21 Temmuz 2007

Sinekten Al Haberi


Minnacık, yeşil, mavi, benek benek, sevimli bir sinek ihtiyar küheylanın emek emek çiğnemeye çalıştığı diken çırpısına konmuş.

"Otumdan çekil!" demiş küheylan. "Ben ottan başka birşey yemem, ağzıma bu kadar sokulup iştahımı kaçırma!"

"Uçup kaçacağımı bilirsin de a aygır, yine de miden bulanır küçük şeylere" demiş ot yeme oyununa katılmak isteyen sinek. Dikenin çıngısına inatla tutunmuş.

Küheylan adeta ömründen vererek, burnundan solumuş, üflemiş atmış sinekcağızı sinek mesafesiyle karşı yamaca, ama dikeni ağzında uyuklayakalmış.

Sinek küçük olmasına küçük de, küheylanının midesini bulandıran kendisi gibi minnacık bir şey değil. Mide bulandıran, her küçük yaratığın cürmünü de küçük sanıyor oluşu.

Senin için küçük olan yaratık filin gözüne kaçtığında gör.

Bir sivrisinek ormanlar hakiminin burnunu soktuğunda.

Mikrop kana karıştığında.

Kuyrukaltındaki dikenle hoplayan koskoca boğanın hikayesi alıklara abartılı gelir de, her kuyrukaltına diken olmak mesele edilmez.

Dikenden şikayetçiye sor. Dikeni sevene sor. Türlü türlü halden anla.

Halden bilmeyenden, halden anlayanın halinden bilmeyenden beklenen insanlık geç gelir, güç gelir. Güç gelir de neden beklenir?

Atın sineğe kuyruk çarpmaması, dert anlatması sadece kendisini yorar da, gene çırpınır. Sinekten umut kesse de kesmese de sabreyler.

Karşı yamacına düşen sinek de çırpınır ve aynı büyük inadı yuvarlar, bir rüzgara kapılmamışsa.

"Büyük inat küçüktür. Kızılası çoğu şey gibi. Mide bulandıran her şey gibi." diyelim de hali kurtaralım.

Sinek inadı büyük, küheylan inadı küçüktür, kuyruğun kamçısıyla kamçılanmayana. Yamaca arabayı çeken, pullukla kayaları yerinden koparan güzel inatla koşamayana.

Haberler güvercinle de ulaşır, çöller aşmış, ağzı köpük köpük küheylanı çatlatan ulakla da.Fazla büyümüş, küçülten insan, sen yine de sinekten al haberini!21 Temmuz 2007 04.45

17 Temmuz 2007

Köpekten Utanmak


Köpekle aynı çanaktan yiyen derviş, köpekten kaparsa daha nice dolaşmaktır?

Derin açlıktır insanı köpek ruhlu yapan: Köpek seni kardeş bilmişken, seni köpeğe hırlatan.

Onlardan utanamıyorsan neden çanaklarının arasındasın?

12 Temmuz 2007

Kurtlar Kuzular


Kurt yavrusunu kuzu postuna sokar da sürüye katarsa, kuzu gönlündendir.

Dişleri dökülmüş kurt, sürüye katılıp melerse, kuzulara süt vermeye de kalkar.

Zalim avcı kurdun da kuşun da izindeyken, kurtluk kuzuluk hukuku ortadan kalkar.

Sürüye katılan kurdu avcıya gösteren, kuzu değildir artık. Koyun postuyla doğan kurda çoban, çayır dayanmaz.

Hilesizce sığınan, bizdendir. Her hile de yüze çarpılmaz.

Bir sığınağı kemiren kurt sürüsü sessizdir, uysaldır. Bırakırsın sığınak başına çöker, ama iş orada da bitmez, çöküntü de kemirilir. Kendi sığınağı başkalarına sığınak olmayan kurt, insana da kurttur, kurda da.

"İçimizde kurt var!" diyen kuzu, sürüye sığınmış kurdun kuzusunu ya da dişi tırnağı düşü dökülmekte olan kurdu elevermekteyse suizandadır.

Sığınağı sığınanların başına yıkacak masum ağaçkurtlarına ise yapılacak fazla birşey yok. "Sığınağımız kemirilmekte!" diyen kuzu, kurban gitmekteyse, büyüklük etmektedir. Zannedilse iyi olurdu diye melediğiyle gidişi, yeni dallara, yeni bir çatıya, sıvaya, verniğe, varsa boyaya, ya da arada bir yeniden marangoz çağırmaya ihtiyacı hatırlatma sorumluluğundandır, ince düşüncedendir, Efendim.

Arif "içimizde kurt var!" denildiğinde bakacağı yeri bilendir.

İnsan hem kendisini inşa eder, hem çevresini. Durmak yıkmaktır, çürüyüştür, çöküştür. Bakım, tadilat, tamirat ve zamanı geldi miydi çöküşe gücenmemek; yeniden başlamaların boş iş olmadığını bilmek, oluşu bilmekten, sezmekten ibarettir.

Oluş, birlikte oluştur. Ellerimize doğanların ellerine doğuyoruz. "Onlar kendi çocuklarının da çocukları!" demekte bazıları.

Gelip geçiciyiz. Gelip geçeceklere sırt dönmüyoruz.

Ama, bazan musallaya yatacakken, utana sıkıla da olsa, ağacın kemirilmesini tabiattan, tabiatından da bilsek hatırlatıyoruz. Zan altında kalıyoruz, zan altında bıraktığımızı sanarak.

Ve toprakta da, kemiriliyoruz. Bundan şikayet mi edilir? Tabiat bir cesetten daha kurtuluyor. Toprak kabarıyor.

Meleşe meleşe geçirilmiş bir ömrün ardından. Giderayak, kalanlara da gidenlere de selamı esirgemeden. Yangından mal kaçırmadan.

Doğmakla başlamadan. Ölmekle yok olmadan.

Ölmeden ölenlerle, "benden sonra tufan!" demeyenler anlaşılmaktaysa hâlâ, kalan insanlık, giden insan.

Bir gün insanlık da gider. Hava da, su da.

Sorumluluk bakî.

Aşk Bakî.12 Temmuz 2007, 01.30

10 Haziran 2007

Bir Savaşın Vitrini

Savaşa karşı olan partiler vitrinlerine Irak'a müdahaleyi şart gören, ya da müttefiklerimize hoş gelen isimler yerleştiriyorlar.

MHP'de Deniz Bölükbaşı savaşın sözcülüğünü yapan isimlerden.

MHP Irak sınırlarından içeri operasyonlara sıcak baksa da, doğrudan müttefiklerin yanında savaşa katılmamıza sıcak bakmadı. Hattâ tezkerenin geçmemesinden şikayetçi olmadı. Bu konuda CHP'ye sıcak da baktı. Savaş yanlısı bir retoriği öne çıkarmadı.

Seçim kampanyasında seçim öncesi belki de düşünülen CHP- MHP koalisyonunu gündemden çıkartıp, vitrine Bölükbaşı'nı koyarak "Irak'a Türkiyenin çekilmesine MHP ne diyecek ?" sorusunu cevapladılar.

Ulustaki patlama, mayınlı saldırılar Irak'a müdahaleye tabanın ikna edilmesini de kolaylaştırmış olabilir.

CHPye katılan DSP'ye gelince "Biz Iraka girmezsek, Irak bize girer!" diyen bir partiydi. Varolan partilerin içinde en net "Ordu Irak'a!" diyen parti. CHP'nin bu yeni kanadı, sınırlı operasyondan öte sınır değişikliklerini, savaşta daha kapsamlı bir rolü onaylayan bir kanat.

Aday listelerinden önce Ahmet Tan'ın silindiği haberiyle karşılaştık. Ahmet Tan silinmişti ama Tayyibe Gülek "merkezce" istenenler arasındaydı. daha sonraları Ahmet Tan'ın da listelerde seçilebilir bir yer aldığını gazeteler yazdı.

MHP prensipte Kerkük Musul meselesini önemsese de, savaş konusunda DSP'den daha temkinli idi. DSP savaş vurgusunu yeniden yapmak durumunda değildi. Müttefiklere mesajının Tayyibe Gülek olduğunu düşünüyorum. Yasemin Çongar'ı aday gösterseler ancak bu kadar mesaj verebilirdi. Ecevitin hastahane rezaletinin unutulduğu mesajı mı verilmektedir, bilemiyorum. Gülek'in Dervişlerle hareket etmediğini de düşünebiliriz.

Gelelim Tayyibe Gülek'in siyasi tavrına. Geldiği çevreden daha ulusalcı olması da, parti disiplinine uygun davranmış olması da mümkün. Kendisini bu defa daha iyi tanıtma şansına sahip olacaktır. Vitrindedir. Ancak adı Aylinle geçmektedir. Kasım Gülek'in kızıdır. Baykal'ın gözü üzerinde olacaktır. Yakınında tutacaktır, hemen uzaklaştıramadıklarına ve diplomatik dokunulmazlığı olanlara böyle yapmaktadır, ilk elde. Gülek Rahşan Hanım diplomasisinin flamasıdır.

CHP de Irak'a müdahale konusunda yumuşamıştır. Orduya ters düşmemektedir. Özkök zamanında bundan kaçınılmamıştı. CHP de vitrin sorunu daha savaşcı DSP ile ittifakla çözülmüştür. Gerisini Baykal beyanatlarıyla ve vurgularıyla tamamlamaktadır.

Demirelin adayları CHP'ye tereddütlü, ama DP'ye barajı aşamayacağı için oy veremeyecek kesimlere açılan bir kapının ötesindedir. Olası bir Irak dayatmasında bir milli koalisyon, eski ödünç oy koalisyonu protokolü devreye sokulmuştur.

Demirelin ODTÜlüler nerede demesi bir tesadüf değildi. Gençlik hareketini bulamamış ya da susturmuş, kitleleri meydanlardan ve siyasetten soğumuş bir ortamda siyaset yapılamadığını, manipule aktörlerin rlünün daraltılamadığının, siyasetin toplumsal temellerine oturamayışını da farketmeye işaretti. Demirel Demireldir. Gençlik de kuşkusunda ve öfkesinde haklıydı.

Türkiyede siyaset sıkışmıştır, manipulasyona açıktır. Köklü, dengeleyici aktörlere, demokrasiyi garanti edebilecek, benimseyebilecek dinamiklere halk, gençlik, çevre, kadın ve işçi hareketine ihtiyaç vardır. Halk hareketleri mumla aranmaktadır. Ama halk, çağrının geldiği yerlere tepki duyabilmektedir.

Hurşit Güneş, Mustafa Sarıgül ve çevreleri partiden uzak tutulmuştur. Vitrinde neyin olmadığı vurgulanmıştır. Livaneli, Günay, Moğultay ve benzerlerinin uzak tutulmasına aynı vurgu yapılmamaktadır.

MHP ve daha ılımlı da olsa CHPnin TUSİAD'a tavırları vitrinin ışığıdır. Patronun kim olduğunu, kim olmadığını, kimlerle, hangi renklerle uzlaşma durumunda olup olmayacaklarını okumamıza fırsat vermişlerdir.

TUSİAD'ın girişimleriyle turuncunun bu sene moda renk olmayacağını çıkarabiliriz. TUSİAD turuncu mu giyinmekteydi, bilemeyiz. Öyle giyinmeseler de araya girmelerini onaylamadıklarını düşünebiliyoruz.

Türkiyenin devamında tereddütü olmayan bir odakla bazı pazarlıkların yapılabileceği, yapılmakta olduğu, yapıldığı, yapılacağını var sayabiliriz.

Ancak MHP'nin vurgusu "kimseden izin almadan, kimsenin ayağına gitmeden"dir. CHP'de aynı dilden konuşmaktadır. Derviş öncesi ve sonrası DSP'de de benzer bir tavır vardı. Benzer ama, Kemal Dervişle bir o kadar gönüldaşın da partisi idi.

CHP, DSP ve MHP açısından devletle yapılan pazarlıklar yeterlidir tavrını okuyoruz. Pazarlıklara katılmış bürokratlara listelerinde yer vererek bu pazarlıkların tecrübesini paylaşıyorlar ve devamlılığının da mümkün olduğuna vurgu yapıyorlar.

CHP, MHP ve DSP kendi tekil partilerinin bir pazarlıklar koalisyonu olmasına izin vermeyeceklerine vurgu yapıyorlar. Liderliğin ötesinde bir dış politik diplomatik libertarianite olmayacaktır. Bu partiler, örneğin güvenilir ve ciddi bir kurumla "müttefikler"in yaptığı pazarlıkların arasına pek girmemeyi tercih edeceklerdir. Pazarlığı, hesaplaşmayı, tartışmayı devletin içinde ve resmi kanallarda tutacaklardır. Daha ketum ama daha kolay anlaşılabilir, çözümlebilir bir dış politik hat gözlemleyebileceğimizin sinyalleri verilmektedir.

Gözlemimiz, bu partilerin henüz iktidarı oluşturabilmenin objektif ve subjektif şartlarını oluşturamamış olmalarıdır. İktidar alternatifidirler. Güç kazanmaktadırlar. İktidar olma olasılıkları mevcuttur. Ancak uluslarası konjunktur ve diğer aktörlerin hareketleri kendilerini etkileyebilecek durumlardadır.

Etkileyebilecek aktörleri ilerde bir başka yazıda ele almaya çalışalım.

AKP? Bildiğimiz AKP. Daha modernist bir vurgu. Daha sakin bir parlemento kadrosu. Sol ve sağ lliberallerin desteğinin öne çıkması. Cemaat kadrolarının arka plana kaydırılması.

AKP ANAP'a nazaran daha da özelleşmiş bir parti. Dünyanın en özelleştirilmiş partisi belki de. O kadar çok uluslararası kanal, ilgi odağı, kurumlar koalisyonu bir arada görmedik. Bunlara belli bir çekidüzen verilebilir mi? Bu açık toplum duygusundan ötede bir şeyi bir insiyatif kaosuna işaret olarak mı algılanmaktadır, yeterince değerlendirebilme imkânına sahip değiliz. Nedeni genel imajın, AKPnin olmuş bitmiş bir pazarlığın, stratejinin, koalisyonu oluşudur. Oysa, bu doğru olmakla birlikte, dinamik paralel kanallar, ilgiler, çevrelerin diyalektiği ya da networku olan bu partinin kurumsallığı ciddi bir analize tabi tutulmamıştır.

AKP Neoconlara yaklaşabilecek midir? Neocon-Global Sermaye çekişmesini merkezde Neoconlar kaybettiğinde bize yansıması ne olacaktır?

AKP, müttefiklerce gözden çıkarıldığında kolay çözülecek bir parti midir? Ne kadar direnebilir? İzlemeden göremeyeceğiz. Direnecekleri, direnemeyecekleri durumlarla yüzyüze bırakılabileceklerdir. Koalisyonvari yapıları, dinamiklerden kolay etkilenebilen bir yumuşakkarın da oluşturmaktadır.

AKP'de ulusalcı guruplaşmalar tasfiye edilecektir. Bu onlara örgütsel daralmaya yol açtığı kadar parlemento içi manevra kolaylıkları sağlayabilir. Şener'in son yıllarda çizebildiği devlet adamı imajını beraberine alarak partiden uzaklaşması partinin çözülme noktalarında zaafiyete yol açacaktır.

Şenersiz bir vitrin, daha liberal, daha özelleştirmeci, daha homojenimsi görünen bir koalisyonvari yapı oluşturacaktır. AKP'de uzlaşmış yapılar çok katlıdır, çoğuldur. Ancak ilgi ve alakaları benzeşmektedir. Tarzları da. Her birinin uluslararası kanalları, ekonomik ve siyasî "knowhowları" içiçe değilse de paralel ve yanyana bir aktivite gösterecektir.

Ordu dışpolitik bazı pazarlıkları ilgi ve alâka alanına almıştır. Uluslararası siyasetin askerileşmesinin de bir sonucudur bu. AKP dışındaki partiler dış politikanın devlet kurumları aracılığıyla yürütülmesinden yana olacaklarının işaretini vermektedirler. Ana hatlara daha müdahil olacaklardır. Özel danışman ve işadamı diplomat tipi devre dışı kalacaktır.

Ordudan da muhtıraya rağmen, siyasi alanın dışına çıkma sinyalleri gelmektedir. Muhtıra AKP ve Ordu'nun dışpolitikada uzlaşamaz duruşlarındandır. Bir geçici uzlaşma söz konusu olsa dahi, hatlar, çizgiler, renkler ayrışmıştır.

Ben AKP Cumhurbaşkanlığında uzlaşsa (ki bu türban meselesinden çok nasıl bir dış politika konusu imiş gibi gözüküyor) muhtıranın engellenebileceğini düşünüyorum. Ancak, devlet aygıtı gene de zorlanacaktı. "Müttefiklerimiz"in kendi yapısal sorunları ve çekişmeleri savaşın sınırında bizi her daim zorlayacaktı. Devlet içi sürtüşmelerin sona ermesi söz konusu omayacaktı.

Muhtıra verilmeden olmaz mıydı? Evet. Eğer ordu on iki eylüllerde ve on iki martlarda aydın ve gençliği, politik partileri adeta tüm kurumsallıklarıyla tasfiye etmese bunlar olmayacaktı. Yirmi yedi Mayıs dış politikamızı iddiasının aksine daha da bağımlı yapmıştı.

Bu gerilimin, bu budanmış siyasî, sosyal yapıda muhtırayla bitmemesi şaşırtıcı olurdu. Bu konuları yeniden ele alacağım.

Ordu bir yandan müttefiklerle Irak konusunda bir tartışma konusunu açık tutarken diğer yanıyla renkli devrim ihraçlarına, ngo'ların faaliyetlerine müdahil oluyor. Artık sorun bir ulusal güvenlik ve ulusal uzlaşma konusu haline gelmiştir, ve vurgulanan budur.

Bir başka vurgu uzun vadede Nato'dan çıkma zorunluluğudur. Bir tabu kırılmıştır. Eskiden bu demokrasinin ön koşulu gibi düşünülürdü, bugünkü Hava Kuvvetleri Komutanının ağabeyi bile soğuk savaşta sokakta vurulabilirken (Bedrettin Cömert). Bu şartı koşmak, bu hayali konuşmak bir zamanlar evinin önünde vurulmak demekti. Bugün dile emekli generaller tarafından getiriliyor.

Bugün Nato'da kalmak solda ve sağda taraftar bulabilir. Global bir rol edinmeden demokrasinin olmayacağına inanmış kesimler var ve demokrasi yerel lokal bir sorun olarak (da) görülmeyebiliyor bu kesimlerde. Daha bağımsız bir ordunun daha baskıcı olacağı korkusu hakim. Oysa neden tersi söz konusu olmasın?

Ben şu zavallı durumumuzda Nato'dan çıkmamız ya da Natoda kalmamız sorununa öncelik vermiyorum. Bunun telaffuz edilebilmesi, vurgulanması, demokratik bir açılım olarak da düşünülebilir bazı kesimlerce. Bu da önemlidir.

Avrupa güvenlik projesinden çekilmemiz bir başka işarettir. Bir hukukun vurgulanmasıdır. Önemsenmesi gerekir. Basit bir diplomatik manevra ya da baskı meselesi değildir. Başkalarının karar verdiği savaşlara, yeni korelere kurbanlık asker göndermeyebileceğimizin de bir işareti olabilir, ezbere bir kenara atmazsak.

Ordunun açılımları AKP ile uzlaşır bir mahiyette değildir. İki proje birbirinden farklıdır.

AKP ile muhalefet arasında, sol ile sol arasında, sağ ile sağ arasında, dindarlarla dindarlar arasında yerellik mi, globallik mi; ulusal devletleri tasfiye etmek mi etmemek mi arasında ciddi bir farklılaşma mevcuttur.

Ulusal devletleri eleştirmek, global bir paryalığı öngörmeyebileceği, kendiliğinden demokratik oluvermediği gibi; ulusal devleti savunmak bağımsız olmanın ya da demokratik olmamanın sebebi ya da sonucu değil.

İnsanların kardeşliği, sınırların ortadan kalkması işgal ve sömürgecilikle, savaş ve kanla olmayacaktır. Hakla hukukla, insanlığı hakim kılmakla ve truva atı değil insanlık ihraç etmekle mümkün olacaktır.

Söylenecek ne çok şey var!

9 Haziran 2007

Irak Kapılarda

Irak'a girip girmeyeceğimiz artık tarafımızdan belirlenemez bir noktaya doğru çekilmektedir. Kendimizi bu cehennemde buluvermemize ramak kalmıştır.


Savaşa girmemek, savaşta taraf olmamak ulusal bir eğilimken, "bir koy beş al!" lafzı o kadar aşağılanırken Irak kapılarındayız. Karşımızda bir başka ülke, başka rüyalar, başka bir gerçeklik, başka dengeler var.


Krizi şiddet dursun gibi bir naif perspektifle yönetebilmemiz mümkün değildir. Büyük politika yapmaya çalışırken büyük politikalara da taşeron olmak da kaçınılmaz olabilecektir.


Diyelim ki, işin en iyisini yapmaya çalıştık. Barışı sağlamaya, şuna buna. Bunu yapmamıza elverecek bir denge mi var? Akacak onca kandan sonra, geri dönmek mümkün mü? Gitgide bir başka lokal tavırı da biz temsil etmeyecek miyiz?


Karşı örnek, Suriyenin Lübanda sağladığı barıştır. Suriyenin zaten Lübnanda olduğunu aklımızdan çıkarmamamız şartıyla. Suriye dengeleri kurdu ve şimdilik geri çıkarıldı. Kazancı nedir ne değildirle şimdilik ilgilenmeyelim.


Bizim bu savaştan kazancımız ne olacak? Şiddet mi azalacak? Bir dayatmadan mı kurtulacağız? Anlaşmalı mı gireceğiz? Petrol mü istiyoruz? Terörü mü durduracağız? İçsavaşı mı engelleyeceğiz? Türkmenleri mi koruyacağız? Telafer yanarken nerelerdeydik?

Bir iddaya göre şiddet bizi Irak'a çekmek içindir. Şiddeti engellemek için daha büyük bir şiddeti yeğlemek mi söz konusudur? Türkiyeye Irak'a girmesi için baskı vardır. Bu doğru mudur?

Barzani ve Talabani ile ne gibi pazarlıklar söz konusudur? Kimler için, kimler adına yapılmıştır pazarlıklar? Yapılmadıysa, Ortadoğu Projesinin son taşaronu olmadığımıza emin miyiz?

Diyelim Irak'a girdik. Irak halkını ürkütmedik. Barışı sağladık. Orada bağımsız, tarafsız, hakkanî bir politika izleyebilecek bir konumumuz var mı? İstediğimizde çıkabilecek miyiz? İsteyerek kalabilecek miyiz?

Irak ıraklılarındır. Ancak, ıraklıların her yaptığı da onaylanmayacaktır. Daha ne müdahalelerle karşılaşacaklardır.

Irak halkı müdahalemize ihtiyaç duymadıkça, Irak içi gerilimin ortaklarından birisi olmadan kaçınamadıkça Irakta işimiz zordur.

Dengeler bir ölçüde sağlanamaz mı? Kürtlerin güvenini kazanarak, türkmenleri feda etmeyerek, mezhep savaşlarını engelleyerek, etnik azınlıkların paniğini hafifleterek ve genel tansiyonu düşürerek bir şeyler yapabiliriz.

Maliyet? Petrolden sağlanmayacaksa bir finansörümüz mü vardır? Kendi bütçemizle sınırı aşacaksak, ne kadar kalacağız? Ekonomimizin işinin bitirilmemesi, borsanın çökertilmemesi için garantiler mi almış durumdayız?

Gördüğümüz kadarıyla AKP savaşa görünürde karşımsı bir tavır içerisinde, tezkere krizinin tersine. CHP, MHP ve bürokrasi hiç olmazsa kısmi bir sınır aşmadan yana, tezkere günlerinin tersine.

Değişen ne? Dedikodulardan, popüler filmlerden, söylentilerden mi yola çıkacağız? Yoksa aydınımız, gazetecimiz var mı, kaldı mı, bize, halkına bir şeyler söyleyecek olan, duruma hakim birileri var mı ola?

Planlamasını başkalarının yaptığı bir savaşta çökmeyiz ama, çok acı çekeriz ve çektiririz. Haklı savaş sadece işgale karşı, sömürgecilik ve talana karşı savaşlardır, karşı koyuşlardır.

Hâlâ başkalarının projelerinin peşinde miyiz? Yoksa ortadoğu halklarının da kimselerin kucağında oturmadan barış, kardeşlik içinde insanca yaşamalarını mı öngörmekteyiz?

Savaşa bizler karar veremeyeceğiz. Olup bitene bürokrasimizin dahi hakim olmadığını düşündüğümüzde, hattâ global imperatifleri kendi halkının ve komşularının talep ve ihtiyaçlarından öncelikli gören siyasi ve bürokratik kurumlaşmayı göz önüne getirdiğimizde, "Biz ne yapıyoruz?" diye sormak tuhaf mıdır?

En radikal ve sert millici kurumlarımızın globalizmin soğuk savaş örgütlerinde yeşermişliği temkin için yeterli neden değil midir? Ellerinden biz antiemperyalistler, demokrasi savunucuları, bağımsızlığı ve uluslararası dayanışmayı vurgulayanlar neler çektik. Ne zamandır bağımsızmışız meğer de haberimiz yokmuş!

Evet, şimdilerde bağımsızlıkçı sol dahi bağımsızlık düşüncesine "hezeyan!" demekte! Bağımsızlık fikrine savaş açanlarsa modernitemizin hakikî garantörleri edasında.

Beyler, ne yapacaksanız açık, dürüst, net yapın. Kendinizi izah edin. Savaşseverler. Barışseverler. Yereller. Uluslararasılaşmışlar. Derdiniz nedir? Ne istemektesiniz? Nereye kadar? Aksi takdirde gündeminiz nedir?

Durumu not ediyoruz. Ve halkın hafızasına soğukkanlılıkla kaydediyoruz.

Ey seyir defteri, insiyatif bizde gözükmüyor!

Bataklıklara saplanmayacak kadar tarihi deneyimimiz ve dayanışma kurabilme yeteneklerimiz var. Dedelerimiz o topraklarda, o çöllerde dev gibi orduları yendi. Herkesi şaşırtabiliriz. Ancak, evlâtlarımızın ve komşularımızın sömürgecilik için bir damla kanını dahi feda edebilmek akıl ve vicdan harcı değildir.

Dayatma büyük Ey Halkım! Unutma insaniyeti, komşularını, kardeşçe rüyalarını:

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşcesine
Bu davet bizim!