5 Kasım 2009

Çağrı: GDO'lar, Genetik Manipulasyonlar, İnsan Doğasına Genetik Müdahaleler Üzerine

Zamanım olmadığından pek yazamıyorum.

Blog'umu okuyan arkadaşlarımdan bitki hayvan ve insanlara genetik müdahale üzerine yazmalarını site, blog ya da forumlar oluşturmalarını rica ediyorum.

Bu kavga hürriyet, haysiyetle yaşama, ahlak ve dayanışma kavgasıdır.

Genetik manipulasyona izin veren partileri desteklememeye, sağlık ve doğa ile oynayanlardan siyasi desteği çekmeye çağırıyorum.

Gdo'ları, tarımda kullanılan zehirleri, pervasızca taze ya da gündelik süt diye satılan UHT muamelesinden geçmiş süt ürünlerini gündemin merkezine oturtmakta geç kalıyoruz.

Kuralsızlığı ve gıda etiğine uymamayı kural haline getirenleri yalansız, dolansız eleştirmek; doğru ve düzeltilebilir bilgiler sunmak; soframızı, gelecek nesilleri, doğamızı savunmak zorundayız.

Sağlığımızı, dünyamızı satanlarla, tanrılık taslayanlarla daha güzel bir dünya kurmamız mümkün değildir.

Haydi tartışmaya, dayanışmaya!

3 Kasım 2009

Kahramanları Sırttan Vururlar


Haşek, antikahramanı mı yazdı, sıradan, gündelik kahramanın següzeştini mi şimdinin dünyasından bakılırsa, ahkâm kesmek güç.


Bir dönemin dünyasından, ihtiyacından br kavramın içini doldurmak ya da boşaltmak boşuna bir çaba. Dinamiği olmayan, tarihi olmayan bir sosyolojiden konuşmak gerekiyor. Geçmişi bugünde eritecekiniz, geleceğin ihtiyaç ve şekillenmelerini ihmal edebileceksiniz, yani bugününüz insanlığın bir daimi bugünü, merkezi, kavramsal şekillendiricisi olacak.


Kahramanlık sanıldığı gibi militarist, baskıcı bir kavram değil. Üzerinden dünya yıkamaz ya da kuramazsınız zaten, olacaklar bir biçimde olur size, keyfinize ve tercihlerinize rağmen .


Bazan dünyayı karşınıza alırsınız, bazan tüm dünyayı arkanıza. Yapmamanız halinde sizi kimsenin eleştiremeyeceği şeyleri gerçekleştirirsiniz. Çernobildeki itfaiyeci. Yalnız emirden mi? İnsan oluşun kendisinden, hakikatinden gelen bir şey bu.


Kahraman bir cengaver, bileği bükülmez insandan çok, herkes sorumluluktan kaçarken ve bunun ayıplanamayacağı, eleştirilemeyeceği durumlarda sorumluluk alabilen bir insan. Riski üzerine alabilen, başkalarının sırtında yükselmeyen bir insan.


Belki bir borçluluk duygusundan, belki bir yetti artık duygusundan, belki artık eylemenin, ölmenin ve kalmanın meşruiyetinin tartışılamaz olmasından. Bir zorda kalış, darda kalış, çaresizlik anı gerekiyor kahramanlığın tomurcuğunun patlaması için.


İnsan borcunu ödüyor, insan kendisini ispatlıyor, insan ayak sürüyerek yola çıkıyor, ama gerisini getiriyor.


Esir askeri, karşı emre rağmen ameliyat eden cerrah da, kucağında komşunun hasta çocuğu dağı taşı, çığı aşarak koşturan mahallenin delisi de kahraman.


Kahramanlık bir sınır aşma işi. Zorda kalma işi. İnsan olmayan zorda kalmaz, darda kalmaz. Kırılgan bir hayatta, ayağımızın altından her an çekilebilen bir zeminde sabitlerimizi, değişmez, geriye dönüşsüz sandıklarımızı yükseltiyoruz.


Kahramanı sevmek bir özveri, kendini aşma patlamasını da sevmek. İnsana ve insanlığa güvenilebileceğini hatırlamak, bilmek, sezmek.


Nasreddin Hoca, ol rivayette, Timurlenkten bir fil daha isterken korkak mı? Hikmet kapılarını açık tutan bir kahraman mı? Bir fırtına gibi esen, kükreyen bir hükümdar. Bir aleladelikteymiş, halden habersizlikteymiş gibi dünya yazan bir hakim, nükteyle, söze ve insaniyete hakimiyetle. Sözünde durmayışları, korkuyu, savuşmayı insani bilen; kendi korkularından korkup kaçmayan, insanlığın buluşmalarından emin bir bilgelik.


Kahramanlık en çaresiz, en güçsüz, en sıkışık anda filizlenir. Kahraman genellikle şaşırtır. Şaşırken de doğal karşılatır, sanki biliyoruzdur böyle olacağını, ama hayret ve hayranlık içindeyizdir de.


Kahramanın, kahramanlığın sonunu aydınların ilân etmesinde bir içerik, anlam yok, dünyanın dümdüz edilmesi, teknokratlaştırılması, egoize edilmesinden başka. Delice bir özveri, çılgınca bir kendini veriş, yürekten karşı koyma tartışarak, kapışarak, koklaşarak, çöllerde deli divane dolaşarak gezmeyecek olanın kültüründe bir anlam taşımaz. Hayata açık olmayan, hayatla sınanmayan bir kurguyu, dayatmayı, serabı hakikat edinir. Başkaları ile bölüşülemeyecek olanın alanında.


Kahramanlığın sürekli olması, artık ne yapılırsa kahramanca olması, kahramanlığın bir terbiye olarak giyinilmesi hem dilin, insanlığın, hayat dünyasının, kültürün hem de o zamanın sofrasının işi.


Kahraman sağ kaldıysa, ya içi doldurulup vitirnde sergilenir, ya da yok sayılır, itilip kakılır. Trajedi ancak ölü kahramanlarla yazılır. Ya geride bıraktıkları?


Hindistandaki esir kamplarından dönen gönüllülerimizi memlekette nelerin beklediğini bilen kaç kişi kaldı?


Denizler taburelerine tekme attılar. Hallaç derisiyle dersini verdi.


Düşünce, hayat, gök ekini biçilerek akmak zorunda olmasa da , başka bir yol, tarz seçmiş olsak da bizim için can verenleri bize can verenler olarak görmemizde ne sakınca var?


Sivasta Madımak Oteli yakılmadan kapısına dikilecek bir yiğit erkeğe, kadına, çocuğa ihtiyaç yok mu idi sanıyorsunuz?


Modern dünyada savaşlar bir düğmeye basılarak yapılıyor, evet. İnsanların yanması da bir düğmeye basılarak engellenebilseydi, hukuk işletilseydi, kurumlar işletilse, devlet işletilseydi bile, o düğmeye basacak bir kahraman gerekiyordu. Sadece işini yapan bir insan. Sıradan bir insanlık vazifesini.


Aç sırtlanların elinden çocuğu kurtaran kendi halindeki insanlar. Cüzzamlılarla aynı sofraya oturabilen bir hekim. Sözünü tutmayı, başkalarının söz hakkına sahip çıkmayı bilen aydın.


Çocuklarına ekmek götürebilmek için çırpınırken üzerlerine kusulan, kaçırılan, gaspedilen taksi şöförleri. İşkencehanede geceleri parmaklarının ucunda dolaşarak arkadaşlarımın ağızlarına yiyecek tıkıştıran, su damlatan ürkek gölge. Kimdi? Kim olduğundan size ne?Affedilmek için değil, başka bir şey yapamayacağı için.. Nasıl anlatabilirim ki insanın isyan hallerini, isyanı savunurken dahi isyan etmemişlere?


İnsan, son kertede hep insandır. Hatta daha fazla insandır.


Gemisi batmayacak olan, evi yıkılmayacak olan, oteli yakılmayacak olan, okyanusta salınan kibrit çöpünden ne anlar? Şiirini bulmuş bir kibrit çöpünden.


19 Ekim 2009

MGK'ya Muhalefetin de Girmesi Önerisi Üzerine

Cumhurbaşkanının önerisini muhalefet nasıl karşılayacaktır, hükümet buna öncelik verecek midir, bilemiyorum. Anamuhalefet ile başlamak ve daha geniş çözümler, çözüm kombinasyonları aramak lazım.

Politikalarda sürekliliğin devlet ve bürokrasiden beklenmeyeceği bir döneme girdik. Eski model ne kadar modernist ve aydınlanmış bir iddia taşısa da konsensus düşüncesini söndüren bir duruşun vücutlanması idi. Konsensusu dışlayan bir modelde bürokrasinin kendisini herşeyin üstünde görmesi doğaldır.

Eğer demokratik bir cumhuriyette karar kıldıysak, siyasi partilerin temel sorun ve konularda uzlaşmaları, anlaşmaları, çerçeveleri belirginleştirebilmelerini de beklemek durumundayız.

Bürokratların ayak sürümeleri, başka gerekçe ve perpektiflerden bakmaları her daim sorunlu değildr, "rasyonalize edilip" kurtulunacak, "hızlandırılacak" bir kesim olarak görülmeleri yerine demokratik işleyişe intibak ettirilmeleri hedeflenmelidir.

Siyasi Partiler (muhalafet, iktidar partileri) MGK'da sözcü aramak yerine kendilerini ifade edebilecek, stratejik bakabilecek, toplumun ve zamanın ihtiyaçlarını okuyabilecek bir özgüvenle buluşmalıdır.

Ben MGK'yı partilerin buluşma, tartışma yeri olarak görmüyorum. Muhalefete bir biçimde katılım imkânı sağlanarak, fikir, zaman içinde geliştirilmelidir.

Konsensusun evi MGK değildir. MGK sadece sınırlı stratejik tartışma, tartışma, paylaşma imkânları sunacaktır.

Her alanda kaygıların, dispozisyonların buluşabilmesi partilerin de gerçek anlamıyla siyasi parti olması ve halkı temsil yeteneğine kavuşabilmeleri, tecrübe kaybetmeden, iç boşaltmadan demokratikleşebilmeleri ile mümkündür.

Konsensus hiçbir kurumla başlamaz ve bitmez. Halk oluşun kendisini ifade edişinde, başka bir deyişle halk olarak buluşmamızın kendisini ifadesinde çiçeklenir, serpilir.

Katılımın, uzun vadeli siyasetlerin önünü açacaksak; bu topluma çok zaman kaybettirmiş oldubitticilikleri bir ölçüde sınırlayabileceksek, yani "bir ölçüde bağımsız" davranabilecek kadar makus talihimizin efendisi isek, öneri üzerinde kafa yormamız gerekir diye düşünüyorum.

Tek Kişilik Cemaata İki Saat Konuşan Papaza İtiraz Eden Seyise Hikmete Açıklıktan İtiraz Beyanındadır


"Ben de basit bir taksi şöförüyüm ama", ben olsam, bir kereliğine de olsa, o güne ayrılmış bütün yemi tek atın önüne koyardım. Yem bolluğu arkadaşların yokluğuna evlâ mı gelecek diye, belki. Belki de bir at, bir kedi, bir karınca ezberi helâk ediverir bazan, ondan, sanırım. Çatlayacağını bilsem bunu yapmazdım. Zulüm olur. Ama çatlama sınırını da yaşamasını isterdim, eğer bir hafızası varsa, olduğuna inanıyorsam. İnanmıyorsam, yine zulümdeyim.

Diğer atlar yok diye acelesiz kaşağılamamı, tüm zamanı ona vermemi çifteyle, huysuzlukla, dile gelebilen, gelemeyen bir alayla karşılayacaksa, canıma minnet "kalan zamanı kendime ayırırım" demem gerekirdi. Ama zaman, atların zamanı. Ve hiçbririsinin, hiçbirzaman yeterince kaşağılanmamış olduğunu bilmek durumunda bir seyis.



Bir keresinde konuşacak insan yoktu, derdimi bir kediye, Matildaya anlattım, uzun uzun. Heyecanla ve hevesle dinledi. Ciddiye alınmak, üstelik kendisine dert anlatılması tüylerini ürpertti. Lâf bitince kucağıma atladı, bir şeyler anlattı, yüzümü uzanıp şefkatle yaladı, yaladı, yapış yapış oldum, ama ses çıkaramadım. "Ne anladığını anlayamadım, ama hayatımda hiç bu kadar iyi anlaşılmadım Matilda Kardeş!" dedim.

Söyleyeceği bir şeyi olan insanı uyuklayarak dahi olsa dinlememek, söylediklerini en azından kendisinin dinlemesine de engel oluş. Karşımda konuşan, yeter ki hikmeti olan bir şeyler söylesin, bir yükünü hafifletsin, bir acısını, neşesini paylaşsın da bana fazla ya da az gelsin.

Alabileceğimi kadarını alıp alamamak, çatlamak, patlamak ya da entellektüel yavrusuna "seni anlıyorum" diyen bir annenin şefkatiyle bakmak insanın kendi bileceği iş.

İncir çekirdeğini doldurmayacak neleri dinliyoruz, nelerle ilgileniyoruz. Biz hep boş salonlara, boş yüzlere, dibi delik kalplere konuşuyoruz. Eğer boş sıralar dile gelir de, havaya konuşulan, rüzgara bırakılan hikmetten şikayetçi olurlarsa, karşılarında kafa patlatan insana ders vermeye kalkışırlarsa, onlardan bu dünyada da şikayetçiyim öteki dünyada da.

Tafrasızca, tevazusundan konuşursa bir insan, uyuklama, dışarı çıkma, kibarca tüyme hakkına sahibiz. Söylenecek sözü olduğu için pişman etme hakkına değil.

Her şeyin bir hikmeti var. Yeraltındaki meyvenin, dalda aranması gibi bir şey, seyisin sözü çatlattığını görmemek. Aradığını yerin dibinde bulunca da, nebatatı kökünden etmemeli. Dalında görülecek dalında.

Papaz doğru yapmş, yanlış yapmış ayrı bir mevzu. Ariflere göre, konuşa konuşa insan olunuyor, koklaşa koklaşa. Bazan, kapışa kapışa. Söz seyiste bitince, hikmet de kapı dışarı edilmiş oluyor.

Her dediğinde bir hikmet olanların susmaları, herşeye cevapları olduğundan. Ve herşeye cevabın eğretiliğini bilmelerinden. Eleştirilemeyecekse dediğin, susarsın, konuşman şart değilse. Ezber bozulana kadar felakete yol açacaksa.

Papaz, şimdi seyise ister itiraz eder, isterse gülümser, söz onun. Ama tevazu da onun.

Hikmet, meseleyi, mevzuyu kapatan söz değil. Sözün, diskurun, akışın, alışverişin devamında olan, sohbette ve insanlararasılıkda yatan bir şey.

Yine "insan" dedik durduk, Matilda. Yaşasaydın, mırmır ederdin, sinirle kuyruk çırpar, haksızlık ettiğimizi hissettirirdin, muteriz ama munis, etraftaki canlıların annesi, yoldaşı, kardeşi.

Sözü kendisinde başlamayan. Manâsı kendisinde bitmeyen.

6 Ekim 2009

Medeniyetin Dili


Akıştaki anda yaşayan anındalık. Evveli ve ahîri zaman olmayan, zamanda olmayan bir zamansallık ve zamandalık. Zaman diye ete kemiğe bürünme, mekânda görünme.

Anındasın, ama anın esiri , misafiri değilsin. Anda'lığın bir oluş(um) biçimi. Zamanda anlamakta hissetmektesin.

Ne bu ikincil, ne öteki.

Söz hakkını kullanıp gidiş. Konuşamayan, susmayı seçen, dili olmayan da söyleyip geçer. Anlayan oldukça.

Şimdi değil, hep yarın, yarın, yarın. Yapılabilmiş herşey geçmiş. Gören, işiten geçmişte kalmakta olana yüzünü çevirir. Geçmişte kalış dilin, hayatın, insanlığın, eyleyişin tomurcuklanışı.

Geçmiş, geçmişte kaldığından değil, bugüne kaldığından anın bilgisinin anahtarı.

Sabır, teslimiyetçilik değil, hakikate ve hakikatli insiyatife teslim oluş.

Sükûnetle niyaz ediş. Kendisinden bile feragat ediş, bir göstereceği varken. Mayalanma, kendisi oluş, kendisinden vazgeçmesi beklenirken.
"Hemen şimdi!": Zaman yok, sorumluluk yok demek olur, geçmişi geleceğe bağlama anından koparırsak.

İnsanî Varoluşun iddialarına katkımız ne kadar büyük diyebilmek için, sabrın, tevekkülün, geçmişi olan yarının ülkesine ve diline de dönüp bakabilmemiz lâzım.

Kaybetmek üzere olduğumuz memleket orada. İnsanlığın dili korkarım uzun bir süre daha anlamsız, geri ve kısıtlı gelecek ezberimize.