19 Ekim 2009

MGK'ya Muhalefetin de Girmesi Önerisi Üzerine

Cumhurbaşkanının önerisini muhalefet nasıl karşılayacaktır, hükümet buna öncelik verecek midir, bilemiyorum. Anamuhalefet ile başlamak ve daha geniş çözümler, çözüm kombinasyonları aramak lazım.

Politikalarda sürekliliğin devlet ve bürokrasiden beklenmeyeceği bir döneme girdik. Eski model ne kadar modernist ve aydınlanmış bir iddia taşısa da konsensus düşüncesini söndüren bir duruşun vücutlanması idi. Konsensusu dışlayan bir modelde bürokrasinin kendisini herşeyin üstünde görmesi doğaldır.

Eğer demokratik bir cumhuriyette karar kıldıysak, siyasi partilerin temel sorun ve konularda uzlaşmaları, anlaşmaları, çerçeveleri belirginleştirebilmelerini de beklemek durumundayız.

Bürokratların ayak sürümeleri, başka gerekçe ve perpektiflerden bakmaları her daim sorunlu değildr, "rasyonalize edilip" kurtulunacak, "hızlandırılacak" bir kesim olarak görülmeleri yerine demokratik işleyişe intibak ettirilmeleri hedeflenmelidir.

Siyasi Partiler (muhalafet, iktidar partileri) MGK'da sözcü aramak yerine kendilerini ifade edebilecek, stratejik bakabilecek, toplumun ve zamanın ihtiyaçlarını okuyabilecek bir özgüvenle buluşmalıdır.

Ben MGK'yı partilerin buluşma, tartışma yeri olarak görmüyorum. Muhalefete bir biçimde katılım imkânı sağlanarak, fikir, zaman içinde geliştirilmelidir.

Konsensusun evi MGK değildir. MGK sadece sınırlı stratejik tartışma, tartışma, paylaşma imkânları sunacaktır.

Her alanda kaygıların, dispozisyonların buluşabilmesi partilerin de gerçek anlamıyla siyasi parti olması ve halkı temsil yeteneğine kavuşabilmeleri, tecrübe kaybetmeden, iç boşaltmadan demokratikleşebilmeleri ile mümkündür.

Konsensus hiçbir kurumla başlamaz ve bitmez. Halk oluşun kendisini ifade edişinde, başka bir deyişle halk olarak buluşmamızın kendisini ifadesinde çiçeklenir, serpilir.

Katılımın, uzun vadeli siyasetlerin önünü açacaksak; bu topluma çok zaman kaybettirmiş oldubitticilikleri bir ölçüde sınırlayabileceksek, yani "bir ölçüde bağımsız" davranabilecek kadar makus talihimizin efendisi isek, öneri üzerinde kafa yormamız gerekir diye düşünüyorum.

Tek Kişilik Cemaata İki Saat Konuşan Papaza İtiraz Eden Seyise Hikmete Açıklıktan İtiraz Beyanındadır


"Ben de basit bir taksi şöförüyüm ama", ben olsam, bir kereliğine de olsa, o güne ayrılmış bütün yemi tek atın önüne koyardım. Yem bolluğu arkadaşların yokluğuna evlâ mı gelecek diye, belki. Belki de bir at, bir kedi, bir karınca ezberi helâk ediverir bazan, ondan, sanırım. Çatlayacağını bilsem bunu yapmazdım. Zulüm olur. Ama çatlama sınırını da yaşamasını isterdim, eğer bir hafızası varsa, olduğuna inanıyorsam. İnanmıyorsam, yine zulümdeyim.

Diğer atlar yok diye acelesiz kaşağılamamı, tüm zamanı ona vermemi çifteyle, huysuzlukla, dile gelebilen, gelemeyen bir alayla karşılayacaksa, canıma minnet "kalan zamanı kendime ayırırım" demem gerekirdi. Ama zaman, atların zamanı. Ve hiçbririsinin, hiçbirzaman yeterince kaşağılanmamış olduğunu bilmek durumunda bir seyis.



Bir keresinde konuşacak insan yoktu, derdimi bir kediye, Matildaya anlattım, uzun uzun. Heyecanla ve hevesle dinledi. Ciddiye alınmak, üstelik kendisine dert anlatılması tüylerini ürpertti. Lâf bitince kucağıma atladı, bir şeyler anlattı, yüzümü uzanıp şefkatle yaladı, yaladı, yapış yapış oldum, ama ses çıkaramadım. "Ne anladığını anlayamadım, ama hayatımda hiç bu kadar iyi anlaşılmadım Matilda Kardeş!" dedim.

Söyleyeceği bir şeyi olan insanı uyuklayarak dahi olsa dinlememek, söylediklerini en azından kendisinin dinlemesine de engel oluş. Karşımda konuşan, yeter ki hikmeti olan bir şeyler söylesin, bir yükünü hafifletsin, bir acısını, neşesini paylaşsın da bana fazla ya da az gelsin.

Alabileceğimi kadarını alıp alamamak, çatlamak, patlamak ya da entellektüel yavrusuna "seni anlıyorum" diyen bir annenin şefkatiyle bakmak insanın kendi bileceği iş.

İncir çekirdeğini doldurmayacak neleri dinliyoruz, nelerle ilgileniyoruz. Biz hep boş salonlara, boş yüzlere, dibi delik kalplere konuşuyoruz. Eğer boş sıralar dile gelir de, havaya konuşulan, rüzgara bırakılan hikmetten şikayetçi olurlarsa, karşılarında kafa patlatan insana ders vermeye kalkışırlarsa, onlardan bu dünyada da şikayetçiyim öteki dünyada da.

Tafrasızca, tevazusundan konuşursa bir insan, uyuklama, dışarı çıkma, kibarca tüyme hakkına sahibiz. Söylenecek sözü olduğu için pişman etme hakkına değil.

Her şeyin bir hikmeti var. Yeraltındaki meyvenin, dalda aranması gibi bir şey, seyisin sözü çatlattığını görmemek. Aradığını yerin dibinde bulunca da, nebatatı kökünden etmemeli. Dalında görülecek dalında.

Papaz doğru yapmş, yanlış yapmış ayrı bir mevzu. Ariflere göre, konuşa konuşa insan olunuyor, koklaşa koklaşa. Bazan, kapışa kapışa. Söz seyiste bitince, hikmet de kapı dışarı edilmiş oluyor.

Her dediğinde bir hikmet olanların susmaları, herşeye cevapları olduğundan. Ve herşeye cevabın eğretiliğini bilmelerinden. Eleştirilemeyecekse dediğin, susarsın, konuşman şart değilse. Ezber bozulana kadar felakete yol açacaksa.

Papaz, şimdi seyise ister itiraz eder, isterse gülümser, söz onun. Ama tevazu da onun.

Hikmet, meseleyi, mevzuyu kapatan söz değil. Sözün, diskurun, akışın, alışverişin devamında olan, sohbette ve insanlararasılıkda yatan bir şey.

Yine "insan" dedik durduk, Matilda. Yaşasaydın, mırmır ederdin, sinirle kuyruk çırpar, haksızlık ettiğimizi hissettirirdin, muteriz ama munis, etraftaki canlıların annesi, yoldaşı, kardeşi.

Sözü kendisinde başlamayan. Manâsı kendisinde bitmeyen.

6 Ekim 2009

Medeniyetin Dili


Akıştaki anda yaşayan anındalık. Evveli ve ahîri zaman olmayan, zamanda olmayan bir zamansallık ve zamandalık. Zaman diye ete kemiğe bürünme, mekânda görünme.

Anındasın, ama anın esiri , misafiri değilsin. Anda'lığın bir oluş(um) biçimi. Zamanda anlamakta hissetmektesin.

Ne bu ikincil, ne öteki.

Söz hakkını kullanıp gidiş. Konuşamayan, susmayı seçen, dili olmayan da söyleyip geçer. Anlayan oldukça.

Şimdi değil, hep yarın, yarın, yarın. Yapılabilmiş herşey geçmiş. Gören, işiten geçmişte kalmakta olana yüzünü çevirir. Geçmişte kalış dilin, hayatın, insanlığın, eyleyişin tomurcuklanışı.

Geçmiş, geçmişte kaldığından değil, bugüne kaldığından anın bilgisinin anahtarı.

Sabır, teslimiyetçilik değil, hakikate ve hakikatli insiyatife teslim oluş.

Sükûnetle niyaz ediş. Kendisinden bile feragat ediş, bir göstereceği varken. Mayalanma, kendisi oluş, kendisinden vazgeçmesi beklenirken.
"Hemen şimdi!": Zaman yok, sorumluluk yok demek olur, geçmişi geleceğe bağlama anından koparırsak.

İnsanî Varoluşun iddialarına katkımız ne kadar büyük diyebilmek için, sabrın, tevekkülün, geçmişi olan yarının ülkesine ve diline de dönüp bakabilmemiz lâzım.

Kaybetmek üzere olduğumuz memleket orada. İnsanlığın dili korkarım uzun bir süre daha anlamsız, geri ve kısıtlı gelecek ezberimize.

27 Eylül 2009

Eylül 2009'da Durum: Dengeler Değişiyor!


BASIN. Yeni bir muhalefet şekilleniyor. Muhalefetsiz olmayacağını düşünmüş birileri olmalı dersem naif kaçacaktır. Varolan eğilimler bir yerlere çekiliyor, sekillendiriliyor. İnsiyatif çok taraflı ve ağır. Birbirisini hesaba katarak yer seçen pozisyon belirleyenler var.


İNDİKATÖRLER. İdeolojik indikatörler, propagandanın kapalı argümentasyonundaki değişiklikler, bürokratik söylem, muhalefetin açılma stratejileri "iktidar"da bir sonbahar düzenlemesi olduğuna işaret ediyor. Muhalefete itici gelen, kamplaştırıcı ve militan "liberalite" , merkezden uzaklaştırılıyor gibi görünüyor. Muhalefetteki şekillenme ise basının şekillendirilmesi biçiminde. İktidar merkezindeki en itici ve sığ militan tavır geriletildikten sonra toplumda belli bir depolitizasyonun yolu aranacak. Varolan gündem tansiyonu düşürücü olmasa da, politika aktörleri şekillendirilerek erime noktasından uzak tutulacağız.


İKTİDAR. İktidarın "hiç beklenmedik" bir biçimde kendisine bağlı tansiyonu yüksek tutan duruş ve çevreleri düzenleme işaretini vermesi neyin nesidir zamanla tartışılır. Yeni muhalif çevrelerdeki düzenlemenin buna ne kadar bağlı olduğunu da bilenler tartışır, anlamaya çalışırız. Şimdilik dikkat edilmesi gereken argümentasyonda değişiklikler olacağı. Başka bir deyişle siyasi "paradigma" değişiyor, gazatelerdeki anlamıyla.


MUHALEFET. Bir başka ses, ton yakalayacak. Ancak basındaki şekillenmeye, majestelerinin muhalefetine de izin vermeyecekler. İtiraz ve uyum paralel gidecek. Aktörlerde değişiklik beklemeyin.


LEX AVŞAR. Yargının Avşar Davasındaki tavrı, "yargının bağımsızlığı"na hassasiyeti de belirleyecek. Yargı ya daha fazla tartışılacak, ya da basın, eleştiri ve muhalefetin rolünü üstlenmesi gerketiğine dair anlayışı devre dışına bırakacak. Bu hem uygulama/yorum/ aplikasyon işi hem de yasama sorunu.


ÖZEL MAHKEMELER ve özel yetkili yargı görevlileri de normalizasyon sürecine çekiliyor gibi görünüyor. Bundan önce klasik devletçi söyleme muhalif değişiklikler ve zorlamalar gündemdeydi. Bugün devletçi ve milli söyleme karşı ölçüyü kaçırmama, hukukî meşruiyetin sınırlayıcı felsefesine geri dönüş sözkonusu gibi görünüyor.


POLİSteki politizasyon frenlenecek gibi görünüyor. Bunun bir gereklilik olduğunu söyleyecekler çoktur. Gereken ne yapılıyor ki dünyada? Polisin devre dışı kalması muhtemel bir kutuplaşmada taraf olmaktan çıkarılması, hukuk devletinin ve demokrasinin gereği. Bu kadar çok alandaki değişiklikler, skandallar ve şekillenme belirtileri tesadüf olarak görülmemelidir.


SOL. Bir Mayıs'a dikkat edilmelidir. Hükümet ve polis aynı tavrı izlerse, halâ olağanüstü bir haldeyiz demektir. Bir Mayıs üzerinden bir sivil sıkıyönetim gösterisi yapıldığını yazmıştım bir kaç sene önce. Gerekçeleri ve ne ölçüde geçerli olduğu zamanla ortaya çıktı. Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta burada aslında solun hedeflenmemesidir. Ancak, evet, ancak, solun şamar oğlanı olarak görülmesi 12 eylülün "sözde weberian" dinci ya da laik popüler kültürünün ve yeniliberal tavrının emeğe, işe, alınterine, çalışmaya, bağımsızlığa, eleştiriye bakışı ile de alâkalıdır.


GERİLİM. İtirazı olan herkesi düşman ilan etmeye kalkışabilecek bir karagözlülük, (itirazı olanlardan gelen) aklı başında duruşla dengelendi. Bu nereye kadar sıcak kapışmayı tehir edebilirdi bilemiyorum. Toplum ısınmıyor, ısıtılıyordu. Yumuşama ezber dayatamayacağımız birlerinin olduğunu görmekle başlar. Ezberin farkına dahi o noktada varırsınız, bazan.


DEMOKRATİK SOĞUK SAVAŞ. Hangi soğuk savaş demokrasi için pazarlanmadı? Kimse ilan ettiği gizli açık savaşın galibi olarak görmesin kendisini. Hukuku işleterek, kurumlaştırarak atılmayan hiç bir adım kazanım değildir, toplumsal dayanışmaya yansımayacaktır.


TASFİYE EDİLENLER "kimi temsil ediyorlardı?" diye sormamız gerekecek, yeni şekillenmeleri anlama kılavuzunun bir parçası olarak. Özellikle de "resmi muhalefetimiz"in simasını okuyabilmek için.


İZLEMEK. Seyirci bile olsak, dostluk düşmanlıktan değil, hakkaniyetten, ölçüden, haktan hukuktan konuşmamız lazım. Meşruiyeti şart koşmamız gerek. Dostumun dostu, düşmanımın düşmanı gibi lafza başvurmamız insanlığı terk'e koşuttur. Sabırsızlık, hezeyan ezilenlerin dahi hakkı değildir!


(Çok şey oluyor, şekilleniyor, sessiz ve derinden akıyor dünya yine. Anlamak için siyaset bilimci olmamak, dersini alaturka üniversitlerde inkilisce almış olmamak, kuramla praksis arasındaki eytişimi hiç olmazsa gündelik akılda germemek yeterli. Online yazıldı düzeltilmedi. Yanlışları kendiniz düzelterek okuyunuz Efendim. Biz de yazdıklarımızı gözden geçireceğiz, elbette. Zamanımız bu kadarına yetti, bağışlayınız.)

20 Eylül 2009

Gayret İçinde, Ter İçinde

Hastalara acil şifalar diliyorum. Dostsuzlara dost. Bayramsızlara bayram. Aşksızlara aşk. Keyfi yerinde olanlara daha fazlasını. Sıpalara bol saman. Vatansızlara vatan. Yoldakalmışlara açık kapılar ve yol açıklığı. Denizlerde olanlara iyi rüzgarlar. Yolda olanlara kazasız belasız gidip gelmeler.

"Ne olacak memleketin hali, insanlığın hali, dünyanın hali?" demeden de çekip gidemiyorum. İş var, yol var, zaman azalıyor. Geride bırakacağımız ne? Gerçekten ilerledik mi? İnsanlarını ve kültürünü hibe etmeye yetiştirilmiş nesillerle kaç bayramımız daha kaldı? Elde kalanlarla, geride kalanlarla, insanlığı bırakmamaya kararlı üç beş kişiyle bu kültürü yeşertebilecek miyiz bilemiyorum.

Ayakta durdukça emek vereceğiz. Çırpınacağız. Bayramlı bir nesildik. Çok acılar çektik ve ne dolu yaşadık. Yine aynı hayatı isterim. Hiç bir şeyin bedavaya kapılmadığı bir hayatı.

Bu dünya bir cennet olamaz, olan da hep elde kalamaz. Daha adil, daha dayanışmacı hakkani ve hakikatli olunmasının önündeyse hangi engeller var? Olmamız gereken bu iken halâ neyi bekliyoruz Ey İnsanlık?

Gayret içinde, ter içinde, emek içinde, aşk içinde insan hayatları diliyoruz, bu bayramda da.

Bir halk olmayı, bir insanlık olmayı diliyoruz ve emeğini veriyoruz.