25 Mart 2012

Petrol Kuşatması

İran'a konulan ambargo avrupa ülkelerine belli bir süre için ticaret ve alışveriş tekeli olma şansı sunarken türk şirketleri kara listeye alınma tehtidiyle karşı karşıyalar.

Petrol konusunda Türkiye İrana avrupa ülkelerine nazaran çok daha bağımlı. Anlaşılan o ki, İran gerilimi Batı tarafından Türkiyeye baskı yapmak için kullanılıyor, ticaret ve finansal imkanlarında da altı aylık bir eşitsizlik, alan kapması yaşanacak.

Barzanî bağımsızlık ilanı için beklerken, ABD Türkiyeye bağımsızlık ilânını kolaylaştırması halinde Musul ve Kerkükten ucuz ya da "kolay" petrol öneriyor.

Suriyeye müdahale söz konusu olursa Irakta Bağdat yönetiminin bugünkü yöneliminden ayrışmaya geçiş zor olmayacak gibi görünüyor. Zaten Türkiyenin desteklediği kesimler Barzanî yönetimine iltica etmiş durumdalar.

Suriyedeki kürtlerin muhalefette yer alacağı,Suriyenin karışması halinde Iraktaki gelişmelere paralel ve Türkiyenin de onaylayabileceği bir yol tutturacağı üzerinde konuşulsa da Suriye henüz kapalı bir kutu.

Koredeki toplantıda türkiyenin enerji ihtiyacı üzerine de bir tartışma olacağını düşünüyorum.

Somalinin türkiye için son günlerde çok sık gündeme gelmesi de bir ölçüde olasıı petrol kaynaklarıyla da ilgili olsa gerek.

AKP Hükûmeti Barzani ile önemli ölçüde anlaşmış görünse de, elini rahatlatmak için petrol ve enerji konusunda arayışlarını sürdürmekte.

Venezüella ile petrol karşılığı müteahhitlik hizmetleri türünden grişimler yakın gelecek için, Somali daha uzak dönem için hazırlanırken kuşatmalar da devam ediyor.

İran ile Azerbeycan arasındaki gerilim, Azerbeycanın Güney Kıbrısa benzer bir enerji ittifakına girişebileceğine işaret ediyor. Burada Rusyanın tavrının yumuşak olması ittifakın İrana karşı mı, yoksa bizi kuşatma anlamına mı geldiğini anlamamızı zorlaştırıyor.

Yunanistanın Türkiye ile ticari ve sanayi ortaklıklarını geliştirme eğilimi, akdenizdeki kuşatmanın Güney Kıbrısla sınırlı olabileceğine de işaret ediyor.

Akdenizde de kaynaklar konusunda strese sokulacağız.

Güney Kıbrıstaki ingiliz çıkarlarına karşı hamleler kuşatmadaki ortaklık ve ayrışmalara da işaret ediyor. İran konusunda ne yapılacağında bir anlaşmazlık olsa da, Türkiyenin zorlanacağı ya da strese sokulacağı, kısa vadeli ekonomik çıkarlarıyla oynanacağı ve Kuzey Iraktaki gelişmeler konusunda ittifak olduğu anlaşılıyor.

Kuşatmanın ikili yapısı uzun vadede türkiyenin mi, kuşatmaya katılan ikinci kesimin mi kuşatıldığı konusunu henüz açıklamıyor.

Karadenizde petrol arama tartışmaları da bürokrasiyi, planlama ve angajman yeteneklerinin enerji konusuna çekildiğini gösteriyor.

Petrol fiyatlarına zam da bir başka tedbir, vergi toplamama kolaylığı kadar. Ancak vergilendirmede de yeni şirketler yasasındaki gelişmeler ilginç. Vergi toplama istenci şirketleşme girişimlerini soğutmayı göze alabilecek kadar öne çıkarılmış durumda.

Kaynak aranıyor, bir. Vergiyi baştan garantileyeceği düşünülen, büyümeyi ikinci plana alıyor görülen yasal düzenlemeler gündemde, iki.

Finansman değişik ekonomik kontonktürlere göre şekillendiriliyor, çözüm vadeleri çeşitleniyor, iş yapılacak bölgelerde de alabildiğine geniş tutma çabası gözlemleniyor.

Türkiyenin kısa vadedeki krebilitesi orta ve uzun vadedeki arayışlar için umutlu olmayı getiriyor.

Kuzey Irak ve Suriyedeki gelişmeler için hiç bir verilmiş kararın Türkiyenin kısa vadeli enerji, petrol, pazar ve stabil likidite ihtiyaçlarının giderilmesine kadar garantilenmiş olarak görülmediği kanaatindeyim.

Bu toplu tavırlarda, hatta türkiyenin Suriyeye müdahale konusunda bu kadar gönüllü olmasında tutarlı olmayan birşeyler var. Herkes birbirinin ekonomisini soğutuyor görünürken zaman kazanmaya da çalışıyorlar.

Zaman kazanmaya çalışmayanların da ikna ve uyum sorunları var.

TAV ile Fransızların ortaklığı tam da burada, bu noktada ilginç. Beklentileri, sermaye hareketleri hakkında ipuçları vermesi, arkasında yatan eğilim analizlerinin neredeyse şeffaf olması dikkate değer.

Türkiyenin işine gelen acilen yeni savaşlar mı, zaman kazanmak mı, tıpkı ABD ve İngiltere gibi?

Pres alanları dışında restorasyon?


24 Mart 2012

Kâhkülden Siperlerin












Bu yol benim bile değil
çimler çiğli
bulutlar telâşlı
radyonda
ıspanaklı börek
perdede tırnağı takılı
kedin çağırırken
gelme
bu yol bile değil


Bir yakada san ki bir bendim
ötegeçede kâhkülden siperlerin.

23 Mart 2012

Yeniden Marx: Tekke ve Zaviyeler Neden Kapandı? Ne Zaman Açılabilir?

"Din yoksulların afyonudur!" tekerlemesinin dışında akıllara nedense bir şey gelmiyor, Marx ve din üzerine konuşulurken...

Halbuki Marxın katkılarıyla insan ve toplumbilimlerinde (ikisi bir arada: Manevîbilimler ya da Geisteswissenschaft) dinamik olmayan, ahistorik çalışmalar kolay kabul göremez durumda. Marx'tan sonra üretim, mülkiyet, toplumsal dinamik ilişkileri gözardı edilememekte.

Tekke ve Zaviyelerin niçin kapatıldığının bin bir cevabı olsa da konuyu anlaşılır kılınamıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında çeşitli duruşlardan tekke ve zaviyelerin haline veya varlık nedenlerine tepki duyan bir ittifakın varlığı dahi ortaya konulamamışken iktisat tarihimiz üzerine düşünülmesini beklememiz anlamlı değil. Nedeni basit, sorumlular ille de pozitivistler olacak! Oysa bu sadece kısmen doğrulanabilir o da tüm pozitivist yaklaşımları dahil edemeden.

Tekke ve Zaviyelerin niçin kapandığını anlamamız için tekke ve zaviyelerin kontrolünde olan ve olması gereken vakfiyelerin, arazi ve toprakların, mülkiyet ilişkilerinin iyi incelenmesi gerekir. Bu konularda azınlık vakıfları üzerine dikkat daha yoğun. Oysa yakın tarihimizi anlamak için Cumhuriyetin vakıf kurumlarının kuruluş sürecini, lağv dönemi öncesi hukuku, tapuları, hukuktaki değişiklikleri, değişemezleri incelemek lazım.

Türkiyede özel toprak mülkiyeti ne zaman başladı? Örneğin limanlar, akarsular, ormanlar, meralar, otlaklar satılabilir miydi? Kullanım hakkı var mıydı? Vakıfların mülkiyet durumunda zamanla ne gibi hukuksal değişimler oldu? Bu sorunlar nasıl çözüldü? Osmanlı döneminde mal varlıklarına el koyularak lağv edilen tarikatlar, zenginliklerine devlet kasasını doldurmak için el konulmuş varsıllar ile ilgili kayıtlar, belgeler, yorumlar bulmak için zorluk çekmiyoruz.

Cumhuriyeti eleştirenlerin Cumhuriyetin mülkiyet, arazi, toprak sorunlarının neler olduğuna aldırmamaları ise şaşırtıcı Başarısız toprak reformunun hikayesi bile bir üretim tarzının dönüşümünün sancıları üzerine fikir veremiyor.

Tımar, has, zeamet ve benzerlerinden örneğin toprak ağalığına geçişte osmanlı coğrafyasında ne gibi farklı süreçler yaşandı? Hangi ağalıklar eski vakıfların devamı, hangileri eski "feodal" topraklar? Ağalıkların, beyliklerin, soylulukların mahiyeti, kökü ne, bunlar klasik soyluluk mu?

Fiilen mülkiyet ile hukuken geçerli mülkiyet ilişkileri arasındaki farkın ne zaman açıldığını yeterince bilmiyoruz. Eskiden bunları bilenler olmadığından değil, bunları bilen nesil artık aramızda olmadığından.

Tekke ve zaviyelerin açılması hangi anlamda mümkün olabilirdi? Mülkiyet meselesinim altından çıkabilecek dururmda mıyız?

Meseleyi önce lokal ölçekli olarak incelememiz lazım. Meselâ bir ilçede Mevlevî ve Bektaşi vakıflarının tarihini yazmak, daha öncesi ve daha sönrasını göstermek, Bugünkü yerleşim ve mülkiyette hakların nasıl ve kimlerce devredildiğini geniş bir zaman aralığında, öncelikle hukuk ve iktisat tarihinden incelemek lazım.

Bizler meseleyi sadece tasavvuf yasak mı değil mi meselesi olarak anlama eğilimi gösteriyoruz. Oysa sorun daha çetrefilli olabilir.

İktisat tarihini, mülkiyet ilişkilerini bir kenara bırakarak bakmamız gerektiğinde de anlaşılabileceği kadarının tek başına pozitıvizmden, "din düşmanlığından", "işgüzarlıktan" da anlaşılması mümkün değil.

Cumhuriyetin kadroları ile bu konuda fikir birliği olan dindar akımlar da vardı. Tekke ve zaviye karşıtlığı bugün Melâmet ile karşılaştırılıyor: Melâmet eleştirel bir tavırdır, aslına çekme meselesidir. Melametin, meselâ, bugünki suudi arabistanda kabul gören ve tasavvufa soğuk bakan bir duruşla ortaklıkları olan kolu var mı idi? Bunlara cevaplar ya yok, ya ezber, ya da atmasyon.

Her tasavvuf, tekke, zaviye elştirisine haksız diye de bakmamak lâzım. Anlamak ile açıklayıp kurtulmak  arasında hakikat diye bir fark var.

Yarın Mevlevî, Bektaşî, Nakşî, Kadirî ve diğer külliyeler, asitaneler, zaviyeler, tekkeler açılacaksa aynı vakıfların devamlılıklarının, mülkiyet ilişkilerinin içerisinde açılmayacaklardır sanırım. Bunu bekleyenler de azdır. Ancak hukuk ne der?

CHP'nin yeniden açılışında Gazi Paşanın hisselerinin ne olacağı meselesi de bir içtihattır. Tasavvuf sorun çıkarma işi değildir, ancak tartışmalı mülkler devredilirken hukuk gözetilmiş midir? Cumhuriyetin ilk yılları eleştirilip duruyor, muhafazakâr iktidar ve belediyelerin mezarlıklar, türbeler üzerlerindeki tasarrufları hukuk gözetmiş midir? Meselâ üzerine toz kondurulmayan ellili yıllardaki yol çalışmalarının gerekliliğini savunuyoruz diyelim, ya kanun dışı kamulaştırma, yıkım ve tahripler olduysa ne yapılacak? Vakıfların şimdilik açılmaması halinde bile hukukî açıdan zamanla gündeme getirilecek yolsuzluklar olarak?

Bugün diyanetin ve vakıfların elindeki bir çok binanın, eski mevlevihanelerin, bektaşi, nakşi ve diğer tarikatların külliyelerinin durumu ne olacak? Bunların dışında kullanılanlar? Eğer toplum mühendisliğine varan yanlışlar yapılmışsa ve halâ inatla yapılmaktaysa?

Cemevlerinin ya da Mevlevihanelerin açılması mülkiyet üzerine de bir uzlaşma olmak zorunda. Bunda uzlaşanlardan devlet taviz veriyor görünse de, mal varlıklarından vaz geçecek olanlar yasaklı olanlardır. Bir kısmının gündeme alınması etik değildir zaten.

Mal varlıklarından vaz geçseler, yeni bir dünyanın kurulduğunda oy birliği sağlanmış olsa bile bugün hâla gündeme gelebilecek davalaşma alanları az değil. Mimarî bütünlük diye bir kavramı düşünebiliriz mesela. Külliyelerin yerüstü kadar yeraltı strüktürleri üzerine bir tartışma hukuka yansıyabilir, stabilize edici, depreme ve rutubete koruyucu alt/yan mimari gibi. Bütünlük saplayıcı, işlev veren talan edilmiş alanlar, hukuk dışı kamulaştırılmış kısımlar gibi.

Yani, sanıldığı gibi devlet "affediyor, izin veriyor" durumunda değil, ortada tazmininde altından kalkılamayacak büyüklükte mal varlıkları, tahripler, müdahale ve işgaller söz konusu olabilir. "Yasaklandık, itildik kakıldık" sızlanmaları da her daim yasaklanma, itilme kakılmaya itirazdan ibaret olmayabilir. Bir cami avlusuna, anıt mezarlığa gömülme izinleri meselesini hatırlayalım: Bu "hak"larını devlet devrederse bununla birlikte daha neleri neleri devretme durumundadır.

Her şey reel politika, atışmalar, suçlama ve karşı suçlamalardan ibaret değildir. Ortada mülk, mülkiyet, araziler, vakıflar ve elbette bin bir hukuksuzluk da vardır. Çaresizlık, toplumu ayakta tutma derdi kadar.

Tek parti düşmanlığı biraz da malk mülk kavgasıdır. Mağdurlar haksızdır anlamı çıkmasın, ama, binlerce köyün arazi ve meralarının, ormanlarının, su yollarının üzerine de bir tartışmadır, cereyan etmekte olan!

Tasavvuf mal mülk değil hakikat, insanlaşma kavgasıdır. Ne kadar mal mülk sorun edilmese bile bazı müdahaleler zulümdür ve bu her zaman için geçerlidir. Cumhuriyeti suçlamakla kimse sorumluluktan, uygulamayı yürülükte tutuyorluktan kurtulamaz.

Son gördüğüm örnek daha yenilerde restore edilip Diyanet'ce kısmen "ödünç alınmış" bir bektaşi tekkesi idi. Bunlar ihtiyaçla açıklanmaz, tarihi bir uzlaşma ile de çözülmez. Uzlaşma bu uygulamalar tarihte bırakıldıktan sonra olur.

Tekke ve zaviyelerin açılması tekke ve zaviyelerin son yıllarındaki yolsuzlukları tekrarlamayacak bir anlayışa ihtiyaç duyurduğu kadar hukuk devletine de ihtiyaç duyurmakta.

Bu işin hamasî bir maneviyat ya da çağdaşlık hırgürü olmadığını, işin ucunda en azından devlet, belediyeler, kurumlar için ve bazı durmadan sızlanan, her büyük emek ve hamleden hoşnutsuz mızmızlanıp duran müzmin mağdur ve müzmin zengin "maneviyatçılar" için para, rant, güç, mülkiyet ilişkileri olduğunu da artık birilerinin kafası karşıklara ifade etmesi lazım.

Cumhuriyetin yıkılış ihtimaline, hülyasına göbek atanlar hakikatlerinin peşinde değiller! Kan davaları vardır.

Ancak Cemevlerini, Mevlevihane ve benzeri kurumları açmayan "yeni" devlet de hukuksuzluğun tadını almış, bırakamamaktadır. "Cumhuriyetin ilk yıllarının yanlışları" teranesi bahanedir, rant şahanedir!

Yanlış yok mudur? Vardır. İktisadi ilişkilerin ısınmışlığının kısmen bir mülkiyet devrimi ya da transferiyle çözülmesi Osmanlıdan devralınmış bir sorunun ve belki de alışılagelmiş/geleneksel sorun çözümünün radikalleştirilerek uygulanmasıdır da! Osmanlı modernizmi benzer sorunlarla yüzleşmiyormuş gibi konuşuyoruz durmadan!

Daha başka yollar, daha bahanesiz hal yolları yoktu de diyemem. Demokrasilerde çareler tükenmez. Asıl mesele "şimdi demokrasiyiz!" derken, ekonomimiz birinci cihan harbi borçlarından kurtulduktan ve hacim kazandıktan sonra sorunların çözülememesidir.

Artık yeterince büyüdük. TOKİ tipi çözümlerle işgal altındaki bahçeler, külliyeler devredilir, ister belediyeler, ister özel şahışarca gasp edilen alanlar yeni bölgelere tahliye edilir. Yeni konutlar, değiş tokuş altermanifleri sunularak tatlılıkla çözülebilecek kısımlardan başlanır.

Bazan yeni bir şey söylememek eski versiyonu da hatırlatmak lazım. Ankarada modern ve mazbut çocuklar bunları da konuşurlardı bazan, bir zamanlar.

Üretim ilişkileri ile üretim biçimi arasındaki bir kronik sorunun çözümünün de bu işte devrede olduğunu varsayım olarak ele almamız ve sınamamız, değerlendirmemiz gerekiyor. Kitapların yakılması, kütüphanelerin tarümar edilmesi ise halâ kısmen devam ediyor. Kitap yakma, silme, yok etme işleri çok çok daha eskiden de vardı, cumhuriyet fikri bile icat edilmeden. Şimdilerde de cereyan ediyor ve fevkâlade ayıptır bu işler. Geçmişi eleştiri bugün kitap yoketmeyi bırakmışlıktan geçer, geçmeli, gerisi ahlak dersi, ahkam kesmek olur... Efendim.

22 Mart 2012

Benim Delilerim


Bir zamanlar Osmancığın en iyi lokantası bzizim evdi. Ağırlanması zor misafir, önemli misafir, yani memleketten iyi ağırlanmadan gönderilemeyecek misafir bazan lokantalardan bile bizim eve gönderilirdi. Sofralar kururlur, kazanlar kaynar, tavuklar ütülenir, komşular bahçelerine koşuşturur yeşillik, sebze taşır, bir şeyler unuttuklarını hatırlayıp yeniden koşuşturur, en aklı başında çocuklarını ayak işleri için bırakıp evlerine çekilirlerdi. Ayak işlerinin ilk sırasında ben olurdum. Komşu çocukları kayrılır, gönülleri alınır, sohbete benden yakın olurlardı.

Benim işim uzun mesafe koşuşturmaktı. Bir şeyi eksik iletsem, eksik getirsem yeniden koşturulurdum. Yeniden, yeniden. Cep telefonu, süpermarket servisi gerekmezdi o yıllarda. Biz çocuklar vardık.

Akşam karanlığında sokaklar ıssısz olurdu. Baltacı Mehmet Paşa çeşmesiydi yanlış hatırlamıyorsam, muhakkak sökülüp bir müzeye götürülmüştür, şimdi yok, ona çapraz sokakta, bayram yerini gören bir yıkıntı vardı. Orada bazan bir deli kız kalırdı, gizli gizli girip çıkarken yıkıntıya görürdüm. Ne güzel gülümserdi. Uzun boyluydu, ya da öyle gelirdi. Bir de kısa boylu, entarili , ön düşleri dökük, her daim gülümseyen bir deli çocuk mu desem, delikanlı mı desem, yaşını gözstermeyen bir başkası daha vardı. Gülümsediğini bir başka gören oldu mu, hatta onu görenler, hatırlayabilecek kadar görenler oldu mu bilemem. Osmancığın bereketi olarak görülen Deli Şakire benzerdi kıyafeti, hatta yüzü, ama daha gençti, daha minyondu, daha ürkek veya sessizdi. Ortalıkta görünmezdi. Kimseden bir şey istemezdi. Akşam ezanından sonra döner, döner, dönerdi. Yaptığına hayranlıkla ve imrenerek baktığımı mı okudu bilemem, bana görünmekten hiç kaçınmadı.Hatta geleceğimi geçeceğimi gördüğünde bilhassa yol üzerimde gözlerden ırak kalabildiği yıkıntının oluştrduğu cepte döner, döner, dönerdi. 

Hiç sema görmüş müydü bir filmde meselâ. Televizyon yoktu. Gösteri semazenleri yoktu. Sinemaya deliler de alınır uslu uslu kendilerine ayrılan yere oturur film seyrederlerdi. Bu çocuğu ya da delikanlıyı hiç görmezdim diğer delilerin arasında. Sinemayı en çok seven deli Ahmetti. Yere çizgiler çizer, düşünürdü. Geometri bilgisinin olduğu , çok çok zeki olduğu, ziyan edildiği söylenirdi. Babamla sinemaya gittiğimizde anlamadığım bir dilde, anlamadığım bir boyun lehçesinde konuşurmuşca cümleler kurar, babamın verdiği cevapları sevinçle onaylarken, bana söylese anlamsız şeyler söylediğini düşüneceğime hayıflanırdım. Herkesin dilinden bir anlayan vardı. Ben de dilsiz delilerin dilinden anlardım. Gözümden okurlardı. Gözlerinden okurdum.

Deli Şakir kulağına iki taraflı soktuğu daha çok mor, yeşil cırlak mavi boyalı siyah kurşun kalemlerle geçerdi, fırtına gibi. Aynı renkte kalemlere bayılırdım. Okula daha çok vardı.  Onun kalemli olmasına müthiş bir saygı duyardım, önünde adeta eğilirdim. Annem ya da anneannem çarşıdan beni sürükleyerek geçirirken. Bazan bir hanımla, bir akrabayla iki laf etmeleri gerekirken Şakir Abi fırtına gibi yaklaşır ve kalemleri kulağından ya da burnundan çıkarır, saygıyla sahibine verir gibi bana uzaırdı. Kalemleri almamı engelleyemeyen anneannem, ya da annem müthiş üzülürlerdi ve ve gittiğimizde mavi ispirtoyla kalemleri dezenfekte ederlerken dehşetli üzülürdüm. Şakiri sevmediklerini düşünürdüm. Kalemlerin boyaları çatlar, uçları kolay kırılırdı, mavi ispirtoyla silindikten sonra. 

Kamış düdükler, kavalları da üfleyerek, ya da dişleyerek getirirdi. Onlar dezenfekte olunca hiç ses çıkarmazlardı. Üflemeli müzik aletlerinden umudumu kesmem dünyanın en çok ses vermeyen kavallari veya nısıfiye benzeri düdük kolleksiyonunun olduğu anneannemlerin evindeki sonuçsuz çırpınmalardan geliyordu. Dayılarımdan, şakirin bana verdiklerinden kalma yığınlarca dilli, dilsiz kaval...

Şakir entariliydi. En sevilen delimizdi. Kışın sokak köpekleri onu yorgan gibi sarar sarmalar, dev bir kürk top olurlar, mışıl mışıl uyurlardı. Dörtyol kahvesine bakan, kayadibinden gelip pazaryerine giden, haydar dayının evinden önceki boş arsada.

Şakir kaybolduğunda annemlerin, anneannemlern üzüntülerini, gelen giden her haberi dikkatle dinlemelerinden anladım. Kulaklarından çıkarttığı kalemden korkuyorlardı, Şakirden değil. Mikroplardan, bulaşıcı hastalıklardan. Bazan doktorsuz Hastahanemizden. Ecza dolaplarımız vardı, ama eczahane yoktu henüz. Daha toparlanamamıştı memleket, biz çocukken. Savaşlardan, depremlerden. 

Umutluyduk. İstiklal madalyalı Kuttül Ammare Gazileri, Çanakkale Gazileri, İstiklal Harbi Gazileri harp anlatmaz gülümserlerdi. Arararında konuştuklarını işitemezdik. Kurdelalı torunlarını bayram günlerinde okula götürülerdi, kalpaklarını madalyalarını takıp. En çok çile çekmişleri, harp görmüşleri madalyasız olurlardı ve en fiyakalı üniformayı giymişlere takılırlardı "sen harp mi gördün?" diye. Beterin beterini görmüşler vardı ancak bunu şakalaşırlarken anlardık. Oğulları, kızları çocukların yanında şakalaştıkları için çıkışırlardı bazan, o zamanın yegane meşru çıkışma fırsatını bulduklarında yani.

En zor savaşlara " o da ne ki" diyen bir ihtiyar çıkardı, bir kızacak gazi gördüğünde.

Sokak köpekleri, şehir dışında daireler çizerek uçuşan akbabalar ve kartallar.... sazlık ve bataklıklar, sanki sonsuz çayırlar...

Bana semayı öğreten deli Şakirin reinkarnasyonu gibiydi. Kalemi kavalı yoktu. Kendisine kalem kaval yetiştiren, giyindiren, bakan esnaf yoktu. Ama taşlayan çocuklar, zalim çocuklar vardı. Delileri kızdırmaları çocukların bir eğlenceydi. Zalim bir eğlence. Birden fazla çocuk gördüklerinde huzursuzlanırdı deliler. Büyüklerin, esnafın göremeyeceği, yaşlı semercilerin gözünden kolay kaçabilecek zalimlikler işlenirdi kaya dibinin dar kıvrımlarında, arsalarında, yarım inşaatlerinde.. Görmeden, işitmeden gözle zor izlenebilen bir maharet ve zenaatt ile ibirbirine ekledikleri, yükledikleri kamışlarla oluşturdukları semerlerin, kamışların, arasından sağa sola göz atarlardı yaşlı semerciler gördüklerini sanalım, rahat duralım diye.

Arkadaşlarımı zaptedemezdim. Tekerlemelerle kızdırır, taşla üzerlerine çeker, sevinçle kaçışırlardı. Kızıgın bir delinin taşı ayrıcalık yapmazdı. Kafam çeşitli nedenlerle yarıklarla doluydu. Evde söyleyemez, dikiş attıramaz, pansuman yaptıramazdık. Bazan başka mahallelerin çocuklarının attığı taşlarla. Bazan kazayla. 

Sema yapan öndişleri dökük, sakin ve hep gülümseyen, gözlerden ırak yaşayan deli yanına yaklaşmamı ve yaptığının aynısını yapmamı beklerdi benden. o koşuştıurma içinde, artık ilkokulluydum, uzun mesafelere habere, alışverişe gönderiliyordum, telaşlıydım ve zamanım yoktu, üç beş dakika dönerdim yanında: Ay gördüm Allah, Amentü Billah der ve kaybolurdu binaların yıkıntıların gölgelerin arasında. Ay soluk bir ay çöreği gibi yeni kendisini göstermiş olurdu. Alacakaranlıkta göökyüzüne şükran ve sevgiyle, hayat sevinciyle bakardı.

Annem evde çalışıp dururken halının üzerinde döner, döner, dönerdim. Herkesin başı dönünceye kadar... Herkes isyan edinceye kadar.

Eski Mevlevihane o sokaklardan birisinde miydi, o mevlevihaneden kalan son iz o yıkıntılarda dönen entarili, dişleri dökük, masum ve mazlum delinin akşam ezanından sonra dönüşleri mi idi bilemiyorum. Hayat sevincini, yaşadığı için sevincini ve şükranını semayla dışa vuruşu dışında bir izi yok zihnimde.

Kalemden çıkan çizgilere, renklere, yapay doğaya, anlamadığım harflere hayranlığımı bir delilerle paylaşabildim. Sanırım, delilikti paylaştığım, deliliğin güzelliği.

Sema nerede öğrenilir diye birbirlerine soranları işitirken: Yıkıntılarda gülümseyerek dönen, bir kelebek gibi kaybolan, insanlığa ve dünyaya zararsız yaşamış o çocuktan, peterpandan, açlıktan büyüyememiş gövdeden, kainatla bir dönüşten öğrenmeli. Hiç akıldan gitmiyor. Hiç akıldan çıkmıyor.

Bir gelenek elden ele böyle dolaşıyor, geçiyor işte. Ben de sokaklarda birlerine öğretirim belki, kim bilir belki bir gün...

21 Mart 2012

BOP'un Yeniden Şekillenişi Üzerine Varsayım v.s.

Türkiyedeki siyasi elitin BOP projesine göre şekillenen yeniosmanlı açılımı için cumhuriyeti riske atıp atmadıklarını bilemem. Ben bunun ters yönde ittihatçılık olduğunu düşünür, eğer böyle düşünenler varsa değişik alanlarda bunu destekleyen adımlar atıp atmadıkları üzerine düşünürüm. Sorumlu bir insan olarak sadece cumhuriyetin yaşayacağını ve yaşatılacağını gerekçeleri ve dinamikleri ile vurgularım. Bazan bizlerin duruşları da bir dinamiğin, arkasında duruş dinamiğinin ifadesidir.

Türkiyede ve dünyada ne kadar çok iddia oratalarda dolanıyor. Çoğunu birer iddia olarak okuyor, ezbere reddetme ya da savunma stresine girmiyorum.

BOP'la ilgili söylentilerin çoğu ciddi, temelli. Ben iddia edilenleri ters yüz edecek ya da yeniden şekillendirebilecek gelişmeler, eğilimler görürsem onlara dikkat ediyorum. Onlarla söylenenleri test ediyorum. Fazlası gereksiz, sonradan öğrenmek, ancak olabileceklere az çok zihnen hazırlıklı olmak yetiyor.

BOP'un etrafında şekillendiğini düşündüğümüz merkez ülkenin, kenara çekildiğini farkettiğimde projenin de anlam değiştirdiğini ve sanıldığından dinamik olduğunu düşünmedim değil. Avrasyadaki ittifak şekillenmeleri BOP'daki ittifak şekillenmelerinin daha radikalleşmesi gibi görünüyor.

Gelişmelerin bir yola girmesi nasıl sonuçlanacağının kesinleşmesi anlamına gelmiyor.

BOP projesi neoconların, kıyamet tarikatlarının insiyatifinden çıkmış durumda görünüyor. Geri dönüşleri mümkün. Türkiye ve özellikle hükümet açışından geri dönüşleri bir felaket olur. Neoconların yeniden devreye girmesini ancak soğuksavaşı bilmeyenler isteyebilir. Bitmemiş ve henüz tasfiye edilmemiş bir savaş ruhu  demokratik ülkelerde kendisini mesela ırkçı ve saldırgan siyasi hareketlerle gösterebiliyor. Tabii ki buralarda ve buralarla kalmıyor.

Suriye krizi Iraktan Lübnana paralel iki hat çıkabileceğini gösteriyor. Irak'ın Suriyeleşmesini iki ayrı boyutta yaşayabileceğimiz ihtimali belirginleşiyor. İrana müdahale bu yeniden gruplaşmaları ve ayrışmaları radikalize etse de gelişmelerin yönü uzun vadede kestirilebilir halde. İran varolan gelişmeleri orta vadede belirsiz hale getirecektir. Ancak eninde sonunda sorumsuzca şekillendirenler de şekillendirilecektir. Eğilim bu yönde. Dünyada da tarihî adalet bazan işliyecek gibi oluyor.

Suriyeye müdahalenin kendisi BOP'un yeniden şekillenmesinde dönüm noktası değil. Bu müdahalenin hazırlıklarını yıllardır tezgahlamış olanların uzun vadede kârlı çıkmayacakları gözlemlenebilir halde. Suriyede ne olursa olsun ortadoğu yeniden şekillenecek, şekillendirilecek. Bu şekillendirilmelerden eskiden dünyayı keyiflerine göre şekillendirenler de kaçınamayacak. Bu hem iç talep, hem dinamiklerin yönü ile ilgili. Bazı şeyler tarihte yarım kalmaz. Hiç bir çığ havada asılı kalmaz. Bir dönemin toplum mühendisliğinin sonlarındayız. Yeni bir mühendislik dönemi elbette açılacaktır, dünya biraz ferahladıktan sonra.

Kaybı büyük olacak çevreler ya gelişmeleri kabullenecek ve uyum sağlayacak ya da direnip dünyayı ve dünya ekonomisini zorlayacaklardır. Bunu yapmak için ellerinde her zaman için değerini kaybetmeyecek birikimlerin ve değer birimlerinin olması gereklidir. Bu imkan olmadığı için ayrışmaya uğrayacaklardır. Bu bile sancılı olacaktır.

İnsanlara sabırlı olmak, direnmek, barış için çalışmak, intikamcı ve kinci olmamak ve en kısa zamanda dünyayı yeniden yaşanır hale getirmek düşüyor.

Dünyayı şekillendirebilecek olan bir intikam projesi değil, intikamcılığın tarihe gömülmesi, adalet bayrağının çekilmesidir! Bir dahaki büyük krize kadar.

Şimdi yaşadığımız dünyanın gelmiş geçmiş en büyük krizidir. Kendisini göstermek için büyük hatalar bekliyor bizden.