızlar gibi. Göktaşları gibi. Ölen arkadaşlarımız gibi. Kendi ateşleriyle, insanlıklarından aldıkları ateşle.

Hangi kanlıpazarcılar içerde, hangileri dışarda kalacak; kimin katli vacip, kimin değil; mahkemeler bitmeden kimler asılacak, kimler şimdilik kefeni yırtacak alaveresiyle, dalaveresiyle ne işimiz olabilirdi ki? İnsanca yaşadık, insanca öleceğiz. Geldik, gideceğiz.

Alınterimizle geçineceğiz yaşadıkça. Başkalarının cesetlerini çiğnemeyeceğiz. İnsana kardeş olan pusuda yaşamaz. İnsan avlamaz. İnsan avlatmaz.

Başarı kuracağımızda değil, ey güzel insanlar, o güzel ufkun insanları olarak yaşama çabamızda.

Dünya cennetlerini götürmeye hazır tufanlar her daim köşede bekler. Aslolan insanca çabadır. İnsanlığımızdır. İnsanlık çabasıdır.

İnsanın avucunda tuttuğu hiç bir şey, hiç bir şey bakî değildir. Geride bırakılan onca çileden, çabadan adalet, hak, hukuk, eşitlik, güzellik kavramına sızdırılan derinlik. Ve elbette onca zulüm, sömürü, kölelik, eziyet: Acının da dipsizliği.

Bir güzellikten bir çirkinlik bile çıkmaz ama, bir çirkinliği yadsımakla binlerce güzellik çiçek açar, Ey Halkım. "Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerle"nin de bir meali bu olsa gerek.

21 Temmuz 2008

Söyleyebileceğim Birşey Kalmadı Sanırım



Söylenecek şey o kadar çok iken.

Söz hakkımızı savunan hiç bir çevre görmedik.

Söz hakkımızı savunan dostlarımız olmadı.

Açık, tartışmaya açık hiç bir ortamda bulunma şansımız olmadı.

Herkes bir şey dayattı, karşı koyduk.

Öğrencilerimiz, ustalarımız, yakınlarımız işlerine gelmedikçe ortak dilimizi telaffuz etmediler.

Telif'i önlerine koymamız gevezelikle eşdeğer görüldü.

İki sayfa ezber okuyabilmek için sözümüü boğazımıza tıktılar hep.

O kadar dinledik, saymadılar. Konuştuğumuzda hep konuşan olduk.

Söyleyeceğimiz, soracağımız, dinleyeceğimiz, merak ettiğimiz çok.

Kapalı bir toplumun, bir ezberin toplumunun dışında kalanları utandırmadan ve utanmadan konuşacağız.

Fazlası, yani bir harfin bile fazlası gereksiz.

Kimsesiziz. Bu ülkenin sahibi, insaniyetin sahibi gibi konuşmayacağız.

Söz hakkımıza sahip çıkıldığında, yalnız dinlediğimizde değil, söylediğimizde de insan yerine konulduğumuzda blogları, siteleri yeniden açacağız.

Dinleyenimizin olması, bir söyleyeceğimizin olduğunun kabul görmesinden çok, bir söylenenin olabileceğinin düşünüldüğünü görmek.

Ölü filozoflar, akademik ezber ve yeni aydın değil, körfezdeki dalgın su avcumuzdaki emanet.

Bizi dinleyenlerin olması, dünyayı, dünyamızı değiştirmeyecek. Boşa nefes tüketmeme hakkı da nefes tüketme hakkı gibisinden bir hak.

İnsanlara dokunamıyoruz. İnsanlar insanlığa itibar etmiyor. İnsan durdukça, insanlığı aşağılatıyoruz. Bu söylediklerimizin içeriği ile alakalı değil.

Biz boş konuşmalardan bile dolu şeyler çıkarıyoruz. Anlıyoruz. Okuyoruz, insanı. Bizim boş konuşmamızı dolduracak bir dolulukla muhatap değiliz, derdimiz budur.

Susuyoruz.

İnsanlar konuşurken biz başka bir şey okumaya çabalamadık. Bir kedi bile konuşurken işi gücü bıraktık. Söyleyeceği birşey vardı.

Bizi insanlar zaten esneyerek dinliyor. Kulaklıklı insanlara konuşuyoruz. Bir metni okumaya çalışan. başka birisine klavyede laf yetiştiren. sözümüzü bastıran müzik? Boş tekrarlar, gevşek ama kalın örgülü armoniler, alıntı, çalıntı bir seyirden de ibaret olabiliyor. Metinler bir ezberin çeşitlemeleri genellikle. Demek insanlar boşa bir anlam verebilmekteler. Üretkenler. Bizim boşumuza ne ihtiyaçları var? Dolumuz varsa üretkenliklerine set çekmeden ibaret değil de ne?Gerekmiyoruz.

Zaten düzeltmiyoruz. Yeni birşey söylemeye gayret etmez hale geliyoruz.

Her söylediğimize dikkat eden bir kaç kişiye gelince. Ben sizlerin ne dediğinize dikkat etmeye çalışacağım bundan böyle. Benden öğrenilebilecek bir şey varsa, öğrendiniz. Sizlerden öğrenme sırası bende.

Saygılarımla Efendim.

Sömürgecilerimiz Kapışırken


Türkiye gerilim hattının üzerine düşünmeye çalışıyorum.


Hayatım bağımsız davranmak, eleştiriye açıklık, geleceğimizin elimizden alınmasına karşı koymakla geçti.


Yok sayıldık sanmayın, yoktuk. Ölmeden ölmüştük.


Unutturulduk sanmayın, kalbimizde taşıdıklarımız adlarımızı sildiler, herkesten önce. İşe geldikçe hatırlanan, işe gelmedikçe varlığı, düşüncesi, fikri, zikri itilip kakılan insanlar nasıl unutturulabilir ki? Biz kendimizi unutmuştuk bir yerlerde.


Dostlarımız sokakta bizimle görünmek istemezdi. Gene istemezler, işlerine gelmediğinde.


Kızlar bize varmazdı, çalıp çırpmıyorduk, bu affedilir bir şeydi, ama çalıp çırpana itiraz da ediyorduk, bu hoş değildi. fikirlerimiz vardı, Parasız kalmayı göze alabiliyorduk, şimdilerdeyse ideal aydınlarız, hatta ideal insanlarız, ama amamız var, yaşımız geçkin. Biz zaten hep sakıncalıydık. Hep sakıncalı olacaklardandık. Yani en beğenildiğimiz yıllarda bile beğenilmezdik. Değişen ne var ki?


İşe alınmazdık. İşimizin ehliydik hep. İşinin ehli olmayanı yetiştirmeye çalışırdık. Çaldırmazdık. Çırptırmazdık. Çalışarak geçinmek, işimizi düzgün yapmak kültürümüzdü.


Sömürge valilerine aldırmazdık. Karşılarına dikilirdik. Bizi onlar sarsamadı. Sevenlerimiz, yakınlarımız, yakınımızdakiler sırt döndüler hep. Az değildik. Uz değildik. Kendi soframızdan kovulduk. Sömürgecilerin kabahati ne?


Üniversiteye tanıdığım her zır cahil öğretim üyesi olarak alındı, biz görüşmelere bile alınmadık, iltifatlarla, övgülerle. İlgilenmediği alanların uzmanı olarak show yaparke gördük, bz geldiğimizde şehir değiştirenleri. Yokluğumuzda yerimizi almışlardı. Yavuklularımızla evlenmişlerdi. Kaybolmamızla kariyer yapabilmişlerdi. Kapıları herkese açtılar, şu alanlarda yetişmiş insan yok bizde diyerek, o alanların insanlarıyla üniversiteleri buluşturmayarak, saçmalayarak, şakşaklanarak, aydın nesilleri kendilerine benzeterek silinmekteler vitrinden. Biz onların önünü açmıştık. Varlığımız onların varlık sebebiydi. Kendini yoklayabilen, yoksayabilen aydındık. Kapıları olumsuzlamayı bilmeyenlere açtık. Olumsuzlamayı olumsuzlayanlara. Kendisini ortadan kaldırabilen varlığın şikayeti de ne?


Ne yangınlara, ateşe vermelere karşı koyduk. Sivasta olsak o otelin önüne dikilirdik. İşte o gün ne yazık ki yokuz dedim, ne yazık ki yoktuk. Bizi kim aradı ki? Sual eden kim oldu ki? Geldik, "işlerine gelen biz"i bozduk, uzak tutulduk. Geri döndük, kaybolduğumuz yerlere, varlığımız kimsenin işine gelmiyordu, her yalan, talan, dolan, yokluğumuz üzerine kurulmuştu. Kimseleri utandırmadık, usandırmadık, bu utanç bizim.


Ne ders verebildik, ne yazabildik, ne derdimiz aktarabildik. Çoluk çocuk da yetiştiremedik. Bir itiraz geleneğini de devredemedik. Bir aidiyeti, sorumluluğu, sevinci, tevazuyla kaynaşmış özgüveni.


Havada, suda, karada, içerde, dışarda, ormanda, en ıssız adada insanlığı insaniyeti savunan kim kaldıysa mirasçımızdır. Kendi konuşup, söyleyeceği olanı susturan, kendisini artık omuzlarda taşınması gerekene taşıtan bizden değildir.


Bizler de vardık sayın seyirciler. Karşı duranlar. Teslim olmayanlar. Teslim etmeyenler. Hakkaniler. Kendini hakikatle düzeltmeye vurgunlar. Hakikatliler. Aşıklar. Ahlaklılar. Şeffaf yaşayanlar. Bizim kaybolmamızla başlamadı her kötü şey. Varlığımızla dünyanın karışmadığı gibi.


Sizler işinize geldiği gibi yaşadınız. Elimizden tutup dolaşmaya utandınız, biz sizlerden utanmazken. Bize giymediklerinizi giydirmeye kalkıştınız, karşı çıkmadık, ama üzerimize olmayanlarda inat ettiniz. Bizi ihbar ettiniz. Bize kapıları kapattınız. İnsanlığı birbirine kışkırttınız. İtekleyenimizdiniz, sizi ciddiye almadık, kendi hızımızla gitmeye çırpındık. Darağaçlarımızın üzerine de siz tünediniz. Arkadaşlarınızın katillerini savunarak, çocuklarınızı kayalardan atarak, halkınızın omuzlarına basarak.


Bugün bu toplumun kanaat önderleri olmadığımızı biliyoruz. Hakikatten kaçıyor insan. İnsanlığından kaçıyor. Kaçmasalar ne farkedecek? Daha başka bir duruşun garanti edebileceği ne var? Bir başka çabanın önünü kapatmaktan başka ne günahları var? Zamanımız gelse, kim engelleyebilir halkın aşkla akan selini? Halk zalim de olur. Bunun önünü açışsa nedense her daim başarılı olur. Açan bir başka şeyi kapatır. Kapatan başka bir akışın önünü açar.


Hangi zulüm sonsuza kadar akabilir? Sosyal mühendisliğin kötü yanı da bir palavra üzerine kurulu, yatsıya kadar doğru çıkaran bir ışıkla aydınlanış.


Kapışanlar, tepişenler halk, insan, hakikat dememekte.


Hakikati, hakikatliliği telaffuz edenler taşlanmamakta evet. Dinleyen kim, söylediğimiz her şey yakınlarımıza dahi gevezelik, hezeyan. Hatta iğrenç, kaba, eleştirel, kurcalayıcı, kazıyıcı Hakikat dediğimiz.


Dehalaştırdıkları zorbalık, kabalık, kuzu sessizliği, kendi sessizlikleri, soluksuzlukları.


Düşünce karşısında sesi çıkmayan kim var ki? Geçim derdindeki üç beş aydından başka?