"UZLAŞMAYA HAYIR!" denilmesine onay veremeyiz. Meşruiyet iddialarını mayalayabilecek bir anayasa değişikliği süreci yaşanmamıştır. Değişiklikler kimilerince "bir ilerleme" olarak sunulsa da, demokratik alışveriş süreçlerinin önemsenmediği, çiğnendiği, küçümsendiği kanaatindeyiz.
ÖZEL VEYA GEÇİCİ ANAYASA üzerine meşru bir uzlaşma zemini olduğunda konuşabiliriz. Hükümetin bazı ihtiyaçlarının olması mümkündür, ancak bunu politikanın aktörlerine izah edebilmek zorundadır. Bir darbe tehlikesini savuşturmak için darbelere özgü hukuksal geçiciliklere, konsensus süreçlerine karşı millet iradesine göndermelerde bulunmaya kimsenin hakkı yoktur. Darbe tehlikesini savuşturma, demokrasinin üzerinde yükseldiği zemini zayıflatıcı bir pragmatizmin işi değildir.
PRAGMATİZM iyi bir şeydir, hayatı okuma, hakikate yüzünü çevirme, ezbere konuşmama, sorun çözümünde sorunu okumadan başlama anlamındaysa. Kurnazlık, fırsatçılık, ilkesizlik, tutarsızlık gibi çağrışımları olan bir pragmatizm hamasiyet, kuralcılık ve "statükoculuk"u aratabilir. Yeni bir şey söyleme ya da eyleme öncelikle hakikatli olmalıdır.
HÜKÜMET MUHALEFET GİBİ davranamaz. Muhalefetmiş gibi davranamaz. Hep gizli iktidarlar arayan bir tedirginlik ve kuşku hükümete iktidar sorumluluğunu unutturuyor gibi. Siyasetin dili, kanalları rehabilite edilse de çözülemeyecek yeni sorunlar ortaya çıkmak üzere, eğer hükümete hükümet olmanın içerdiği sorumluluğun kapsamını izah edemezsek.
YENİ BİR ANAYASA GEREKİYOR. Bu da toplumsal dayanışmayı canlandırmadan, demokrasiyi tahakkümün terimleriyle yorumlamayı bir kenara bırakmadan üzerine konuşulabilecek bir mevzu değil.
"EVET!"İ GEREKÇELEMEDEKİ MONOLOJİK TAVIR ağır sorunlar çıkaracak. Dikkat edilmesi lâzım. Reddedilmesi lâzım. Anayasa paketi kendi gerekçelerine ve politik pragmatiğine kavuşturulsa bu itirazlarımız "toptan/topyekün" olmazdı. Hakikatinden koparılmışlık diyalojik çerçeveyi de yıkıyor, ideolojik argümentasyona yol açıyor. İdeolojik gerekçelendirme stratejileri de temsil edilen stabilize olmuş sınıfsal, kurumsal, varılmış ortak kabullerden daha keyfi bir mantığı devreye sokuyor. İdeolojik gerekçemelerin hakikatle bir yerde olabilen alâkaları da kayboluyor. Yanlış bilincin dilinden ezber ve propagandanın diline kayan bir ideolojik mücadele, olduğu gibi görünmeyenlerin politik çatışma diline dönüşüyor, siyaset komplo pratiği olarak algılanabiliyor.
KURUCU FELSEFEDE ANLAŞMAK GEREKİYOR. Hukuka, "güçler ilişkisine", mülkiyete, kurumlara bakışta bazı temel uzlaşmaların şekillenmesi lâzım. Mülkiyet hukukunda yığılmış sorunlarımız çatışmalara yol açacak: Fabrikalar limanları ile satılıyor; mayınlı tarlalar kiralanıyor; bataklıklar yıllardır hayat kaynağı, su havzası ve kuşların konağı, evi olarak görüleceğine değersiz araziler olarak kurutulup peşkeş çekiliyor; meralar hukukî zeminini kaybediyor; sel yatakları ranta açılıyor; kıyılar dolduruluyor; fauna/bitki örtüsü, genetik çeşitlilik ziraat mühendisliğinin en dar tanımına da dar gelebilecek bir ufukla ulusal ekonomi, büyüme, gelişme, kâr, bilanço nesnesi haline getiriliyor. Kullanılan siyasî dil, sorunçözümünün de deklaratif dilidir, anlayışın, diskurun ifadesi olduğu kadar. Yeniliberal bir çerçevede kendimizi ifadeye zorlanıyoruz, bir altdil, dili yutmak üzere. Yeniliberal sakralitenin kuru ve yavan ulvîyeti birey ve girişim hakları ve toplumsal ilerlemeden cennet ya da cehennemini kurar, konuşur, dayatır, şart koşar hale getirilmiş oluyor.
REFERANDUM VE İÇSAVAŞ. Referadumda "evet!" çıkması halinde iç savaş çıkmaz. Çıksa çıksa meşruiyet kazanma süreçlerini yaşamamış, gerekçelemeleri toplumun kendisini anlamasıyla örtüşmemiş bir anayasa çıkar. Çıkmasıyla tartışılmaya başlanması bir olur. İç savaş başka bir anlamıyla kullanılıyorsa, evet, kurumlarımızın içinde ve arasında bir çeşit iç savaş yaşanıyor, bu pozisyon alışta süregiden "postmodern iç savaş"ın mantığından kopmuş değil referandum(a götürme) süreci.
REFERANDUMDAN "HAYIR!" ÇIKMASI halinde, zaten yapılması gereken noktaya dönmüş oluruz. "Yeni bir anayasa bu şartlarda mümkün mü?" sorusuna peşinen verilebilecek bir cevap yok. Geçici anayasadan sonra da mümkün olup olmayacağını bilemeyeceğimiz gibi. "Neden süreç demokrasiyi çalıştırmak için kullanılmadı?" sorusuna böyle bir ufuk yok ancak ihtiyaç var cevabını verebiliriz. Zaman verimli kullanılmamıştır, nasıl yapılmayacağı üzerine bir ihtisas üretkenliğe dönüşebilir mi zamanla göreceğiz.
ASLOLAN dayanışmadır, toplumu ve insanlığı ayakta tutacak, medeniyetimizi değil diğer insanların bedenleri üzerinde kurmak; kurdun, kuşun, kunduzun, ayının, çiçeğin, böceğin, ağacın dünyasını mülk görmemek, hayat çiğnemeyi tasarruf edinmemek durumundayız. Güçler dengesi, nasıl bir gelecek, nasıl bir kurumlaşma, nasıl bir sanayi, mülkiyetin meşru sınırları, nasıl bir toplum, nasıl bir insan, nasıl bir dünya üzerine fikir alışverişimiz temellerini bulmak, ortak insanî temellerinde buluşmak zorundadır.
PROJE İKTİDARINDIR, İktidarın gizli bir iktidara muhalifmiş gibi, gelişigüzel bir biçimde muhalefet ve iktidar dilini kullanması, otoriter bir mağdurluğun ve sorumluluklarını unutmuş bir mazlumluk ya da masumluğun imkânları üzerinden herkese karşı herkes için propagandası toplumsal örgütlülüğü zayıflatmaktadır.
"EN MUHALİF İKTİDAR" yaftası geçmişte olumlu bir vurgu olabilirdi. Bugün, varlığını kabul ettiğimiz ve eleştirdiğimiz vesayetçi, darbeci, otoriter anlayışlara karşı duruşun demokratik eksenini bulamamaşılığı ile alâkalı olan ve sorumluluk kaybı olarak tezahür eden bir duruşla karşı karşıyayız. Hükümet muhalafeti sanki gizli iktidar ittifaklarının temsilcileri ve uzantıları gibi görüyor gibi bir izlenim oluşuyor. Korku, temkin, tereddüt ile açıklanamayacak ve bazı uzlaşmaların üzerine kurulmuş görünen bir toplum mühendisliğinin gözü kara eylemciliği ile birleşen (yeniliberal) ideolojik vesayetçiliğe hükümetin mesafe koyamaması siyasî iletişimde anomilere, buluşamayan rol karşılaşmalarına yol açacaktır.
MUHALEFETİ SUÇLAYICI ve töhmet altında bırakıcı tavır yerine, eleştirel bir alışverişin önünü açmak tüm zamanlar için yeterli ve ufuk açıcı bir tavır olacaktır. Eldekine değer biçmediğinizde eldekine değer verende, eldeki için çok şeyini yitirmişte "statükoculuk" insanî mirası savunma anlamına bile gelecektir. "Devrimciliği" ile eleştirdiğinize, yeni liberal toplumsal mühendisliğin devrimci deviriciliği ile yaklaşır göründüğünüzde "statükocu" ve tutucu anlamıyla muhafazakar yaftasını yapıştırıyor olacaksınız. "Statükocu" uluslararası statüko'yu red cephesinde; "Değişimci" değişimini uluslararası yeni statükoya endeksleme ve entegre etme eğiliminde olabilir. Endeksleme ve entegre etmede sorun görülmemesi daha büyük bir sorun ve naiflik olmuyor mu aslında?
"ÇOK ÇİLE" ÇEKEBİLİRSİNİZ ama artık iktidarsınız. Sorumluluklarınız, muktedir olduklarınızın alanını aşacak. Bu söylediklerim tüm iktidar adayları için geçerli: Üzerinize su sıktıran cezaevi müdürü, işkenceciniz, onlara terfi ve sicil veren kurumlar emrinizde olabilecek. Siz oraya intikam için gelmiyorsunuz. Şikayet ederken sorumlu kılınacaksınız. Hem sorumluluk taşıyacaksınız, hem de adil, hakkanî ve hür olacaksınız. İnsaniyete kapı açacaksınız!
PROPAGANDAYA SON! Türkiyede siyasetin dispozisyonları, rol oyunları, iletişim tarzları zorlanıyor ve demokrasinin önündeki en büyük engel yığınına, kanal tıkanmalarına yol açıyor. Demokrat değil ihtilalci bile olsanız hakikate, hakikatin kanallarına karşı eyleyemezsiniz. İletişimsel tavır, toplumsal dayanışmanın ifadesi ve gerçeklenmesi. İletişimde minimalizm toplumsal şekillenmenin normlarını yok edemese de, yok sayıcı, karartıcı bir işleve sahip. Gerekçeleme ve tartışma birbirimize hitap edebileceğimiz, birbirimizle konuşmamızın mümkün olduğu kanaatiyle ilintili. Propaganda argumentasyonun yerine konulduğunda ahlâk hakkaniyetini kaybeder. Ahlâkın hakkaniyet iddiası, ahlâkın hakikat dünyası, hakikatten eleştiri kapısıdır da. Ahlâk adına yola çıkarak konuşmamızın ve toplumsallaşmamızın kapısını kapatmak, ahlâkı ortadan kaldırmasa da ortak ahlâkımızı yani ahlâkımızı ortadan kaldırır. Alınan risk büyüktür. Statükoyu reddediyor ve "geçici" anayasaya "hayır!" diyoruz.
15 Temmuz 2010
Referandumda Oyum "Hayır!"
Etiketler:
Adalet Düşüncesi,
Ahlâk Düşüncesi,
Bilgilendirme,
Duyuru,
Görüş,
gündem,
Günlük,
Medya Eleştirisi,
Siyaset Mektebi,
Taslak,
Toplum Kuramı,
yetti artık yazısı
6 Haziran 2010
Avrupa Birliği İle İlişkilerimizde Olası Hesap Değişiklikleri
Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde hesaba katılan büyümemiz, nüfus hacmimiz, iktidarın paylaşımında yani iç politikadaki olası ağırlığımız, kültürel dengeler vb. idi.
Bugün, dünyanın (şimdilik abartılı görünse de) ilk on ekonomisinden birisi olması muhtemel bir ülkenin dış politikaları sürükleyebilecek gücü hesaba katılmaya başlanıyor. Tartılıyor, ölçülüyor, biçiliyoruz.
Son krizlerde korku senaryoları sınandı. Borsada çöküş, sermaye kaçışı senaryolarının gerçekçi olmadığını, sermayenin tercih eğilimlerini izlemiş olduk. Kırılganlıklar üzerinden siyaset yapan ülkeler yeni politikalar belirleyebileceklerinin işaretlerini veriyorlar.
Uluslararası fonlar, emeklilik fonları bu sınanmalardan sonra daha rahat tercihlerde bulunabilecekler kanaatindeyim. Belli bir sermaye kaçışı ile karşılaşsaydık bile daha uzun vadeli ve risk paylaşımına biraz daha gönüllü, büyümemizi kendi gelecekleri açısından yatırıma değer gören fonlarla bir denge tutturabilecekti gibi görünüyor.
Komşu ülkelerle olan iyi ilişkilerin halk bazında köklenmesine uluslararası analizciler daha çok dikkat edeceklerdir sanıyorum. Siyaset açısından etkileri küçümsenen halklar ve insanlar tüketiciler olarak ürünlerimize ve mallarımıza yöneldiklerini gözlemliyoruz ve bunun getirilerinin turizmdeki kayıp potansiyelinin çok daha üzerinde olabileceğini düşüünüyoruz, hacimleri ve rakamları şimdilik telaffuz edemesek de.
Son krizde hangi ülkede nelere dikkat edildiğini listelemek hiç de zor bir iş değil. Gözlem altındayız ve kesinleşmemiş gözlem AB'ye girmemiz halinde birliğin dış politik motoru olabilme "riski" ya da potansiyelini taşıdığımızdır. Yeni değerlendirmelere, yeni testlere ve yönlendirmelere tabi kılınabiliriz. AB'nin karşımızda bekle gör politkasını terketme olasılığı zayıflamıştır, ancak politika değişikliğine gidilirse dış politikamızı denetleme ve sınırlandırma için AB maceramızın önü açılabilir ya da dışta tutulmamız ve ABnin karışmayacağı ve uzak durmayı tercih edeceği dinamiklere doğru "itilebiliriz". Ben iki eğilimin de aynı anda test edilebileceğini, savunulabileceğini düşünüyorum.
Gelişmeler AB ile ilişkilerimizi derinleştirirken ortaklık ilişkilerini de bir ölçüde dondurabilecektir.
ABnin hızlı karar verebilmesi kendileri açısından şart olsa da dış politik motor olarak hesaba katılmamışlığımız karar süreçlerini uzatabilecektir.
AB'de bize biçilebilecek kaftana karşı tavrımız, önümüzün kesilmesine tepkimiz olası kararlarımızı belirleyecektir.
Dinamik bir ekonomi, canlanan bir iç pazar, komşu ülkelerde oluşan tüketici dayanışması, orta ölçüdeki devletler ve uluslarası dayanışma için ortak arayan bağımsız tavır peşindeki ülkelerle ilişkilerimiz gitgide derinleşecek gibi görünüyor.
BM güvenlik konseyindeki rolümüz belli bir süre uzak da tutulsak kalıcılaşma eğilimi gösteriyor ve imaj değişikliğimiz metamorfozvari.
Avrupa için hem aranıp da bulunamayan bir ortağa hem de hesaba katılıp potalarında eritilemeyecek bir demir leblebiye dönüşüyoruz.
Avrupanın atıl, kolaycı, muhafazakar dinamiklerinin ve kurumlarının sindiremeyeceği, bekle gör'e alacağı bir ivmeyle zigzaglar çiziyoruz.
Geçip gidici bir kuyruklu yıldız olmadığımız ortada. Ancak strese sokulmuş bir bürokrasi, oyun dinamikleri kırılmış ve aktörlerini devreye sokamayan bir demokrasi, gecikmiş bir toplumsal uzlaşma ayaklarımıza dolaşmak üzere.
Topluma nefes aldırmak, gerilimi düşürmek, siyaset yapış tarzlarını ve siyasetin dilini rehabilite etmek, gerekirse bir süre kendimize gelmek için ilgi alanlarımızı kaydırmak, çalışanların hayat şartlarını düzenlemek ve düzeltmek, bazı düzenlemeleri eleştiriden geçirerek çatışma noktalarını demokratik bir uzlaşma ile elden geçirmek zorundayız.
Ezberle ve ezbere gidebileceğimiz yer kısıtlıdır, insan, eğitim, istihdam, hukuk anlayışmız gözden geçirilmeli, kurumlarımız yeni şartlara adapte edilmelidir. Başkalarının yolunu izleme lüksünün kalmayışı, içinden geçeceğimiz ağır sınavlar tecrübe, temkin ve insiyatifin dayanışmacı ruhunu canlandırmayı gerekli kılmaktadır.
Yol haritamızın detayları belirsizdir, yolumuz uzun ve incedir.
Ne bizim ne de bizimle alışverişi olanların işi kolay olacaktır. Efendim.
Bugün, dünyanın (şimdilik abartılı görünse de) ilk on ekonomisinden birisi olması muhtemel bir ülkenin dış politikaları sürükleyebilecek gücü hesaba katılmaya başlanıyor. Tartılıyor, ölçülüyor, biçiliyoruz.
Son krizlerde korku senaryoları sınandı. Borsada çöküş, sermaye kaçışı senaryolarının gerçekçi olmadığını, sermayenin tercih eğilimlerini izlemiş olduk. Kırılganlıklar üzerinden siyaset yapan ülkeler yeni politikalar belirleyebileceklerinin işaretlerini veriyorlar.
Uluslararası fonlar, emeklilik fonları bu sınanmalardan sonra daha rahat tercihlerde bulunabilecekler kanaatindeyim. Belli bir sermaye kaçışı ile karşılaşsaydık bile daha uzun vadeli ve risk paylaşımına biraz daha gönüllü, büyümemizi kendi gelecekleri açısından yatırıma değer gören fonlarla bir denge tutturabilecekti gibi görünüyor.
Komşu ülkelerle olan iyi ilişkilerin halk bazında köklenmesine uluslararası analizciler daha çok dikkat edeceklerdir sanıyorum. Siyaset açısından etkileri küçümsenen halklar ve insanlar tüketiciler olarak ürünlerimize ve mallarımıza yöneldiklerini gözlemliyoruz ve bunun getirilerinin turizmdeki kayıp potansiyelinin çok daha üzerinde olabileceğini düşüünüyoruz, hacimleri ve rakamları şimdilik telaffuz edemesek de.
Son krizde hangi ülkede nelere dikkat edildiğini listelemek hiç de zor bir iş değil. Gözlem altındayız ve kesinleşmemiş gözlem AB'ye girmemiz halinde birliğin dış politik motoru olabilme "riski" ya da potansiyelini taşıdığımızdır. Yeni değerlendirmelere, yeni testlere ve yönlendirmelere tabi kılınabiliriz. AB'nin karşımızda bekle gör politkasını terketme olasılığı zayıflamıştır, ancak politika değişikliğine gidilirse dış politikamızı denetleme ve sınırlandırma için AB maceramızın önü açılabilir ya da dışta tutulmamız ve ABnin karışmayacağı ve uzak durmayı tercih edeceği dinamiklere doğru "itilebiliriz". Ben iki eğilimin de aynı anda test edilebileceğini, savunulabileceğini düşünüyorum.
Gelişmeler AB ile ilişkilerimizi derinleştirirken ortaklık ilişkilerini de bir ölçüde dondurabilecektir.
ABnin hızlı karar verebilmesi kendileri açısından şart olsa da dış politik motor olarak hesaba katılmamışlığımız karar süreçlerini uzatabilecektir.
AB'de bize biçilebilecek kaftana karşı tavrımız, önümüzün kesilmesine tepkimiz olası kararlarımızı belirleyecektir.
Dinamik bir ekonomi, canlanan bir iç pazar, komşu ülkelerde oluşan tüketici dayanışması, orta ölçüdeki devletler ve uluslarası dayanışma için ortak arayan bağımsız tavır peşindeki ülkelerle ilişkilerimiz gitgide derinleşecek gibi görünüyor.
BM güvenlik konseyindeki rolümüz belli bir süre uzak da tutulsak kalıcılaşma eğilimi gösteriyor ve imaj değişikliğimiz metamorfozvari.
Avrupa için hem aranıp da bulunamayan bir ortağa hem de hesaba katılıp potalarında eritilemeyecek bir demir leblebiye dönüşüyoruz.
Avrupanın atıl, kolaycı, muhafazakar dinamiklerinin ve kurumlarının sindiremeyeceği, bekle gör'e alacağı bir ivmeyle zigzaglar çiziyoruz.
Geçip gidici bir kuyruklu yıldız olmadığımız ortada. Ancak strese sokulmuş bir bürokrasi, oyun dinamikleri kırılmış ve aktörlerini devreye sokamayan bir demokrasi, gecikmiş bir toplumsal uzlaşma ayaklarımıza dolaşmak üzere.
Topluma nefes aldırmak, gerilimi düşürmek, siyaset yapış tarzlarını ve siyasetin dilini rehabilite etmek, gerekirse bir süre kendimize gelmek için ilgi alanlarımızı kaydırmak, çalışanların hayat şartlarını düzenlemek ve düzeltmek, bazı düzenlemeleri eleştiriden geçirerek çatışma noktalarını demokratik bir uzlaşma ile elden geçirmek zorundayız.
Ezberle ve ezbere gidebileceğimiz yer kısıtlıdır, insan, eğitim, istihdam, hukuk anlayışmız gözden geçirilmeli, kurumlarımız yeni şartlara adapte edilmelidir. Başkalarının yolunu izleme lüksünün kalmayışı, içinden geçeceğimiz ağır sınavlar tecrübe, temkin ve insiyatifin dayanışmacı ruhunu canlandırmayı gerekli kılmaktadır.
Yol haritamızın detayları belirsizdir, yolumuz uzun ve incedir.
Ne bizim ne de bizimle alışverişi olanların işi kolay olacaktır. Efendim.
Mavi Marmara Tartışmasına Katkı Notları
1. Öldürülebileceğini kabul ederek yola çıkmışlık tehlikeli ya da katı bir duruşun ifadesi değildir. Buradan yola çıkarak katılımcıları suçlayanlar saçmalıyorlar. Ölümü ve kaybedilecekleri düşünmeden yola çıkmışlık mıdır tersi bilemiyorum. Olabilecekleri düşünmek sadece bir zihinsel hazırlıktır, duruşunu, kararını gözden geçirme hallerindendir. Tecrübe hayattadır ve hayata açıklıktadır. Tecrübeye açıklık karar işi değil pratik bir iş olsa da bir zihin açıklığı, zihnin paratiğe ve pratikte açıklığı olarak düşünülebilir. Yerli katılımcılara fanatizm yazmak için bu mevzuyu kaşıyanlara "beyaz" katılımcıların benzer "itiraf"larını hatırlatırım. İnsanın hayatın hallerine hazırlıklı olması geleceğe sadece düşüncede hazırlıklı olmasından ibarettir. Hakikaten hazırlıklılık diye bir şey varsa temkin, tevazu ve ezbersiz olmakla, davranışı sürekli inceltmekle, başkalarından ve kendi yanlışlarından öğrenebilmekle ve insiyatifin tek yönlü olmadığını ve süreçselliğini kavramakla bir ölçüde kazanılabir.
2. Gemide gösterilen direniş pasif direniş ile aktif direnişin arasında, sınır bölgesinde bir yerdedir. Direnenlere yapıştırılmaya çalışılan "paralı aşker" gibi yaftalar günü bazan kurtarsa da insanî bir eleştirinin, "Bunu bana nasıl yaparsın Kardeşim?"lerin ifadesi olamaz. Habil ile Kabile yer değiştirttiğinizde yukarıdaki soru eleştiri değil zulüm ifadesi olur. Katılımcıların öldürülmeyi göze aldıklarını fakat öldürmeyi reddettiklerini gözlemliyoruz, filmlere ve anlatılanlara dikkat ederek. Öldürmeyi reddetme, öldürmeyi düşünmeme gibi pasif bir duruş değildir. Kararlılıktır. Direnmeye karar vermişlik öldürmeye gitmediği için ezildiğinde, öldürmeye gidecekmişlğin ezilmesi içinde kavramsallaştırılamaz. Direnmede ahlakî ve hukukî bir sorun gömülü ise (somut olaylardan bağımsız olarak!) ilk elde askeri müdahalede bulunan tarafın direnme tarihi çürüyecek ve geçersizleşecektir tüm halklar eşitse ve eşdeğer ölçüde insan ise.
3. Askeri müdahalelerin meşruiyeti, zor kullanımının tekelleştirilmesi kanun koyucular açısından ne kadar kolaycı ise, etik ve hukuk düşüncesi açısından o kadar sorunludur. Hukuk düşüncesi karşılıklılık ilkesi üzerine kurulur ve karşılılıklılığın alanı (örneğin, Levinas'da) adaletin alanıdır! Argumentasyon kendi meşruiyet çerçevesine saldırmaktadır, öncelikle.
4. Türkiyede intihar eylemcisinin dahi sağ yakalanmasını şart koşma durumuna gelmiş bir kamuoyu sözkonusudur! "Ölü ele geçirme" lafzına karşı bir tepki söz konusudur ve hiç bir mutfak bıçağı ya da sopa gemideki katliamı kamuoyumuza onaylatamayacaktır! Reddedilen davranış Türkiyede de karşı çıkılan, çıkılacak olan bir davranıştır. Demokrasi, şeffaflık talebi; yargısız infazları reddediş pragmatize veya relativize edilmeyecek bir noktadadır. Halkımızın kendi ülkesindeki tercihini, seçtiği evrensel değerleri zamanla diğer ülkelere ihraç etme eğilimlerine hazırlıklı olunmalıdır. Bize bugüne kadar ihraç edilen baskı ve zulüm'ü buyursun isteyen insanlık ihracaatıyla değiştirsin, ithal etmeye hazırız ve eleştiriye açığız!
5. Tepki birikmiştir. Katliama rağmen, tepki ifadeleri topluma nefes aldırmıştır. Sokağa dökülen tepkisellik demokrasiye kanalize olacaktır. Eleştirilerimiz bundan sonrasının nasıl olması gerektiğine cevap verecektir ve elzemdir.
6. Katliamı yapan tarafın yakın geçmişte ülkemizde darbe özendirdiği bile konuşuluyorken ortak bir zeminden, evrensel değerlerden yola çıkma yerine kendi varlığını korumanın meşruiyetinden hareketle iddialarını sürdürmesi güvensizlik ve tepkinin kaynağıdır. Bu söylentileri, bu söylentilerden yola çıkarak sağı solu tehdit edebilenleri tekzip etmeli ve ülkemizde demokrasiyi zedeleyecek hiç bir girişimde bulunmadığı ve bulunmayacağına, uluslararası hukuk'a saygısına bizleri inandırmalıdırlar.
7. Propaganda ve "halkla ilişkiler", "hakikatle ilişkiler"in yerini almış durumdadır. Propaganda "karşı taraf"ın hakkını, hukukunu, dünyasını, hakikatini gölgede tutmanın duvarına, karartma sinyaline dönüşmüş durumdadır. Birbirimizi önkabullerimizde yeniden insanlaştırmadıkça, eşitliği bozucu dalgaları devreden çıkarmadıkça, biribirine karşı sorumlulular olarak karşılaşamadıkça bahane arama ve günü kurtarma faslını çalıp duracak, selamsız komşunun balkonundaki gramofonda biteviye cızırdayan, bize bir söyleyeceği kalmamış plak.
2. Gemide gösterilen direniş pasif direniş ile aktif direnişin arasında, sınır bölgesinde bir yerdedir. Direnenlere yapıştırılmaya çalışılan "paralı aşker" gibi yaftalar günü bazan kurtarsa da insanî bir eleştirinin, "Bunu bana nasıl yaparsın Kardeşim?"lerin ifadesi olamaz. Habil ile Kabile yer değiştirttiğinizde yukarıdaki soru eleştiri değil zulüm ifadesi olur. Katılımcıların öldürülmeyi göze aldıklarını fakat öldürmeyi reddettiklerini gözlemliyoruz, filmlere ve anlatılanlara dikkat ederek. Öldürmeyi reddetme, öldürmeyi düşünmeme gibi pasif bir duruş değildir. Kararlılıktır. Direnmeye karar vermişlik öldürmeye gitmediği için ezildiğinde, öldürmeye gidecekmişlğin ezilmesi içinde kavramsallaştırılamaz. Direnmede ahlakî ve hukukî bir sorun gömülü ise (somut olaylardan bağımsız olarak!) ilk elde askeri müdahalede bulunan tarafın direnme tarihi çürüyecek ve geçersizleşecektir tüm halklar eşitse ve eşdeğer ölçüde insan ise.
3. Askeri müdahalelerin meşruiyeti, zor kullanımının tekelleştirilmesi kanun koyucular açısından ne kadar kolaycı ise, etik ve hukuk düşüncesi açısından o kadar sorunludur. Hukuk düşüncesi karşılıklılık ilkesi üzerine kurulur ve karşılılıklılığın alanı (örneğin, Levinas'da) adaletin alanıdır! Argumentasyon kendi meşruiyet çerçevesine saldırmaktadır, öncelikle.
4. Türkiyede intihar eylemcisinin dahi sağ yakalanmasını şart koşma durumuna gelmiş bir kamuoyu sözkonusudur! "Ölü ele geçirme" lafzına karşı bir tepki söz konusudur ve hiç bir mutfak bıçağı ya da sopa gemideki katliamı kamuoyumuza onaylatamayacaktır! Reddedilen davranış Türkiyede de karşı çıkılan, çıkılacak olan bir davranıştır. Demokrasi, şeffaflık talebi; yargısız infazları reddediş pragmatize veya relativize edilmeyecek bir noktadadır. Halkımızın kendi ülkesindeki tercihini, seçtiği evrensel değerleri zamanla diğer ülkelere ihraç etme eğilimlerine hazırlıklı olunmalıdır. Bize bugüne kadar ihraç edilen baskı ve zulüm'ü buyursun isteyen insanlık ihracaatıyla değiştirsin, ithal etmeye hazırız ve eleştiriye açığız!
5. Tepki birikmiştir. Katliama rağmen, tepki ifadeleri topluma nefes aldırmıştır. Sokağa dökülen tepkisellik demokrasiye kanalize olacaktır. Eleştirilerimiz bundan sonrasının nasıl olması gerektiğine cevap verecektir ve elzemdir.
6. Katliamı yapan tarafın yakın geçmişte ülkemizde darbe özendirdiği bile konuşuluyorken ortak bir zeminden, evrensel değerlerden yola çıkma yerine kendi varlığını korumanın meşruiyetinden hareketle iddialarını sürdürmesi güvensizlik ve tepkinin kaynağıdır. Bu söylentileri, bu söylentilerden yola çıkarak sağı solu tehdit edebilenleri tekzip etmeli ve ülkemizde demokrasiyi zedeleyecek hiç bir girişimde bulunmadığı ve bulunmayacağına, uluslararası hukuk'a saygısına bizleri inandırmalıdırlar.
7. Propaganda ve "halkla ilişkiler", "hakikatle ilişkiler"in yerini almış durumdadır. Propaganda "karşı taraf"ın hakkını, hukukunu, dünyasını, hakikatini gölgede tutmanın duvarına, karartma sinyaline dönüşmüş durumdadır. Birbirimizi önkabullerimizde yeniden insanlaştırmadıkça, eşitliği bozucu dalgaları devreden çıkarmadıkça, biribirine karşı sorumlulular olarak karşılaşamadıkça bahane arama ve günü kurtarma faslını çalıp duracak, selamsız komşunun balkonundaki gramofonda biteviye cızırdayan, bize bir söyleyeceği kalmamış plak.
Etiketler:
Değinme,
Düşünce,
Görüş,
gündem,
İtiraz,
Siyaset Mektebi,
yetti artık yazısı
31 Mayıs 2010
Yardım Gemilerimize Yapılan Saldırı Üzerine
Saldırı uluslararası sularda olmuştur. "Yolcular saldırgan davrandı, o yüzden silah kullanmak zorunda kaldık" türünden gerekçeler anlamsızdır. Provakasyona gelmemek böyle bir kampanyayı yürütenlerin ahlaki sorumluluklarındandır. Direniş gösterene, kendini savunana, korsanlara karşı ne yapılıyorsa onu yapana yaptırımda bulunulması her zaman için sorunludur. Suçu işleyen, ilk elde, uluslararası sularda saldıranlardır.
Burada savaş hukukunun konuşturulması tutarlı değildir. Savaşta dahi yardım gemilerine saldırılara meşruiyet yazılamaz.
"One Minute"ün kanlı intikamıymış gibi gösterip el oğuşturulması, çöllerde sırttan hançerlendiğimiz lafzları, (1 Mart ve sonrasından dolayı) "işte belamızı bulduk" türünden saçmalıklarla uğraşanlar şunu bilmeliler: Düşüncelerini paylaşsak da paylaşmasak da, aralarında olmayı düşlesek de düşleyemesek de saldırıya uğrayanlar vatandaşlarımızdır, komşularımızdır, insanlarımızdır! Onlara medenice davranamayanları hiç bir gerekçeden, aidiyet ya da aidiyetsizlik duygusundan, politik tavırdan bakış aklayamaz, paklayamaz!
Ülkeleri toplama kampına dönüştürülmüşlere yardım eli uzatmak için dedelerinin bize geçmişte nasıl davrandıklarına bakacaksak yazıklar olsun bize!
Hak, hukuk, adalet, insanlık dosta da geçerlidir, dostluğunu görmediğimize de. İşkencecilerimize dahi işkence yapılmasını reddetmediğimizde, hukuksuzkuğa hukuksuzlukla cevap vermediğimizde medeniyetin diliyle konuşuyoruz: "Bizi cezalandıracak" lobilere, "erovizyon jürilerine", ülkelere işaret edenler onları haydutlaştırmaktan çok kendi egoist gerekçelerini kepaze ediyorlar: Hak hukuk lafzının zalimlerden mükafaat alınabilecekse meşrulaşacağını savunarak!
Zalimlikle mağdurluk arasındaki hat çok ince. Sana yapılanı zulmü karşı tarafa yapman seni de zalim kılar. Senin yaptığını karşı tarafın da sana yapabileceğini kabul ettiğinde / meşru gördüğünde ise adalet duygun var demektir, adil olduğuna dair bir kanıt olmasa da..
Bir zulme ortak olmamız, ses çıkartmamamız için nelerle ürkütülmeye çalışıyoruz: Biz zulüm yaptıysak ona da artık ses çıkarılacağı şantajıyla bile!
Ben zalimsem çocuklarım buna karşı çıkacak, hatamı düzeltecek, ben göremediğim, kavrayamadığı için. Tanrılık taslamadığım için, hatasızlık şerbetiyle yıkanmadığım için.
Her "can" bizim için canan. Biz candaşız! Zalim ayrıcalıkları değil dilediğimiz halkımız için, halklar için: İnsan olmanın medeni sorumluluğu ve dayanışma, kardeşlik!
Ne zaman kanımıza susamamışlardan müttefikler edineceğiz? Ne zaman insanlığı müttefik edineceğiz? Bu acı, bu dünya, bu zulüm bizim!
Burada savaş hukukunun konuşturulması tutarlı değildir. Savaşta dahi yardım gemilerine saldırılara meşruiyet yazılamaz.
"One Minute"ün kanlı intikamıymış gibi gösterip el oğuşturulması, çöllerde sırttan hançerlendiğimiz lafzları, (1 Mart ve sonrasından dolayı) "işte belamızı bulduk" türünden saçmalıklarla uğraşanlar şunu bilmeliler: Düşüncelerini paylaşsak da paylaşmasak da, aralarında olmayı düşlesek de düşleyemesek de saldırıya uğrayanlar vatandaşlarımızdır, komşularımızdır, insanlarımızdır! Onlara medenice davranamayanları hiç bir gerekçeden, aidiyet ya da aidiyetsizlik duygusundan, politik tavırdan bakış aklayamaz, paklayamaz!
Ülkeleri toplama kampına dönüştürülmüşlere yardım eli uzatmak için dedelerinin bize geçmişte nasıl davrandıklarına bakacaksak yazıklar olsun bize!
Hak, hukuk, adalet, insanlık dosta da geçerlidir, dostluğunu görmediğimize de. İşkencecilerimize dahi işkence yapılmasını reddetmediğimizde, hukuksuzkuğa hukuksuzlukla cevap vermediğimizde medeniyetin diliyle konuşuyoruz: "Bizi cezalandıracak" lobilere, "erovizyon jürilerine", ülkelere işaret edenler onları haydutlaştırmaktan çok kendi egoist gerekçelerini kepaze ediyorlar: Hak hukuk lafzının zalimlerden mükafaat alınabilecekse meşrulaşacağını savunarak!
Zalimlikle mağdurluk arasındaki hat çok ince. Sana yapılanı zulmü karşı tarafa yapman seni de zalim kılar. Senin yaptığını karşı tarafın da sana yapabileceğini kabul ettiğinde / meşru gördüğünde ise adalet duygun var demektir, adil olduğuna dair bir kanıt olmasa da..
Bir zulme ortak olmamız, ses çıkartmamamız için nelerle ürkütülmeye çalışıyoruz: Biz zulüm yaptıysak ona da artık ses çıkarılacağı şantajıyla bile!
Ben zalimsem çocuklarım buna karşı çıkacak, hatamı düzeltecek, ben göremediğim, kavrayamadığı için. Tanrılık taslamadığım için, hatasızlık şerbetiyle yıkanmadığım için.
Her "can" bizim için canan. Biz candaşız! Zalim ayrıcalıkları değil dilediğimiz halkımız için, halklar için: İnsan olmanın medeni sorumluluğu ve dayanışma, kardeşlik!
Ne zaman kanımıza susamamışlardan müttefikler edineceğiz? Ne zaman insanlığı müttefik edineceğiz? Bu acı, bu dünya, bu zulüm bizim!
Etiketler:
Barış Kardeşlik Dayanışma,
Değinme,
Görüş,
İsyan,
Siyaset,
Siyaset Mektebi,
Taziye
Kemal Kılıçdaroğlu ve Retorik
Kılıçdaroğlu'nun konuşma dersi alması ya da konuşma metni yazarı bulması gerektiğini söyleyenlerin biraz belagat dersi alması lazım.
Kılıçdaroğlu iddia edilenin tersine, söyleyeceği "şey"i, husus'u, mevzu'yu, mesele'yi hakikatinde konuşturabiliyor. Görmemek için konuşmayı, sohbeti, argumentasyonu ve gündelik söyleşme geleneğini okuyamıyor olmak lazım.
Kılıçdaroğlu'nun anlaşılır şeyler söylemesi ne halka inmekle alakalı, ne de aydınarın dilini konuşamamanın ifadesi. Konusuna, meseleye hakim. Sohbeti, konuşma geleneğimizi biliyor. Halk içinde yetişmek eskiden kuraldı, şimdi okullu olduk, dil kullanmayı okuldan, kitaptan ve jargon lardan öğreneceğimizi sanıyoruz. Oysa insan konuşa, koklaşa, meleşe, dinleye, anlata dilleniyor.
Kitap, okul, yazı hayatsızlara hayat vermiyor. "Dinlemeyenlerin tartışmaları" gerekçe ya da lafza eğilmemizi yer yer sağlasa da tartışmanın ve konuşmanın kendisi değil. Popüler kültür, kitle iletişimi soru cevap diyalektiğini, fikir geliştiren, ikna eden,ufuklar kaynaştıran alışverişini aceleye getiriyor. Gerekçeler kapışırken gerekçeleme, kuşku ve aydınlanış süreçleri törpüleniyor, ökseleniyor.
Halka kolay hitap edebilmek halkçı olmaktan, özetlerle, populize edilmiş anabaşlıklarla konuşmaktan değil, halklı olmaktan, dilin evinde yetişmekten.
Retoriğin propagandayla, ezberle değil hakikatle ve hakikatlilikle alakası var. Anlatamadığın dert senin derdin değil. Dile gelemeyen düşünülmemiş, hazmedilmemiş, kulak verilmemiş de.
Tek tek cümlelerin üzerine atlayarak değil, bir alışverişte, akışta, yinelenen denemelerde, konuşmaya açıklıkta söylenen şeye yaklaşabiliyoruz. İfade arayışlarıyla, meselenin ifadesini bulmasına izin verişlerimizle izah edilebilir oluyor çoğu çetrefilli konu.
"Karşı tarafın bana söyleyebileceği bir şeyler var!" diyebilmiş bir insanın, dinleyebilmiş ve dinlenebilmiş bir insanın söyleminin ufuklararasılığı işi kolaylaştıran.
Kılıçdaroğlu durulmamış bir siyasi zeminde program deklarasyonu ile "programlı"; populer kulturel kalıp yazarlarının ruhsuz ve hakikatsiz lafzınını kullanarak "içerikli" konuşmuş olmayacak.
Söylenenin tersine: Olduğu gibi olarak, oluştuğu gibi oluşturarak, konuşmaya açıklıkta kalarak insani derinliğini ve lafzın sloganı aşan dokunurluğunu öne çıkaracak.
Halk hakikatlidir. Derdi dinler.
Ezberle ve ezbere kapışan, selamsız sabahsız, halksız, insansız ve insafsız elite cilalı imaj devrinden kalma tekniklerle hitap etmek ise anlamsızdır ve akla eziyettir.
Efendim.
Kılıçdaroğlu iddia edilenin tersine, söyleyeceği "şey"i, husus'u, mevzu'yu, mesele'yi hakikatinde konuşturabiliyor. Görmemek için konuşmayı, sohbeti, argumentasyonu ve gündelik söyleşme geleneğini okuyamıyor olmak lazım.
Kılıçdaroğlu'nun anlaşılır şeyler söylemesi ne halka inmekle alakalı, ne de aydınarın dilini konuşamamanın ifadesi. Konusuna, meseleye hakim. Sohbeti, konuşma geleneğimizi biliyor. Halk içinde yetişmek eskiden kuraldı, şimdi okullu olduk, dil kullanmayı okuldan, kitaptan ve jargon lardan öğreneceğimizi sanıyoruz. Oysa insan konuşa, koklaşa, meleşe, dinleye, anlata dilleniyor.
Kitap, okul, yazı hayatsızlara hayat vermiyor. "Dinlemeyenlerin tartışmaları" gerekçe ya da lafza eğilmemizi yer yer sağlasa da tartışmanın ve konuşmanın kendisi değil. Popüler kültür, kitle iletişimi soru cevap diyalektiğini, fikir geliştiren, ikna eden,ufuklar kaynaştıran alışverişini aceleye getiriyor. Gerekçeler kapışırken gerekçeleme, kuşku ve aydınlanış süreçleri törpüleniyor, ökseleniyor.
Halka kolay hitap edebilmek halkçı olmaktan, özetlerle, populize edilmiş anabaşlıklarla konuşmaktan değil, halklı olmaktan, dilin evinde yetişmekten.
Retoriğin propagandayla, ezberle değil hakikatle ve hakikatlilikle alakası var. Anlatamadığın dert senin derdin değil. Dile gelemeyen düşünülmemiş, hazmedilmemiş, kulak verilmemiş de.
Tek tek cümlelerin üzerine atlayarak değil, bir alışverişte, akışta, yinelenen denemelerde, konuşmaya açıklıkta söylenen şeye yaklaşabiliyoruz. İfade arayışlarıyla, meselenin ifadesini bulmasına izin verişlerimizle izah edilebilir oluyor çoğu çetrefilli konu.
"Karşı tarafın bana söyleyebileceği bir şeyler var!" diyebilmiş bir insanın, dinleyebilmiş ve dinlenebilmiş bir insanın söyleminin ufuklararasılığı işi kolaylaştıran.
Kılıçdaroğlu durulmamış bir siyasi zeminde program deklarasyonu ile "programlı"; populer kulturel kalıp yazarlarının ruhsuz ve hakikatsiz lafzınını kullanarak "içerikli" konuşmuş olmayacak.
Söylenenin tersine: Olduğu gibi olarak, oluştuğu gibi oluşturarak, konuşmaya açıklıkta kalarak insani derinliğini ve lafzın sloganı aşan dokunurluğunu öne çıkaracak.
Halk hakikatlidir. Derdi dinler.
Ezberle ve ezbere kapışan, selamsız sabahsız, halksız, insansız ve insafsız elite cilalı imaj devrinden kalma tekniklerle hitap etmek ise anlamsızdır ve akla eziyettir.
Efendim.
Etiketler:
Değinme,
Görüş,
gündem,
İtiraz,
Siyaset,
Siyaset Mektebi,
Soru,
yetti artık yazısı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

