31 Mayıs 2009 Pazar

"Ceberrut Devlet" Kavramı ve Sivil Toplumculuğumuzun İçedönük Oryantalizmi İçin Not


"Doğu despotizmi", kültürel genetik, dini genetik, medeniyet yıkıcı kültürlerin varlığı, doğunun batının açılımlarını yapamayacağı, demokratik gelişmenin batı tipi gelişim şeması izleyeceği, geriden gelenlerin söyleyecekleri birşeyin olamayacağı, Asya Tipi Üretim Tarzı, kapitalizmin insanlığın gelişiminde zorunlu bir aşama olması, kapitalizme geçişi engelleyen (ve dümdüz edilmesi gereken?) kodeksimiz gibi listesini çıkarmada zorlanacağımız bir yığın tez "Ceberrut Devlet" kavramıyla birlikte kullanıldı.

İdris Küçükömer üzerinde zamanla yeniden düşüneceğiz. Tezleri üzerine düşünerek, onu açarak, önyargılarımızı (sorgusuz katıldığımız ve tereddüte karşıladığımız iddiaları)açarak daha derinden anlamaya ve ufkumuzu eleştirmeye çalışacağız. Daha sonraki dönem için Asaf Savaş Akat, Murat Belge ve Mete Tunçay gözden geçirlebilir.

Ceberrut devletin algılanmasında çeşitli planlarda orientalist yaklaşım söz konusu.

1) "Ceberrut Devlet" evrenselleştirilemezlerden görünüyor ve batılı toplumlar için düşünülmüyor (gibi). Mümkündür belki, ancak, "böyle mi ve doğru mu?" kurcalayacağız (zamanla).

1a) Kavram, doğulu merkezî devletlerin üzerinde kalıyor. İsveç modernleşmesi, Alman Merkezciliği ve devlet anlayışları karşılaştırmalara, devlet kavramının tarihi ve sosyolojisi içerisinde yeterince ele alınmamış.

1aa) Soğuk Savaşın ve Oryantal Despotizmin uygulamaları birbirine karıştırılıyor. Soğuk savaşın bir çok kurumu askeri ittifaklar üzerinden Almanyadan nakil gibi görünse de bu işlerin daha karışık olduğunu sanıyorum. Analojilerden kaçılmıyor, edebi deyip geçsek bile çoğu kez, analojilerde tarihsel ve kültürlerarası (iddia edilen) geçişsizlikler geçişliliğe dönüştürülüyor, arguman olarak kullanılıyor.

1ab) Kurum transplantasyonları çarpık batılılaşmaya da gösterge olarak alınıyor. Ama ihraç edildikleri toplumlardaki "işlevleri" karşılaştırma dışı kalıyor.

1ac) Karşılaştırmalar bir yöntem olarak reddedildiğinde de, kavramın genel tarihi gözardı edilebiliyor, tarihsel ve tarihdışı argüman aynı düzlemde bazan tamamen edebi bir söylemde bir araya (ve karşı karşıya?) getiriliyorlar.

1ad) Toplumlar, kapitalizmler, sosyalizmler, sistemler olgunluklarıyla ele alınabilecek forma sahip değiller. Anlama her zaman için sonradan anlama, dönemin bir biçimde kapanması, "kapanır görünmesi" gerekiyor. Kesinlik iddiaları da relativist olmayan bir anlamda yanlış. İdeal tipik olanla, en olgun, kendini ele vermiş, açıklığına kavuşmuş ve hakikatiyle kendisini ispatlatır kavram (olsaydı bile, olduğunda bile) birbirisi ile örtüştürülmemeli. Bu çok sık yapılıyor!

1b) Habermas'ın batı toplumları için geçerli toplum kuramını az eleştirmiyoruz. Hiç de "anlaşılamadığı gibi" Gadamer ile "universalia" üzerinden bir "karşı karşıya" gelişe tanık oluyoruz burada. (İlerde açılacak: Habermas - Gadamer: Universalia, Praksis, Fronesis.)

1ba) Bizde de tersten bir doğu için geçerli toplum kuramı var. Toplum kuramı haline getirimemiş, ama öncülleri ve ardılları, argumanları ve varsayımları bu forma dönüştürülebilir, ve Gadamerden ağır bir itirazla karşılaşır. (Popüler versiyonlarda, Kant eleştirisinin Kant estetiğinin gölgesinde kalması, dahi estetiği sorununun aşılamamış olması, estetliğin implicit savunusu (gurmelik, mutfağımızı per se ilkel ya da gereksiz görme (kültürel hakimiyet iddiası), halının üzerinde bizde resim yok ya da ilkel tartışmaları gibi mevzular, ), Gadamerdeki sosyalize ve primordial "önemi" olan (intersubjektif temellenen) zevk, ölçü, had hudut bilme, geçicilik içinde, tarihin sonundan bakmadan anlama ve anlaşma düşüncesi ile de cepheden çatışıyor (hani nerede?).

1bb) İsveç ve Türk Merkezileşmeleri Rusya, Çin ve Belki de İranla birlikte değerlendirilmeli. Evrensel kanunlar çıkarmak için değil. "Lokal" olanın, daha evrensel anlamları farkedilebilir. ya da tersi.

1bc) Çeşitli ülkelerdeki "din birliğinin sağlanması" süreçleri, Din - Merkezi devlet ilişkileri siyaset ve düşünce tarihi açısından da daha geniş eleştiriye (anlayıcı çabaya!) tabi kılınmalı.

...

2) Ceberrut devletin "içeriği"nin modern devletlerin süperdevlet örgütlenmelerinde, aydınlanmalarında, kriz çözümlerinde devreye girebildiğini görebiliyoruz. Ademi merkezi yapıya paralel olmasında ne sakınca olabilir? Toplumlar şizofren mi olur? Bireysel plan için yazılan patolojileri toplumlara yazamayacağımıza göre, "sağlıklı" gördüğümüz ya da sandığımız toplumlardaki çelişen gelenekleri, farklı düzeylerde farklı işleyişleri, modernitenin arkaik bagajını daha derinden anlamaya çalışmamız lazım.

2a) Oksidentalizm, ters çevrilmiş bir klasik oryantalizm olarak. İdeal tipik değil, idealize edilmiş uzak ve dış. Sömürge etmemiş (henüz) edebilir, edilebilir. Burada alt üst, as üst ilişkisi aranmamalı.

2ab) Batı toplumları ya oksidentalist bir ideal, ya da daha edebi siyasi tartışmalarda reel ve olgunlaşmış model. Eleştirel boşluk zamanda, hakikette, iddia alanlarında kendini gösteriyor. Örtüşmeme olarak. Önerilen ahlakî değilse, bilimsel mi? (Ahlak üzerine şekillenen toplumculuk ve karşısında insanlığın aşikar evrimsel gelişim aşamaları vb. Burada ahlakçılık adıyla ahlak üzerinden temellendirme, pozitivizm adına tarihin şaşmaz akışının yadsındığı oluyor. Eleştirel alaka da tarihsel ve evrensel "gap" yüzünden kurulamadığından ne öneriliyor, nasıl öneriliyor, "proje" kendi projeleri olabiliyor mu, olabiliyorsa nasıl?)

2ac) "Ya Avrupa ya da Barbarlık!" tezi, kendi dinamiklerimizi, ve eleştirel ufkumuzu sınırlayan bir slogandı. Burada avrupada dinamiğe oturanın, bizde ise kendi dinamiğimizin kırılıp daha mantıki, insani ve verimli bir teleolojiye sahip kültüre endekslenmemize de vurgu yapıyor. Burada Oksidentalizmden oriyentalizme geçiş yapıyoruz, batı orientalizmin batısına dönüşüyor tekrar. Batıyla simetri burada da devam ediyorsa, birbirimize "ayna" olamayacağımız iddiası da ileri sürülüyor. (Yansıma kurallarını kasdetmiyorum, bir "modelsel?" örtüşememezlik)... Sorun şu: Ya tabula rasayız, ya da aynı toplumuz, aynı dinamiklere sahip'iz, anlaşılmaz bir biçimde????

(devam edecek çok yorucu... yarın 12 saat taksi süreceğiz. Mağdur mağrurlara uzak durarak ve bizi üniversiteden uzak tutan cahillere hayıflanmadan. Yüzeysel olma, hızlı yazma, düzeltememe hakkını elimizde tutarak. Kalenderane. Aşk ile.)

28 Mayıs 2009 Perşembe

Vatan Dedikleri Bir Mayınlı Tarla

VATAN dedikleri bir mayınlı tarla. (Ay karanlık, gece vurdular beni.)

İRADE. Mayınları döşeten, döşeyen iradenin mayın sökme yükümlülüğünün de olduğunu, gerekirse mahkeme iradesiyle hatırlatmak gerekiyor. Beyler! Dişinizle, tırnağınızla çıkaracaksınız! Ne komşularımızla savaş halinde olanlara, ne de süper bir güce orada üs olarak armağan edebileceksiniz adına "vatan" denilen o mayınlı arazimizi! "Bu kırmızı çizgimizdir!" dedik, binlerce aklı başında kişi. Ciddiyiz! Kaçakçılar nasıl öğreniyorsa, uluslararası göreve gittiğiniz o ülke halkları kol bacak koparak nasıl öğreniyorsa, siz de onca imkanlarınızla incinmeden ve incitmeden öğreneceksiniz! Unuttuğunuz krokilerden, mühendislerden, oraya gömenlerden, diğer ülkelerde mayın temizleyen gönüllü kuruluşlardan.

Daha dün limanlarımızı, üs olarak istenen alanlarımızı peşkeş çekmekten kurtulduk ve bin bir tehdit ve aşağılama ile karşılaştık. Bugün bahane üreterek davet ediyoruz aynı aşağılanmanın bin beterini!

"GÖREVLİLER". Devletin bazı kurumları aydınlarını, bağımsız duruşu olan insanları sokakta vuranlar için "görevlimizdir" demedi mi mahkemelere? "Devletlilerimiz" yok etmek, asmak kesmek, tehdit etmek, her bağımsız harekete müdahale etmek, düşünceye limon ve tutuklululara soğuk su sıkmak, cop sokmak, husye sıkmak, elektirik vermek, balta ve gazyağı tenekeleri dağıtmak, gençlerini asarak büyümek dışında bir vazife edinerek aklamalılar kendilerini. Görevleri otellerde insanlar yakılırken kaybolmak olan görevliler, görevleri hırsızları değil şairleri takip olan görevliler, görevleri tacizcileri, tecavüzcüleri değil erdemli insanları taciz ve takip olan görevliler. Ve bu insanlardan kendilerini farklı gören, ama aynı gemide farklı kamaralarda birbirine bulaşmadan, dokunmadan yolalabilmiş görevliler!

KIRK DÖRT günlüğüne bile kiraya veremezsiniz, böyle bir görev yok, bu yetkiniz yok! Böyle bir mülkünüz yok! Torunlarınızın torunları bile sizi yargılar! Daha önce de kiraya verilen topraklar oldu. Aslında bizimdi veya değildi, tartışmaya kalkmayın. Verdiklerinizin miydi? Geri alabildiniz mi? Geri almamak için vermediniz mi? Halka, o topraklarda yaşayanlara mayınlı tarla ettiğinizi neden sömürgecilere gümüş tepside sunarsınız ikide bir? Sizde hafıza yok mu? Bizi hafızasız mı sanıyorsunuz?

GİZLİ ANLAŞMALAR'dan bize ne? Toplumsal Mutabakatımız diye bir şey kaldı mı? Delik deşik ettiniz, her ortak değer kataloğunu. Bize işkenceye uğramak, sokaklarda vurulmak, otellerde yakılmak, asılmak, askeri cezaevlerinde tazyikli su ile yıkanmak düştü. Size de topraklarımızı hediye etmek! İnsanlarımızı mayınlanmasına karar verdiğiniz tarlalarda paramparça ettirmek.

TOPRAK REFORMU yapılmışmışmışmış da tutmamış da? Ne diyorsunuz siz? Orada topraksızlık reformu yapıldı, yıllardır. Halktan ikinci kere gaspedilecek olan peşkeş çekilecektir!

MEŞRU YOL DEĞİL BU. Halka yaslanmadıkça, eleştiriye açık olmadıkça, nesillere dönük hesap vermedikçe ve herşeyden önce yeni bir toplumsal mutabakat ya da uzlaşma sağlanmadıkça sınırlarımız, topraklarımız, dayanışmamız, kültürümüz üzerinde geriye dönüşsüz adımlar atamazsınız.

RED CEPHESİ yaratmak üzeresiniz (yoksa "söz verdikleriniz"in hedeflediği bu mu?). Saf, naif, tarihsizsiniz.

PROVAKATİF adımlar atmaktasınız. Toplumsal anlaşma, mütabakat ya da uzlaşma delik deşik edileli çok oldu. Ortak zemin ne kurucu meclisle sağlanabilir (kurucu meclis kavramı darbe kokuyor, en azından varolan ortamda), ne de gücü olanın, arkasında bir güç bulanın dayatmalarıyla dikte edilebilir. Birlikte yaşadığımızı (mağdurluk edebiyatını, rövanşçılığı bir kenara atıp) hesaba katarak eylemekten geçiyor bu.

AÇIKLIK, yanlıştan dönebilirlik, dayatmalardan vazgeçme, kendi halkına ve insanlığa sırt dayamak o kadar zor birşey değil. Kurucu adımlar çok basittir, her daim işler ve ayakta tutar.

TERÖR DENGESİNİN gölgesinde barış yapılmaz. Barış için risk almayan, direnmeyen, fedakarlıkta bulunamayandan, mağrurdan, profesyonel mağdurdan, mağdurluğun rantcılığından ne umulabilir ki?

KONUŞARAK, koklaşarak halk oluyoruz. İzah ederek. Gürültüye getirmeyerek. Uyanıklığa tenezzül etmeyerek. Ya halk olmaya devam edeceğiz. Ya da kapışacağız demokrasi, adalet, hak, hukuk, ölçü, insanî gelenek için. Sınırdayız. Sıfır noktasındayız?

Komşu yoluna mayın döşememekle başlamak durumundaydı "başka bir" globalite. Ahlakla, bilimle, hukukla, dayanışmayla, dik duruşla.

Komşusu olan nasıl "faşist" olabilirdi ki?

19 Mayıs 2009 Salı

İnsansızlık ve İnsafsızlık Kültürü Olarak Dinlemecilik, İzlemecilik


Herşeyi bilen, herşeyi gören, akıldan geçene/geçeceğe/geçmişe sahip olmaya çalışan bir duruşla karşı karşıyayız.
Bize şah damarımızdan da yakın olacak. Ama ne merhameti, ne bağışlayıcılığı, ne sunduğu bir edep ne de rahiplerine, sürdürücülerine şart koştuğu bir deontoloji olacak.
Söylenip rahatlatan, daha düzgün karar almayı sağlayan söz’e, söz alışverişine; mahrem’e; terapeftik olana; yenilmeye, aşılmaya çalışılana; özel olana, geçmişte bırakılana karşı hiç bir hassasiyet olmayacak.
İnsanı, toplumu, hukuku, demokrasiyi savunma adına yapılanlar, tersini savunma için yapılanı aratabilecek. Bütün toplumlar belli yollardan kimin hangi saatte geçtiğini, geçenin gen kodeksini, mektubatını, banka hesabındaki hareketleri, düzelttiği yazılarından çıkarılmış kısımları, aldığı ilaçları bilecek. Bunu kaza anında kullanmayacak. Güvenlik için depolayacak.
“Güvenlik Dini” çarkı güvenlikle uğraşanları da fişleyecek izleyecek. İzleyenleri izleyenler de izlenecek fişlenecek. İnsan sonunda aradan çıkacak, çıkar sanılacak. İnsana, kurumlara gereken kuralları bu otomasyondan bekleme hakkımız olmadığı düşünülecek.
Herşeyi bilmek, herşeyi kaydetmek, herşeye sahip olmak, sözde düşünce okuyan ilkel aletleri havaalanlarına, marketlere, sorgu odalarının dışına yerleştirmek artan güvenlik ihtiyacımızın değil, kök salan bir güvenlik dininin sorgulanamazlarından.
İşkence, ispiyonculuk, hafiyelik kültürlerce dışlanabilir; hukuk anlayışlarınca yaptırımda bulunulabilirdi. Şimdi ne bir hak, ne bir meslekî ahlak öngörülüyor. İlkelleşiyoruz.
İnsanların mahrem konuşmaları hukuki düzlemde teşhir edilmeye başlandı, özel hayatlar gazetelerde asılıyor, sidikli bir çarşaf gibi teşhir ediliyor. Dedikodulardan, özel konuşmalardan tepkiler derlenmeye çalışılıyor. “Sizin için şu söylenmiş!” denildiğinde, “kaynak meşru değil!” diyenler ne kadar az.
Propaganda, toplum mühendisliği şirk sibernetiği lehine emekliye ayrılma durumunda.
“Güvenlik Tanrısı” kendisinden başka kimseye güvenlik, hak, hukuk, özel hayat tanımadan hükümranlığını yayıyor.
Bu “Olmayan”ın ruhban sınıfının hiç bir yükümlülüğü yok.
Kayıtlar nasıl temizlenecek. İnsan’ın aklından geçen fikri midir, zikri midir, eylemi midir hiç bir önemi olmayacak. Pırasa gibi aklı saf tutmayan yanacak. Hayali geniş olan iyi insanlar yanacaklar. İyi kalpli haydutlar durumdan pek yararlanamayacaklar.
Teşhir eden de teşhir edileceği, kimin mazlum, kimin mağdur ya da mağrur olduğu bilinmeyen bir dünyaya doğru gideceğiz.
“Suç önleme” gibi gerekçelerle meşrulaştırılamayacak bir mekanizma kuruldu, geçmiş olsun.
Bu mekanizmaları “milli güvenlik” gibi gerekçelerle sömürgeleştirenler de yakında şikayetçi olacaklar. Bilerek, bilmeyerek karar verenler.
Vatan, millet, sakarya aydınları; soğuk savaş teologları da işe gelmeyeni yaptıklarında söylediklerinde düşündüklerinde terleyecekler. Bu sistemin kalbi, insafı, dur durağı yok.
Tereddüt edemeyecekler, başlarında sallanan bir kılıç olacak.
Sistem sorgulandığında, sistemin ruhban sınıfı da kana aç topluluğun önünde aslanlarla boğuşturulacak. İlkelleşiyoruz. Bir kişi bile araçsa, herkes araçtır, yeniden.
İnsanı eyledikleriyle, eylediklerinin toplamıyla yargılayan, kusurlarımıza saplanmadıkça gece gibi örtücü, sakınıcı olan bir ilahi yargı, arenalarda yargıyla değişecek. Bazan devleti koruma, bazan demokrasiyi savunma, bazan tepedeninmeciliği ortadan kaldırma, bazan demokrat başıbozukluğa otoriteden müdahale adına. Bazan dinden kurtulmuşluk, bazan dini galebe getirme adına.
“Niyet önemlidir” dediğimizdeki niyeti aşmış durumdayız. Bazan öncesinden, bazan sonrasından konuşuyoruz. Akıl fikirsizlikten. Çok bilmişlikten. Gözü karalıktan ve kararmışlıktan.
İnsan bir kere düşünceyi, düşünceliliği, aklı başındalığı bıraksın, rekabetin imperatifleriyle, kölelik hukukuyla eylesin gerisi gelir.
İnsanlık bir ödevdir. İnsanlık şartımızdır. İnsan emek, emekleme işidir. İnsan toplumludur. İnsan oluş ahlaklı oluş, hakkani oluş, farkında oluştur. Konuşmanın, koklaşmanın, anlaşmanın, dayanışmanın dilinde çiçek açıştır.
Yepyeni bir din, ruhban sınıfına hiç bir yükümlülük vermeyen yepyeni bir hukuksuzluk, ilkellik, vahşet dini yerleşmektedir, Ey İnsan! İnsanlık terkedilerek vatan, hukuk, demokrasi, devlet, din, aydınlanmışlık, insani yükümlülükleri olan hiç bir duruş ve tavır ayakta tutulamaz!
Kendini sonsuzlaştıran bu anlayış yenilmedikçe; insan eti çiğnemeyen bir duruşla gözden geçirilip eleştirilmedikçe medeniyet kuyruğunu yutan bir sisteme dönüştürülmektedir. İnsansız ve insafsız kalarak ortadan kalkacak olan.
İnsanı, insaf’ı, hukukun üstünlüğünü, dayanışmanın ahlakını bir kenara atarak, reel politika yapılabileceğini düşünerek, kurnazlıkla zalimi ya da haklıyı alaşağı edebileceğimizi düşünerek gidebileceğimiz bir yer kalmadı.
Vahşi, ilkel, insansız ve insafsız bir din yaratıyoruz. Herşeyi bilme, herşeye hakim olma, herşeyi kontrol etmenin dini. Kontrol dini.
“Determinizm ile Özgürlük bağdaşır mı? İndeterminizm ile Özgürlük uyuşabilir mi?” tartışmalarını çok arayacağız. İnsanlık, genetiğinden, zihin akışından itibaren zincire vurulmak üzere. Bu “hiç de ırkçı olmayan, pek çok aydınlanmış, kurtulmuş, hidayete ermişlikten dem vuran, milli, muhafazakar ve bilimselleşmiş” dünyada.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Fil Zamanı

Fili bütün olarak gördük diyelim: Artık bizim için filin dışı var.
Ama, filin bir de içi var.
İç dünyası var.
Fil gözüyle dünya var.
Fil zevki, fil sabrı, fil öfkesi, filin doğumu, ölümü, fil kültürü, fil dili var.
Fil zamanı.
Komodinin üzerinde işlenmiş, sızlayan fildişi taç.
Ve gürül gürül akan, kendini yutan bir dünya.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Kamil Bey 5 / Süleyman Bey 2


Su çamurlu, insanlar sıtmalıydı. İshalden ve açlıktan bir deri bir kemiktik. Suyu kaynatmaya çalışıyorduk, olabildiğince.


Bizimkiler çıkartmadı ki Bayazıtı tahta, efendim dedim.

Sizinkiler, Bayazıtı, eleştirebilme hakkını korumak için onayladılar, omuzladılar, korudular. Cem'i sevdiklerini büyüklerinden duydum.


Biz saray entirkalarından çok uzaktayız Efendim. Biz İttihatçı bile olmadık. İttihatçı karşıtı da.


Aynı şey! Sizinkiler Cem'i sevdiler, ama yeterli görmediler. Cem'in yapılması gerekeni yapabieceğine dair umutları yoktu. Bayazıt onlara da emanetti. Yalnız yolunu kesmemek değil, yolunu açmakla da mükelleftiler. Yetiştirilmesinde sizlerinde payı vardı. Ama elinizden gelenin dışında bir şey yapmazdınız o zamanlar da. Kendi çocuklarınıza yaptığınız gibi. Ve hayata atardınız. Hayatla sınanırdı. Bayazıta bir soğukluğunuz vardı. Ama verilmiş bir sözünüz de vardı.


Sadakat, sevmediğinedir çoğu kez, bunu dedelerinden öğrendim. Sevdiğine sadakat daha kolaydır. Cem'e verilmiş bir söz yoktu. Kendi çocuklarına yaptıklarını yaptılar. Arenaya alınmalarına, aslanların önüne atılmalarına ses çıkarmadılar. Akşamları gazellerde, şiirlerde, çetrefilli deyişlerde andılar.


İşi ehline vermek bir sözdür, verilmiş sözdür Efendim.


İşte bu yüzden Asker! İkisini de ehil görmediler. Ehil idiler, ehil olmayanı bilirlerdi. Rekabete girişmezlerdi, entrikaya bulaşmazlardı. Kapılarımızı tekmeyle kıranlar olduğunda kimseden izin almaz, sonra iktidardan, ulemadan, siyasetten uzak yurtlarına çekilirlerdi. İddiasızlığı nereden edindiler bilemiyorum. Bir yerlerde bunu da keşfettiler. Arada bir sizleri yanımıza salarak bizi hep şaşırttıkları gibi. Onlar insanı, içtimai hayatı acele işi görmediler. Siyaseti uzun zamanlı bir iş olarak gördüler. Bizi aceleci, ilk çıkacak duvara toslayacak acemiler olarak görmelerine kızmıyorum. Yanılmalarını isterim. Ama haklı çıkmalarını da isteyemiyorum. O kadar zulme, sefalete, tepe takla oluşa dayanıklı oluş. Ayağa kalktığın zaman, yapılacak başka bir şeyin olmaması. hiç bir propagandaya ihtiyaç duymayış. Kolayca birlikte davranış. Yüzyıllarda olulturulan güven, dayanışma duygusu, nesillerce devam eden dostluklar. Başkalarını evlatları üzerine titreyiş. Kendi evlatlarını sokaklarda bırakış. Bazan mirassız, hukuksuz, evsiz barksız. Ama sizleri iktidar kavgasından, cehaletten de korudular. Başkalarının tekkede öğrendiğini, başkalarına mektepte öğrettiklerini, siz soksktan öğrenin istediler. Bu ne büyük güven, ama ne büyük risklere atış. Bin evlattan bir kaçı yuvaya dönebildi. İnsanlıktan çıkmamak ne zor.


Ben artık asker değilim efendim. Çifte asker olan sizsiniz. Ben sadece gönüllüyüm. Belki gönüllü de değil. Gönlü kalmamış birisi. Sadece burada. Sizleri kaderinize bırakamayan. O kaderi kendi kaderine bağlamak isteyen. b,liyorsunuz ki, hem öldüm resmen, hem de terhis oldum.


Peki Asker dedi süleyman Bey. Peki, gönlü kırık, ama insanlığına sadık terhis olmuş ölü. Zehralı bir dünyada ne yapacaksın, buralardan dönmeyi başarırsan?


Hep birlikte Efendim. Ya öleceğiz, ya direneceğiz yıllarca. Dönersek de birlikte. Zehralı da zehrasız da zor olacak herşey.


zehra bu kadar aşka değer mi çocuk? sonunda kendini seveceksin. o zaman çilen bitecek. aşık olan sevilecek işi yapan. zehra, sadece senin onu sevmenle sarhoştu, gördüm. Senşn terbiyesini aldığın bin yıllık bir tavır. Onunkisi içten gelen bir sevme sevilme, özleme, beğenilme isteği, hatta intikamlara açılabilecek bir minik hırs, korkma henüz masum. Her insan gibi.


ben bir şey seçmiyor, tercih etmiyorum efendim. zincirler zaten boynumda doğdum. gülüştük.


yorgundu. emir erine işaret etti, geriye kalan mektepli ve alaylı kurmayları saygıyla, hırpalanmış vücutlarıyla, yaralarıyla, dimdik içeriye doluştular..






Kâmil Bey 4


"Kaybettik mi sence?" diye gülümsedi Süleyman Bey.

Hayır, Efendim, bu daha başlangıç.

"Başlangıcın son perdesi mi Kâmil?"

Adımı bilmesine şaşırdım.

"Dedelerin hiç kaybetmezlerdi Kâmil. Kaybettiklerinde bile kazanırlardı."

Sanmam Efendim. Kazanmayı önemsemediler. Adam olma gibi bir saplantıları vardı. Bu yüzden bazan hepimiz sokaklarda büyüdük, dağıttık, yollara düştük, kaybedilecek savaşlara yazıldık.

Onun için mi geldin buraya? Kaybedilecek savaş mı aradın?

Hayır Efendim. Bu savaş, duruşumuzu, ruhumuzu geri kazanma savaşı. Yanlış bir emirle telef olmayı seçmek, emre karşı durmak, yanlışı doğruya çevirmek onların işiydi. Ama, sokakta, cephede, dağda, çölde herşey öylesine karışık ve yavaş bir hız içinde ki. İlerlemiyor sandığın zaman bir de bakmışız ki geçip gitmiş. Cazgır kenarı gösteriyor. Sen yeni ısınmışsın, ya da kemiklerin sızlıyor, farketmez, rakibin gitmiş göbek taşına uzanmış keseleniyor, seyirci dağılmış. Dünyanın en büyük pehlivanısın, ama kenardasın.

Bizim üzerimizde akbabalar uçuşuyor,Kamil, dedi Sleyman Bey. Burada yaptığımız, teslim olmayacağımızı gösterdi, bize bile. Temenni, umut, hakikatini gösterdi. Yeniden doğacağız. Yenilmeyeceğiz. Biz bu şartlarda dahi, prensipleri belirleyen, imkan ve şerait bahanesine sığınmayanlar olmak durumundayız. Umudunu kesmiş askerler gibi davranamayız. Arkamızda gelenler olmayacakmış gibi kendimizi korumaya yatamayız. Hakikatimizi efsaneye çevireceğiz gerekirse, geri adım atmayacağız. Atarsak, kafa olarak bir daha toparmanamayız.

Sesimi çıkaramadım. Çok sıkışık bir durumdaydık, ama bir efsane, kimsenin bilmediği ve anlatamayacağı bir efsanenin de kahramanlarıydık, bir doğrudan ya da yanlıştan yola çıkmanın öneminin olmadığı, buulunduğumuz yer değil, bulunuş tarzımızın önem kazandığı bir noktadaydık.

"Dedelerin neden Cem'i sevip, Bayazıt'ı tahta çıkarttı Kâmil?"

"Dedelerim?"

"Anlarsın bir gün Kamil " dedi Süleyman Bey. Üzerini örttüm. Çam bardaktan sararmış bir yudum su içirdim, dudaklarını ıslattım. Tahta, çelik, bakır, tunç keçeli keçesiz matara ve tulumları topladım.

Cem kazansa ben senin emrinde olacaktım. Bayazıt kazandı, sen benim emrimdesin. Aslında, Asker, sen sadece hakikatinin emrindesin.

İktidar olmayı bu kadar az seven dedelerin, neden herkesin önünü açık tutup kendileri son düzeltici gibi bir kenara çekildiler, buraları yaşamadan anlaması güç.

Amcan, Niyazi beyin yanındaydı bir ara, haberin oldu mu?

Hayır Efendim, Dedemle arası bozuktu, hiç haber alamazdık.

Hiç sesi çıkmazdı. ne zaman uyur, ne zaman uyanık anlaşılmaz. Silaha elini atmaz. Yaklaşır. Bekler. El atarsa, kıyamet kopmak üzeredir. Ve kesilmesi gereken en kısa zamanda ateş keser, düşman askerlerin kurşunlarını çıkarır. Tütün bırakır. İkmal hatlarını onunla dolaştım. Çok çatışmaya girdik. Dostu, komutaları rakip gibi davranır, kaldıramaz onu, düşmanları yaklaştığına sevinir, ayak altında dolaşmazlar, çoluk çocuklarını saklamazlar. Kayboldu sonra. Babası ölünce, memleket dağlarnda dolaşmıştır, sahip çıkmak için sizlere.

Nasıl sahip çıkacak ki? Yakın olmak istemiştir.

Yok hayır sizi beklemiştir. İçi rahat etmezdi. Sizi beklemiştir, size yapılacak yanlışı değil, sizin yapacağınız yanlışı da engellemek için.

Büyüklerimiz kimseye hayat ve hareket alanı bırakmazdı ki Efendim. Yanlış da doğru da yapılamaz bizde.

Asıl doğru da yanlış da, oradan sonra yapılır. Ya ezileceksin, ya daha geniş bir ovada gezineceksin, daha yüksek bir dağdan bakacaksın.

İşimiz şiir dinlemek, gazel okumak, nazire yazmak, hatır bilmek ve ne yaparsak yapalım beğenilmemekti.

Ama etrafınız gıptayla bakardı size.

?

Çok misafir oldum, şaşırma.

Bu yaşı benden fazla büyük olmayan zabit, görmüş geçirimiş, ihtiyarlığın olgunluğuna kavuşmuşluktan konuşuyordu. Hakkımda birşeyler bildiğini bilsem, hemşerilerimin kimlik değiştirdiğimi söyleyeceklerini bilsem yakın durmaz, başka birliklere katılırdım. Yolunu, yerleşimini kaybetmiş.

Menekşe gözlü kız için çektin gittin değil mi dedi. Seni görünce, Amcanı görmüş gibi oldum. Ve o frenk müziği çalan kız. ondan başkası seni çöle düşüremez. Vatan? O hem koruduğun, hem kendisinden kaçtığın, buruk bir aşkla sevdiğin vatan.

O olmasa da burada olman için bir bahane olurdu. Hepimize kızsan da, vatan senin canını yaksa da burada olurdun.

Amcan da savaş sevmezdi. Ama silahı çaprazlar yatardı. Sizleri anlamaya uğraşmıyorum artık.

Gülümsedi.

Çift çubuk, huzursuz aile büyüklerine katlanmak, halkının yanında olmak, sevdiği kız yüzünden uykusuz kalmak, haysiyetten başkasına varmasına yol açmak, hep buruk, hep heybetli ve hep neşeli yaşamak. Çalışarak yaşamak. Ailenin aylaklarına, kibirlerine dayanamamak. Gece serinliğinde eski şiiri sokağa salmak.

Ben de babayım dedi. Bir şey soramadım. Bir şey yapmanıza gerek yok, yapmanız gereken ne ise onu yapın bir gün bana birşey olursa.

Süleyman Beyle nadiren bir araya gelirdim. Ben daha çok yollarda, ikmal hatlarında, cephede hatların birbirine girdiği yerlerde, işgal altındaki şehirlerdeydim. Kimsenin emrinde değildim artık. yapabileceğimi yapıyordum, Mecnun gibiydim. yapılacağı yapıyor olmalıydım ki, karışanım edenim yoktu. Zaten insanın insanlığa, yiğitliğin deliliklerine, hasrete, aşka en toleranslı olduğu yer cephe idi. Biz delik deşik olmuş bir cephede idik. Cephe idik.

(Online yazıldı, tamamlanmadı)

10 Mayıs 2009 Pazar

Şeref Gizilgüç


Emekliliğimi istediğim şu günlerde, hiç bir şey olması gerektiği gibi gitmiyor. Sanki onca insan bilgisi, onca takip, onca dinleme boşa yapılmış gibi. Onca tanıklık.


Kendisine can yoldaşlarından yakın olduğumuz, ne düşündüğünü, nasıl düşündüğünü bildiğimiz, hamlelerimizi kestirebilen, hamleleri kestirilebilir (düzensizliğin içinde bile bir düzen tutturan, biraz da yapışık yaşamamak için) insanlarla haşır neşir olunmuyor artık. "Angaje olmayın!" diye bir şart yoktu, soğuk savaş günleriydi, tamamen farklı olduklarını düşüdüğümüz, şeytanlaştırmakta sakınca görmeyeceğimiz insanları tanıma çabamız bir karadelikte yaşamadığımıza, sınırsız sonsuz bir düşmanlıktan bakmadığımıza işaretti. İnsan kurdu olmak, insanı tanımak, başına türlü işler açtığımız insanın tek tanığı olmak, düşmanımız olması gereken bir insana hayranlık, dostluk ve kardeşlik duygularıyla emekliye ayrılmak, mesleki bir sakatlanma değildi, bu işe başladığımız zamanın dünyasında.


Evet, yetiştirdiklerimize mesafe koymayı, özdeşleşmemeyi, bir yığın fasa fiso kuralı da öğretmedik değil. Piskologlar, psikiyatrlar için yazılabilecek bir el kitabını sunduk, bu kadar ayrıntı, insani mirasla yaşamayı beceremeyeceklerini düşündüğümüzden.


Kurala gerek olmadığını zamanla gördük. Yeni nesiller, tanıyacaksın emrini bile versek bunu başarabilecek bir sermayenin sahibi değillerdi. Yetiştiğimiz dünyada bize insanlık yasak bile olsa tanımaya, angaje olmaya, vicdan azaplarına, bazan adeta alkolle uyuşmaya itekleyen bir insani köz yerklşeridi içimize . Ne kadar farklı olduğumuzu düşünürsek düşünelim, düşmanlığımızdan sadece kardeşlik doğdu, büyüdü, filizlendi. Bizi tanımayan, başlarına açmadık iş bırakmadığımız insanların hayata bağlanmak için gerekçe oluşları. Gönülsüzce, ama titizce yaptığımız dinleme ve izlemenin artık bir üzerine titreme, insani merak ve dostluğa dönüşmesi.


Kamil Bey dinlememiz üzerinden bizlerin rahatını kaçırdı, insanlığımızı besledi, yerin dibine geçirdi, bazan bir bayram tebriği, evlilik kutlaması, çocuklarımıza ad önerisi bekletir hale getirdi.


Daha bıyıkları yeni terlemişken bir binada yaralı bir hayvan gibi kıstırılmasına yolaçtım. Defalarca sürek avına düşmesine. Sevdiği kızla vedalaşamadan ve bir daha asla buluşamadan kaybolmasına.


Çevresine zarar verebileceğimizi düşünmesi özel hayatsız kalmasına yol açtı. Bu kadar sevebilen, sorumluluk taşıyan bir insanı boğduk, cendere altında tıttuk. Çıldırmasını azap içinde beklerken, hep bir çözümle karşı koydu. Mesafeyle yaşadı, yanına yaklaşanlara, samimiyet duygusunu köreltmeden, her ihanete, satılmaya hazır bekledi, paranoyaklaşmadan.


İsyan da etti, meydan okudu, yanlış yaptırmaya çalştı, proveke etti. Terbiye de etti. Buyrun nasıl bir insanla uğraşıyorsunuz, azap içinde tamamlayın ömrünüzü havasıyla da saklısız gizlisiz yaşadı herkesin önünde.


Bir başka insanın sırrı, ona açılabilecek, yalnız ona açılabilecek sırlara ortak olmamız bizden nefret etmesinin asıl sebebiydi. Sır saklayamaz oluşu yerle bir ediciydi onun için.


Ama biz onu, dostlarından, ailesinden, yakınlarından, onu binbir palavradan nedenle sevenlerden daha iyi tanıdık. yaptıklarının gerekçesini, yalan söylediyse, şaşırttıysa, bir şeyi gizlediyse ya da uluorta konuştuysa nedenlerini şaşırarak öğrendik. Çoğu kez utanarak. Her yaptığında bir hikmetin yattığını bekler hale gelerek.


Memleket değişti. Bizler de inimizde yaşadık durduk, biz değişmedik, ileriye taşınmış eski olduk. Hakikate tanıklık ne zor iş. Aynı yere aktık. Aynı denizde, aynı hasrette buluştuk.


Hayatta en yakından tanıdığımız insan, bizi tanısa tiksinerek, iğrenerek bakacak.


Hayatta tanıyacağın en hakikatli insanlar bizleriz diyemeyeceğiz, en yakın dostumuza.


Şimdikiler parça bölük, o işe gelen cümleyi bu işe gelen cümleye bağlayarak, alel acele paldır küldür işlerini yapıyor, hayatlarına dönüyorlar. Biz zenaatkardık. Aslî görevimiz insanlıktı. Karaktere , işin aslına astarına bakardık. Farkına varmadan insanlığı meslek edinmiş insanlardık, en düşman, en gaza getirilmiş, en emir kulu halimizle.


Şimdi, dostu da düşmanı da insanın kendi derdinde. Sevdiklerini bile kullanıp atıyorlar. Ya dinlediklerini?


Bir tesellisi de var işin, şimdikilerin düşmanlıkları o kadar derin, keskin değil. Kestirilemez hafiflikler. Kestirilemez tembellikler. Kendine güvensizliğin en derin halleri.


Biz güvenir miydik kendimize? Biz daha büyük birimlere güvenirdik. Onun içinde şekilleneceğimize, nefes alacağımıza. Yok hayır daha özgüvenli değildik. Ama güvensiz de değildik. Kamil Bey ve arkadaşlarının buyurdukları gibi: "Bir toplumdaydık, toplumlaydık".


Bayramlarda seyranlarda, bazan başa gelmemiş belalarla bizi rahatlatan, ruhumuzu hafifileten şeyler de işitirdik. O kadar düşmanlık duymadığını, insan olduğumuzu kabullendiğini düşündüğümüz olurdu.


Elimdeki onca belgeyi, bilgiyi kullanmam etik olmaz. Kamil Beye saygılı da olmaz. Her olayda onun bilmediği binbir şeyi bilmek. Her konuştuğu kişinin yüzlerce diğer kişiyle konuşmasını dinlemiş, mektuplarını okumuş olmak.


Onunla her konuşanın daha sonraki konuşmalarını, o konuşmalar hakkındaki konuşmalarını bilmek ne ağır bir yük. Kurdun kuşun dilini bilen Süleymana dönüşüyorsun. Ne ağır bir dilek. Ne ağır bir yük.


Kamil Beyden başkaları? Ne kadar çok insan öldü. Telef oldu. Kalanlar kendilerini bir biçimde zamana uydurdular. Kamil Bey en savunmasız halinde meydan okudu, kendisi olmaya devam etti, hep kendisi kalarak, hep sadık kalarak değişti. Meslekler zenaatlar değiştirdi, sertleşti, inceldi, yumuşadı, kapısını çalana göre yeni baştan gayret etti.


Emekliye ayrılmam, bildiklerimi kimselere öğretememem, bir dönemi en insani yanlarıyla anlatamamam ne feci bir şey. Elimde, hafızamda, hafızalarımızda birikenler, yerine ulaşmamış mektuplar, söylenmek istenip de adresine söylenememiş sözler. Bir yerine ulaşmamış mektuplar deposunda oturmak, yaşlılığının son günlerindeki bir zamanların şen şakrak genç kızına "O seni seviyordu", yapayalnız kalan bir insana "senin çocuğun bak şu çilli genç kız" diyememek.


Kapı çalındı.


(online yazıldı, düzeltilmedi, hatırlama notudur, edebi metin değildir)

01 Mayıs 2009 Cuma

Hiç Bir Halkın, Milletin, Sınıfın, Cemaatın, Cemiyetin Barbarlığa ve Zulme Bağdaşıklığı Yok!

Türk, Kürt, Amerikalı, Ermeni, Rum, Yahudi olmak, Keldani, Müslüman, Hristiyan, Ateist, Agnostik, Laik, Antilaik, Sağcı, solcu, topçu olmak ya da olmamak bize barbarlık yapmama garantisi vermiyor.

Kötülük çıkarılacak bir hırka, atılacak bir gen gibi görülüyor. Aradıkları, savundukları kesin bir yer, keskin bir yer, tevazusu olmayan bir yer!

Yanılmazlık, zulmetmezlik, hata yapmazlık kendini tanrılaştırmaktır! Bu iddia dindar'a da, aklı başında dinsize de laiklere de, mutaassıplara da ters düşmektedir!

Aklı başında yaşam, iyi bir yaşam, düzgün bir yaşam biraz da sürekli didinmenin, sürekli çırpınmanın, "ben yapmam!", benim kanım daha iyi, benim fikrim daha medeni, daha meşru, daha temelli dememekten geçiyor.

Bütün fikirlerin, dinlerin, dinsizliklerin insanları, değişik soylardan insanlar, kimse hiç bir insan zalimlikten, kötülük yapmaktan muaf değil. Bunun ne aşısı, antikoru, geni, aidiyeti var ne de garantisi.

Tüm insanlığı, canlıları, dağı taşı, kainatı kardeş bilmedikçe, başka bir deyişle derin bir dayanışmayı temellendirmedikçe, cemaatçiliğe, sekterliğe, particiliğe, yalanla yaşamaya köle oldukça, fenalığı yalnız başka millet sınıf ve dinlere yazdıkça varabileceğimiz bir yer yok!

Büyük bir kültürden geliyoruz. Yakma yıkmadan başka birşey yapmadık diyenler halt etmiş!

Ancak, insanlık medeniyeti bizden öğrenecek diyenler de halt ediyorlar! Önce dön, komşunun haline bak, çocuklarının, kardeşlerinin onlara neler yapabildiğine bir bak!

Medeni oluş, sürdürülecek bir duruş! Bir kereliğine tüm zamanlar için medeni olamıyorsun!

Depremde talan için gelenler, yardım için gelenler kadar çok oldukça fazla konuşmamak lazım. Hala kendimizle övünmek haysiyetli bir iş olmaz! Didineceksin, çırpınacaksın insan olmak insan kalmak için!

Sürekli toplumunu aşağılayan aydın bir kültür terminatörü gibi davranıyor. Onun gibi mi yapacağız dediğimiz de, söylediğinin eğriliği ama yaptığının doğruluğu ile karşılaştıklarımız da az değil.

Düzgün davranan, yani hayatında tevazuyu yaşayan, etrafına insanlık saçanlar da eğri büğrü, haldır huldur tartışabilir, konuşabilir şaşmamak lazım. Her şey lafz işi değil. Ama lafz da önemsiz bir iş değil, hakikat işi.

Önce, terbiyenin, kültürün, insanları yetiştirmenin, toplumsal dayanışmanın, toplumsallaşmanın önemini anlatabilmemiz lazım. Bunu yaparken de yapabildiğimizce düşünceli, olgun, ince ve cesur yaşamamız lazım.

Ben, "nefret ettiğim şeyleri yapan insanlardan üstünüm, öyle yapmam hiç bir zaman!" demiyorum. Yapmamış olmam tesadüf, denk gelmemiş, sınanmamışlık eseri, hayatıma bir armağan. Yapmamak istemem de yeterli değil. İnsanlığın, insanlaşmanın, olgunlaşmanın peşini asla bırakmamam lazım.

Asla kendisine hakim olmayacağımız kültürü, geleneği dümdüz etme yerine, bize çiçeklendiği kadarıyla anlamaya çalışmamız, tevazuyla eleştirmemiz (anlamaya çalışmak zaten eleştirinin hasıdır!) gerek.

Ne zalim olmaktan ne de zulme uğramaktan kurtarılmışlardanız. Olunacağı olma çabamız, sürekli karşı koyuş, ter döküş, kendimizi çocuklarımızı yetiştirerek, mesleki ve gündelik ahlakı canlı tutarak, bazan geriletilerek, bazan insanlıkta ilerleyerek son insan hayatı da sönene kadar devam edecek.

29 Nisan 2009 Çarşamba

"Polis" ve Praksis


Polis devletin zor kullanmayı tekelinde bulunduran kurumlarından. Vazifesi şiddet kullanmak değil, eski tabir ile, asayişi sağlamak. Şiddet, vazife olarak verilemez. Şiddet kullanılmasının meşru olabileceği haller hukukla belirlenir, sınırlandırılır, tanımlanır, kurallandırılır, denetlenir.


Şiddet kullanılmasının meşru olabileceği haller başka türlü yapılmasının mümkün olmadığı hallerdir. Bu haller, listelenebilse bile, uygulamada gözden geçirilen, inceltilen, başka türlü davranabilirliklere ulaşan bir praksis izler. Uzlaşmazlıklar, çatışma alanları hukukun, insanibilimler ile toplumbilimlerinin de ışığında siyasi direktifi, uygulayıcıyı, anlayışı gözden geçirmesine yolaçar.


Eleştiri, başka türlü yapılabileceği iddiasına açılır. An'a değil, anlayışa müdahaledir. Geleceğe yöneliktir, olandan olup bitmişten yola çıksa da.


"Devletin Zor Kurumları" kavramı, "zorbalık kurumları"na atıfta bulunmaz. Zor kullanımının sınırlandırılmışlığına atıfta bulunur. Zor'un her kullanımını da meşrulaştırıcı, ya da yadsıyıcı değildir (yerilen meşruiyet anlayışı anlamında).


Şiddeti şiddet kullanarak varılabilen sonuç, etkinlik iddiaları meşrulaştırmaz. Şiddeti şiddet (şiddete karşılık olması ya da karşı şiddetin varlığı) dahi meşrulaştırmaz. Şiddet kullanımı, şiddet kullanımına engel olma, hukuku üstün kılma çabası içindeyken, hukuki bir kararı uygularken denk düştüğü eyleme orantılı olarak kullanılması halinde meşruiyet iddiasında bulunabilir. Peşinen değil! Bu yüzden tekil her olay sorgulanır, gözden geçirilir. Çeşitli meslek alanlarında başvurulan gözden geçirme, muhataplarının yakınmalarını cezbetse de, intersubjektif meşruiyet sağlama kanallarındandır, cezalandırmadan çok anlayışı işleme, geliştirme, uygulayanı yetiştirme işidir. Pratik ve intersubjektif bir farkındalık "mekanizması"dır. Eleştiri ve bilimle, mesleki (deontolojik) etik ve genel ahlak düşüncesiyle, hukukun imperatifleriyle gündelik işlerin buluşturulma yeridir.


Sürekli kovuşturulmuş, itilip kakılmış aydın, eşitlikçi ve sömürüsüz bir toplumda polisin, ordunun lağv edilmesi gerektiğini düşünebiliyor bazan. Oysa lağv edilmeye çalışılacak olan savaş, sömürü, taciz, tecavüz, cinayet, hırsızlık vb.


Polisin ve askerin gerekmeyeceği kadar medeni bir dünyaya kim itiraz edebilir? Sokaklarda insanlar birbirini avlarken bunu yapmaya kalkarsanız kafanızda milisler kurmak vardır meselâ, yeni sorunlarla karşılaşırsınız. Milis de yoksa, çeteleşmeye, mafyalaşmaya yolaçarsınız.


Diyelim ki komşular birbir evlerini bekliyorlar. Bir kitle katliamcısını, paranoyak ve piroman sapığı kim yakalayacak? İtfaiyedeki yangın mühendisini işten çıkarıp işsiz vaizi işe alanı eleştirmemize benzemeyecek mi bu durum? Uzmanlara izin vereceksek, zaten polislik bir uzmanlık değil mi?


Diyelim ki, parmak izi, suç yeri incelemesi yöntemleri gibi uzmanlıkları gerekli gördük. Peki ya pratik durumlar ve onlardaki sıkı hukuki kurallalara ve denetime tabi işleyiş? Mahallede ne kadarını uygulayabileceğiz, sınıflı da sınıfsız da olsak?


Medeni bir toplumda paramiliter örgütlenmeler, milisler ne derece eşitlikçi ve denetlenebilir olacaktır? Toplumumuz suç işlemeyecek, bunlar da olmayacak diyelim, ilelebet stabil bir toplum mu öngörüyoruz?


Kültür, medeniyet, nesilden nesile aktarılan gelenekle, eğitimle, terbiyeyle, dille, bilgiyle ayakta tutuluyor. Bir deprem, doğal felaket, kuyruklu yıldız çarpması diyelim de daha uzak ihtimal olsun, yeni baştan almaya yol açtığında kurumları tahrip ettiğinde, sokakta, çayırda, bayırda toparlanan yeni nesiller eski medeniyeti ve medeni hallerini devam ettirebilecekler mi?


Bunu iddia etmek, sosyalizasyonu reddetmekle eş değerdir. Eşit bir toplum kurabilirsiniz, ama ilelebet eşit bir toplum kuramazsınız. İnsanlığın daha iyi noktalardan başlamasını belki sağlayabilirsiniz ama, garanti edemezsiniz.


Aslolan sürekli çaba, sürekli didinme, tevazu içinde yaşamadır. Toplumsal bilinç çözülebilir. Üzerine maddi hayatımızı kurduğumuz doğal, iktisadi, fiziki zemin çökebilir. Aslolan tıkanıp kalmamamız, çözüm aramamız, bir kereliğine tüm zamanların sorunlarını çözmüşlükten konuşmamaktır.


Evet, "polis" dedik. Lağvederseniz de "kendi polisinizi" kurarsınız. Üstelik işlerliğin hukukunda daha naif olabilecek bir kurumu. İster kurun, ister eskisini başka bir adla, ya da doğrudan devam ettirin, karşınıza daha ciddi bir sorun çıkacak: Polisi ne için kullanacaksınız?


Muhaliflerinizle aranıza polisiniz mi girecek? Demokrat mı olacaksınız? Ya rakipleriniz yani "eski hayat" uslu davranmazsa? Belki kendi gücünüz yeter. Ama burada kendi temel çıkışınızı yıkacaksınız. Kurumlaşmış ve hukuksallaşmış profesyonalitenin yerini daha ciddi medeniyet iddiasında bulunabilen (mümkündür), ama daha ilkel bir kurumsallığa bırakacaksınız. Sz kurumlaşmışsanız, alanınızın işleyişini altından kalkılamaz biçimde karmaşıklaştıracaksınız. Oysa sizin önerdiğiniz sınıfsızlaşma, paylaşma daha medeni bir noktaya ulaşma iddiası. Hukuku ve bürokrasinin çetrefilini yeni baştan kurmayacaksanız, bir cins hukuki, ahlaki ve kurumsal minimalizm savunacaksınız. İlkel olmayan sadelikler ve sadeleştirmeler de mümkün, ancak, kurumların işleyişinin sosyolojisi yeni icatlar üzerinde değil, bugüne kadar işleyenin, işletilmişin eleştirisi üzerine kurulur. Baştan başlamak insanın kaderidir bazan, tercihi değil. Hele hele keyif meselesi hiç değil.


Acil bir durumda her zaman ne yapılacağına toplantıyla karar veremezsiniz. Yetiştirdiğiniz, ama hesap vermeye de açık insanlarınız olacak. Yanlış yapabilecekler. Bunu da kabul edebilecekler. Müeyyideler, mekanizmalar, kurumlararası, işlevlerarası geçişlilikler olacak, zamanla ortaya çıkmış. Zihniyet evrilecek. İnsan işine, iş insana uyum sağlayacak, bu nesiller alan bir mesele.


İş, tek yönlülük, tek yönlü bakıştan kurtarılmalı evet. Güvenlik uzmanları iyi piyano çalamasalar da olabilir, ama sorumluluklarının, hukuki anlamda hesap verebilirliklerinin farkında ve bilincinde olmaları, bundan imtina etmeye kalkmamaları gerekir. Bu olumlu özellikleri, tabii ki varsa, gurmeliklerini, estetliklerini, boş zamanlarında resim yaparlıklarını önceler.


İnsanların çok yönlülüğü ütopya değil. Mümkün. İnsan olmayı öncelemekle. Mesleki imperatifle insan olmayı şizofrenik olmayan bir biçimde ayırt edebilirlikle.


Doğru damarı bulabilen uykusuz hemşire, diş ağrısını unutup kitle katliamcısının üzerine atlayan polis bulundukları yerde, yaptıkları "işi" deneme sınamaya çevirmeden ve hatta esneyerek yapıyorlar çoğu kez.


Bazan bizler de bir intihar adayını uzmanından daha dahiyane bir biçimde engelleyebiliyor, hayata döndürebiliyoruz. İp cambazına da el uzatan olmamız dünyayı olmasa da el bekleyeni altüst eder genellikle. İnsan herkese güvense de, herkesin uzmanlığına, her alanda, ve her daim güvenemez.


Arabalarımızın servisini uzman olmayana bırakamadığımız gibi, kuralsız ve kurumsuz halkı silahlandıramayız. Bunu yaparken potansiyel bir iç savaş kurumunun da tohumunu atmış olabiliriz farkına varmadan.


Hukuksuzluk iyi niyet ve yüce düşünceler ile kapatılamaz.


Aydın olmayan aydın, ayrıcalıklarını halkla paylaşan aydındı. Bilgisizliğe özlem değil bu. Bilmeyeni bilenin koltuğuna oturtmak hiç değil: Bilme ayrıcalığını, bilme tekelini ortadan kaldırmak, bildiğini paylaşmak, insanları yetiştirmek.


Polis olmayan polis de mümkündür belki, o regulatif ya da utopik toplumlarda: Daha az uzman olmayarak, ama kendini halkının bir parçası görerek, muhalifi iktidarın ihmal ettiği ufkun hatırlatıcısı olarak, eleştireni sorun çözümünün parçası görerek.


Uzun lafın kısası, ne bugün, ne de yarın polisi gerektirmeyecek bir toplum kurmak durumundayız. Öncelikle, bugün ve yarın içinde yaşanabilen bir dünya kurmak zorundayız.


Suç ve ceza ancak insanlıkla birlikte ortadan kalkar. Bu insan kötüdür demek değil. İnsan kültür, yetiştirme, terbiye, eğitim ister demek.


Suç işlenmeyen, ceza vermenin unutulduğu bir dünya düşlemek, insanı ortadan kaldırma çabası değil. insanı gerçekleştirme rüyası, bir başka deyişle.

28 Nisan 2009 Salı

İç Savaş İdeolojisi, Demokrasi, Cehalet ve Ezber 1


Bir ülkeyi sevk ve idare edecek, "paradigmayı" değiştirecek birikime sahip bir bürokrasimiz, uzmanlarımız, aydınlarımız, üniversite ve araştırma kurumlarımız yok görünüyor.


Ve tarihimizdeki en büyük değişiklere de kalkışmış durumdayız. Geriye dönüş belki imkansız, ancak dinamiklerimizin önünü açarak, toplumu bütünleştirerek bir toplumsal çığa yol açacağımıza çok yönlü bir temellenmeye, şekillenmeye, olgunlaşmaya doğru yol alabiliriz.


Şunu kabul etmemiz gerkiyor: Dönemlerin üstüste yığılmış tecrübesi elimizde yok. Tecrübeyi elinde tutan kesimlere kapılarımızı kapattık, tecrübeyi sokakta bıraktık. Tecrübenin praksisini öğretecek kimsemiz yok. Tek kale maç yapan, dayatan, buyuran ve buyurgan liberaller, devletçiler, aydınlar, aydınlanmışlar kendilerince toplumumuzu inşa etmedeler. Bildikleri kısıtlı, tecübeleri varsa kendi alanları ile sınırlı, uzmanlıkları meşruiyetini hakikatten almıyor. Ortak özellikleri tartışmaya, eleştiriye kapalı oluşları, çok bilmişlikleri, cahil cesaretleri, gözlerinin karalığı.


Aydında tekil alanlardaki uzmanlık, kitabı kitaba bağlama hayat üzerine de konuşabilme hakkı veriyor görünüyor. Bürokratta yapılageleni yapılabilecek olarak görme, eleştirisiz, tartışmasız karar almanın inceliklerini tanımaksızın eylemiş olma hayata hakimiyet duygusu vermiş görünüyor. Topluma müdahale, mühendislik ve karşı mühendislik tartışma ortağını yok sayma üzerine kurulu. Hayatla ezberin, hayalle gerçeğin, ideolojiyle hakikatin birbirine karıştırıldığı bir bilimcilik, kültürsüzlük, cahil özgüven birbirlerini silip atmaya gerilmiş cenahların ortak duruşunda yazılı. Birbirlerine ne çok benziyorlar. Bilmenin konuşmadan geçtiğini, anlamanın anlaşma olduğunu ezberden atmayanları ne kadar kolay gereksiz kılabiliyorlar. Dergileri, gazeteleri, üniversitelerii kurumları, platformları benzeme, tartışmama, korporativist uyuşma üzerine kurulu. Tartışmaya açıklıktan yola çıkan bir hakikatlilik, uzmanına açık kurumlar, eleştiriye açık fikirler bloke ettikleri, ama ederken de ülkenin geleceğini karattıkların farkında değil görünüyorlar. Dayatmacılık, yine, ortak meziyetlerinden. Tartışmamacılık. Hakikate kapalılık. Kendini düzeltememe.


Kendini düzelten, hakikate açıklıkta sürekli bilgi edinen, değişen, gelişen, insan yetiştiren, rakibini karikatürize etmeyen, anlaşamadıklarının ne söylediğini kavramış ve çarpıtmamış olan kurumlarımız yok. İnsanımız mı yok? Kültürümüz mü ilkel? Hayır. Bir müdahale altındayız ve bir birinden nefret eden iki taraf aynı dinamik kırıcılığı, indirgemeciliği, cemaatçiliği (toplumsal dayanışmanın kapatılması, çarpıtılması, ideolojikleştirilmesi anlamında) ve bu cemaatçiliklerin hakikatle rekabeti ciddi bir sorun.


Memleketimizin iki yakasını bir araya getirebileceğimiz platformlar yok. Dergiler özel sayı dergiciliği yapıyor, kendi eş dostunun dışındakileri yayınlamaya kapalı. Gazeteler "yerleştirilmiş" gazetecilerle gerilmiş, daraltılmış, kapatılmış durumda. Üniversiteler aydın dışında herkese açık. Üreten, tartışan, yetiştiren, bilgiyi ideolojiyle karıştırmayan insanlara kariyerlerinin buyruklarından kafalarını kaldrıp da bakacak insanlığa yani hakikatliliğe açık akademisyen yok. Rekabetsiz bir ortamda "rakip"leriyle itişip kakışmadalar.


İktidar sahiplerine mesafe koyabilen ama ilham verebilen aydın yok. Propaganda, dayatma, onaylama, gücü meşrulaştırma rakiplerince de yapıldı durdu değişen ne var? Değiştirilen ne var?


Bir platform bize demokratikleşme paketi, programı açıklıyor. Bir diğeri de vatan nasıl kurtulur reçetesi. Birisi demokratik, öbürü militarist görünüyor, gerçekten öyle mi? İkisi de, üçü de, beşi de dayatmadan ibaret. Konsensustan anladıkları bir yerlerde sağlanan, bir yerlerden sağlanan bir şey olsa gerek. Bir kurumdan, yüce fikirden, müttefikten, ittifaktan, cemaattan, cemaatlararasılıktan. Hani nerede tartışma, hani nerede eleştirel sesler? Hani nerede tartışmaya açıklık, kapsayıcılık, başkalarını var kabul ediş?


Program o kadar önemli değil, programmatik oluş da Konuşmak, konuşmada oluş önemli olan. Siz yakınınızdakileri susturuyorsunuz sansürlüyorsunuz, deklare ettiklerinizin gerekçeleri sansür edebilenlerin, susturabilen, bastırabilen, söz hakkını savunmayanların gerekçeleri ve gerekçelendirmelerinden.


Listenizdeki yapılınca kestirmeden iş çözülecek, mesela? Buna kargalar güler. Bunun tartışılması, sorumluluğun paylaşılması, dayanışmanın yaygınlaştırılması, yani gerçekten dayanışma olmasına yol veriş önemli.


Acelecilik, dayatmacılık sanıldığı kadar işini bilenlerin "işi" değil. Toplumsal süreçleri, dinamikleri yerinde, paratiğinde, pragmatiğinde kavrayamayış ile ilgili.


Adam "vatansever". Vatan uğruna öldürür, asar keserse, bir gerçek bilim adamının önünü bir yandaşla kapatırsa, bir palavradan gazeteciyle bin gazeteci adayının önünü kapatırsa yaptığı ancak huliganlık, vandallık olur. Aydınlanma adına her cahil önüne geleni hainlikle suçlar, işine gelmeyeni çakalların önüne atarsa, aydnılanmışlıklarını ne kadar ciddiye alacağız?


Darbeciliğe karşı çıkan, demokrasiyi savunan insanların nerelerde uzlaştıklarını anlayamadığım yapacaklar listeleri dayatmaları, buyurganlıkları, ya avrupa ya barbarlık söylemleri, iç dinamiğe inanır, halka önem verir görünürken tartışmaya ve eleştiriye açamadıkları, açmadıkları korporativist projelerine ne demeli? Demokrasi bile, demokrat olmayan bir tonla, buyurganlıkla savunulmuyor sadece, demokratik süreçler, anlama ve anlaşmanın kanalları, toplumsal dayanışmanın kurumları önemsenmiyor, bilinmiyor, kavranmıyor. Bunu yaparken de sosyal dinamiğin içi boşaltılmış kavramlarına gönderme yapmadan da duramıyorlar. Sonda bilineceği baştan kavramış gibi konuşmak, tarihin sonundan, zamanların sonundan konuşmaktır. İdeolojiktir, cahilanedir, topluma tepeden bakıştır. Hakikatsiz bilimselliktir. Kitabı kitaba, kavramı kavrama, ezberi ezbere, çıkarı çıkara bağlamaktır. Ufuk açmak, karşı karşıya gelmek, ter dökmek, kapıda kalmak, altüst olmayı göze almak, yani hakikatle düzelmek işlerine gelmez. İşe gelme, gelmeme dediğimizden itibaren, ne hakikat kalır ne adalet, ne ahlak.


Hamasiyetin prensipliliği ahlakla bağdaşmaz. Ezer geçer, yakar yıkar. Kısa vadeli düşünür. O an işine gelen gelmeyen vardır. Durumu kurtarmaya, tarihsel adım olarak bakar. Yaptığına inanır, bilineni önceden onaylanmış yöntemleri kullanarak. İçtihattan başka meşrulaştırıcı bir yol bulamaz. Mutaassıptır. Çağdaşlık sazları ayarlamışlıkta değildir, çok seslilikte, düşüncelilikte, incelikte. Ne halkı tanır, ne de insaniyeti. Kendi halkını aşağılaması, kültürüne tepeden bakması değişimciliğini kendince savunmasındandır. Nefret işi değildir aslında. Kültür önemsenir bir şey değildir gözünde. Yüceltip dokunulmazlık veremez. Yücelttiği başkalık, orientalist/oksidentalist tekniklerdendir.


Kültürel beğenisi fonksiyonalisttir.


Karşısında duran dayatmacılık da kültürden, toplumsallığın bütününden, ciddi bir başkalık anlayışından ve dayanışmadan yola çıkmaz. Cemaatçidir. Cemaatçiliği tanımlanabilirin, inşa edilebilirin, üstüste konulabilirin alanındadır. Bilinmezyenlerle boğuşmaz. Herşey onun için apaçıktır. Tereddütsüzdür. Retoriği gelenekçidir. Geleneğe olunacağı kadarıyla dahi hakim değildir, çünkü dert anlatmaz, aydınlatır. Şekle hakimdir. Açıklar, geçer. O kendince, "görür". Onun gördüğünü görmeyen kördür.


Kültürel beğenisi onun da fonksiyonalisttir. Tabi olmaz, tabi kılar. Zevk'i, haddi hududu insanlararası anlaşmanın dispozisyonunda okuyamaz. Listeler, çıkarsar, tabi kılar, tabii ki kendi eserine, kendi ürününe, kendi yarım yamalak ve acele yorumuna.


(Düzeltilecek. Tekrar okuyamadım, tekrarlar fazla olabilir. Konu yeterince genişletilemedi, bu kadarına zamanım yetti. Devam edecek)


27 Nisan 2009 Pazartesi

Bağımsız Bir Türkiyede 1 Mayıs "1 Mayıs Meydanı"nda Kutlanır !

Bir Mayıs'lara katılmayalı yirmi beş sene oldu.

1978'de Taksimde çocuklar gibi şendik. Ölmeden ölmüş gibiydik, sadelikle, insana saygıyla, bağımsızlığın haysiyetiyle giyinmiştik.

1977'de gök ekini biçmiş gibi. İnterkontinentalden. Korunan yerlerden.

1980'de yeniden öğütüldük, biçildik, tezgahlara gerildik, diri diri gömüldük bazan.

Bugün O Meydan, O Meydan'da kıyılanlara kapalı.

Zalimler, işgalciler, işbirlikçiler, soğuksavaşçılar hâlâ dokunulmaz.

1 Mayıs serbest, vatandaş olmak serbest, sokaklarda öldürülmek serbest, itilip kakılmak serbest, sendikalara katılmak bir kısmımıza serbest, 1 Mayıs Katliamını milyonlarca insanla, sağcısıyla solcusuyla, işçisiyle, esnafıyla, işvereniyle bir kere de olsa telin etmek, kınamak ve o sokakların halka yasak bölge ilan edilmişliğine karşı durmak yasak.

Bağımsız bir ülke olmaya karar verdiğimizde, O Meydana 1 Mayıs Meydanı adını vereceğiz. Sendikalar ve hastanelere gaz bombaları atılmayacak, su sıkılmayacak, lokantalarda kimseler tokatlanmayacak, öğrenci otobüslerinde copla can alınmayacak. Güvenlik kuvvetleri de sendikalı olacak, haksız hukuksuz sokaklarda titretilmeyecek karda kışta. Çoluk çocuğundan saatlerce uzak yerlerde.

İşgalcilere, provakatörlere karşı halkı, işçileri, memurları, gençleri, vatanı savunmalıydı devlet. Rejimden şikayetçi olan gene olsun. Kardeşlik, dayanışma bu halka yaşatılmadı. Kin, gerilim beslendi büyütüldü. Bugünkü nisbî huzur, ezilenlerin, itilip kakılanların tevazusu, kinsiz yaşama çabasının eseri. Kin üzerine örgütlenilmedi. Kin üzerinden siyaset yapılmadı. Yok edilmeyi göze aldı insanlar, Türkiyeyi Beyrutlaştırmadılar!

Çiğnenen cesetlerin, ezilen insanların üzerinde tepinmişleri, sömürgeciliği, soğuksavaşçılığı bu kadar korumak ve kollamak anlamsızdır. O Meydanda hayat haklarının olmadığını, hukuklarının olmadığını görmüşlere, yaşamışlara açın! Açın halka yasak, ama sömürgeciliğe açık meydanlarımızı!

Ülkemizi insanımıza açın! Çalışana saygının hukukunu, ahlakını açın!

12 Eylülün öncesi ve sonrasıyla tırpanladığı haysiyetimiz, hukukumuz, dayanışmamız bırakın çiçeklensin.

Cesetlerimiz, yasaklanmışlığımız, yokluğumuz üzerinden siyaset yapmayın. Yarım bir ülkeye mahkum kalırsınız!

1 Mayıs katliamcılarını dokunulmaz, kınanamaz ilan etmekten vazgeçin!

Yeniden bir halk olabilmemiz, iki yakamızın bir araya gelebilmesi orada ne aradığımızın, ne bulacağımızın çirkin retoriğiyle mümkün kılınamayacaktır.

Mağdurluktan mağrurluk çıkarmayanlar da vardır. Onlar kötü zamanlarınızda sizlerle dayanıştılar. Siz karşılık vermeseniz de, yine kötü günlerinizde onlar hukukunuzu savunacaktır.

Ahlakın yegane sahibi kılmaktasınız itilip kakılmışları, bu bir armağan değil. Bu bir armağan değil! Kendinizi yoksullaştırmaktasınız. Kendinizi yoksullaştırmakla da insanlığı, hepimizi.

Altın, para, pul, şaşaa, parlak kumaş, pahalı arabalar, hakedilmemiş ünvanların arkasında kim var, bunun önemsizliğinden yola çıkıyorsanız, siz kimin halkısınız, kimin tebaasısınız?

Mağrur olmamak için yeterince gerekçemiz var. Dünya fani. ömürler uçucu. Servetler gelip gider.

Kardeşliği yeşertmek, hakkani olmak, zalime çıraklık yapmamak, haysiyetli davranmak, başkalarını görmemezlikten gelmemek, çalmamak, çırpmamak, yanlıştan dönebilmek, eleştiriye açık olmak, hukuku eziyete çevirmemek, barış için çabalamak, alınterine saygı göstermek, yani olmamız gerektiği gibi olmak bize ne zarar verir ki? Canımızdan mı oluruz? Yeterince olmadık mı?

Korkacaksak zulümden korkalım, zalim olmaktan, adaletsiz olmaktan, mağrur olmaktan!

Paralel yaşayan, düşünen iki halk olmaktayız, ey bu yazdıklarımı bir suç unsuru bulmak için okuyan, kişi! Güneş sen olsan sadece yakar, kavururdun.

Ey hatalarımı sevecen bir gece gibi düzelterek okuyan dost! Aydınlat ki, anlayışsızlık kabuğu çatlasın!

Güneş hayatla dost olmadıktan ve gece koynunu sadece yarasalara açtıktan sonra, dediğimin demediğimin ne önemi kalır?

16 Nisan 2009 Perşembe

Darbecilik Gayrımeşru mudur?

"Darbecilik her daim gayrımeşrudur" diyebilecek kadar kantçı etiğe sarılmış demokrat var mı, bizde ve ülkelerde bilemiyorum. Otonom, doğruyu eğriden ayırtedebilir, ahlaki buyruğun sesini işitebilir özneler olarak aydınlar, siyasetçiler, bürokratlar ve avam.


Reel politikanın tarihi pek ümit verici değil: Başarılı darbeciliğe methiye, "iyi darbeciye" mersiye ile de dolu.

Dayatmaya direniş? O da var.

Önce darbecilik nedir tanımlamakla başlamak, darbeciliğin nerelerde tutunduğunu, nerelerden ve nelerden meşruiyet iddası alabildiğini anlamaya çalışmak lazım. Bunları yapan oldu mu bugüne kadar? Sanmıyorum.

Hitlere darbe yapılmasını savunan çoktu. Bu dönemde bir darbenin "demokratik bir müdahale" olarak algılanması sözkonusu olabilir miydi? Evet.
"Hitler seçimle geldi" itirazında bulunabilecek demokratlar var mıydı? Ancak teorik olarak mümkün. Şartları daha da ağırlaştırmama gibi gerekçeler itirazda daha akla yatkın.
."Demokrasiyi savunma gerekçesiyle Hitlerin yanında darbecilere karşı savaşan demokratlar olur muydu?" sorusuna verebileceğimiz cevap olumsuz olacaktır sanıyorum.

Peki ya Saddam Hüseyin? O bir biçimde seçilse bile, darbe ve zorla başa gelmişti. Uluslarası hukuktan yola çıkarak karşı çıkanlarımız oldu devrilme projesine. Ama en çok bulaşmayalım, belaya girmeyelim baskın çıktı. Liberallerimiz bir koyup beş alma, muhalif basınımız projenin yakıtını dağıtma, ılımlı dindarlarımız projenin ortağı olmak için yanıp tutuştular.
Peki İran? Ahmedinecat seçimle geldi. "Olması gerektiği gibi olmadı seçimler" diyenler çıkacaktır. Uluslararası bir müdahale ya da bir iç komplo ile devrilmesini alkışlayanlarımız olacaktır.

Chavez?

Bush bir mahkeme kararıyla görevden alınsa, diyelim ki mümkün kılındı, nasıl Gore mahkeme kararıyla kaybetmeye tayin edildiyse, o şekilde, "hukuki süreçlere, Nato'ya, Cento'ya saygılıyız diyecektik. Bu darbe değildir evet. Peki ya Kennedy'e dökülen gözyaşlarından sonra "kadere tayin edilen"i insanlığın bağrına basışı?

Hastalanıveren devlet başkanları, başbakanlar az değil.

Ecevit hastaneden kaçırılırken alay etmekteydi saygın demokratlarımız.

Her müdahale, darbe orta ya da uzun vadede "istenmemişe" yol açabiliyor. Profesyonel yani beynelmilel, global darbeci darbesinin ya da müdahalesini takip eden, yönlendiren bir yol izliyor. Takipçi olmayan darbecinin arkasında takipçi bir özendiricinin olması az rastlanır bir durum değil. Bu bazan en çok eleştirendir, sırt sıvazlayan masum yardakçı kolay kılıçaltıdır, rahat yemdir. Hesap sorulursa ondan sorulur. Hesap sormanın mümeyyizi, kendisinden hesap sorulması gerekendir çoğu kez.

Reel politik tarih, siyasetin pragmatiği (olumsuz anlamda kullanmıyorum bu kavramı, uygulamanın gündeliğine, sanatına, zenaatına da göndermede bulunmuş oluyorum) yeterince incelenmiyor. Muhalefet geleneğimiz, liberalliğimiz, siyaset gündeliğimiz yeterince kurcalanmıyor.

Darbecilik ve demokratlık "interchangable", değiş(tokuşed)ilebilir kişiliklerce, rollerce savunuluyor.

Demokrasiyi fanatikçe savunmak, savunmayı savunma olmaktan çıkarmak, siyasetin oluşturucu alışverişlerini etiğin ve kurucu prensiplerin alanında boğmak anlamına gelirdi. Teslim olmazsın, etmezsin, toplumsal konsensusa şekil vererek, yeni şekillenmelerle prensip tartışmayı siyasi eylemeye dönüştürürsün. Tartışmayacakla tartışamazsın. Ama siyasi platforma tarz değiştirttirebilirsin.

Darbecilikte fanatiklik, darbecilikte tekrar, darbecilikte ısrar azgelişmişlik teorilerini doğrulayan tek kanıttır. Bir dayatmanın toplumu, toplama bir toplum olmaya işarettir. Dinamikler kırılmıştır. Pozisyonlar kilitlidir. Aktörler ve repertuarları toplumsal alışverişin diskuruna hakim kılınabilir görülmektedir.

Eski darbecilerimiz, ihtilalcilerimiz, soğuksavaşçılarımız yeni demokratlarımızın bir kısmı. Eskiyi kınıyor, ama eskinin bastırılmışının üzerine oturmaktan da vazgeçmiyorlar. Bir kısmı ise başkalarına darbe, bize demokrasi istemekteler. Bunların da bir kısmı demokrasimizin dış baskı dayatma ve zorlamalarala hayat kazanacağını teoretize ediyorlar. Zordan vazgeçmek zor olsa gerek.


Devam edeceğiz.

04 Nisan 2009 Cumartesi

Demokrat'ın Meşruiyet ile İmtihanı


Demokrasiyi eleştirmek, sınırlarını göstermek demokrasinin geçerliliğinin sınanma alanının içinde. Her derde deva bir sistem arayışı, bir kereliğine tüm zamanlar için sorunları çözüp bitirmek ve gelebilecek eleştiriyi muterizliğe bağlayıp kurtulmak demokrat işi değil. (Eleştiri tahammül edilecek bir şey değil, kurucu bir taraf. Demokrasinin temellenme alanını ortaya çıkaran ve sınırlayıp belirginleştiren dinamik söz ortaklıklarından.)


Çoğunluğun azınlığa tahakkümü meselesi şimdilerde seçim sistemleri alâkalandırılarak meclis çoğunluğunun oy çoğunluğuna tahakkümü olarak ele alınabiliyor. Demokrasiye hakkını veren vermeyen tartışmalar olmadan, demokratik bir diskur olmadan, onay verdiğimiz ve vermediğimiz, bazan sihirli paketten çıkıveren yaklaşımların üzerinde serbest bir tartışma yapmadan demokratik bir platformu paylaşabilmemiz mümkün değil. Paylaşmanın kendisi toplumu bir bütün olarak (merkezkaç kuvvetleriyle birlikte) ele alabilme kapasitesi de.


İtirazlardan paniklemenin, itirazı karakolluk etmenin, yerli yerinde yapılmış her itirazı temele itiraz sanıp demokrasinin işini bitirmişlikten konuşmanın anlamı yok. Tartışma işin özüdür, özündedir.


Demokrasi bir süreç, tartışmaya ve itiraza açıklıktır. Konuşma hali, anlaşma hali kapanmadıkça, kulaklarımız megalomaniyle, tiraniyle, çok bilmişlikle tıkanmadıkça süreç devam eder. Tıkanıklık, insan oluşa, toplum oluşa çarpık bakıştandır. Gelişmeci teorilerin demokrasiye getirdiği izahat sınırlıdır. Teleolojiktirler genellikle. Meşruiyeti öngörülen sürecin kendisi sunar. Kendisini, kendi politikalarını kendi öngörülen aşamalarıyla ya da bütünlüğüyle onaylar.


Burada garantili bir imperativ çıkarsama mantığı gerektiren duruşlarla, ne yapılsa gider fikri arasında gidip gelen versiyonlarla karşı karşıya kalırız. Liberalliğin bazı fikirleriyle, anti liberal toplum mühendisliğinin örtüştükleri paylaştıkları noktalar az değildir.


Demokrasi demokrasi olmadan da insanlık vardı. Demokrasi insanlığın insanlık birikimiyle beslenir. Maddi şartların analizi teorik bir tanıma yarasa da, praksisle, uygulanarak, yaşanarak, insanlığın getirdikleri, kattıklarıyla genişleyen, bir teorik birikimi açıklamaz, izah etmez.


Bir kavramı alırsınız, ama ödünç alış değildir bu. Anlamına anlam katarsınız, onu genişletirsiniz. Katılırsınız.


Demokrasi her gün yeni bir şey söylediğiniz alanlardandır, alanlardadır. Eleştiri, itiraz, taze uygulamalar, yeni tavırlar yorumlar ve uygulamalar gerektiren.


Tepeden bakan bir demokrasi yoktur. Tartışan bir darbecilik, otoritaryanite olmadığı gibi.


Tepeden baktırdığımız eğreti bir şapka, üst yapı kurumu gibi taşıdığımız bir örtü, pelerin, çok bilmişlik bürüğü. Tepeden inen teori, kendimizi kendisiyle düzelttiğimiz.


Demokrasi bir alışveriş işi. Açık tutulacak kanalların, tartışmanın, serbest diskurun işi. Bizle düzeltilmeyecek olan, hakikatimizle buluşacak, buluşturulacak, ufuk açacak olan. Demokrasinin hakikatle buluşma alanı insani hakkaniyetin sorun çözme pragmatiği ile buluşturulduğu bir yerde.


Demokrasiyi reddeden de savunan da bir buyurganlıktan konuştuğunda, dayattığında, söylediği savunduğu, önerdiğinin meşruiyetini bilimsellik, salt çoğunluk , halk iradesi, vatan milletin yüce çıkarları gibi kavramlara dayarsa ve "niçin"ini izah edemezse zaten demokratik bir gündemden, ortamdan bahsedemeyiz.


Demokraside meşru kılan kadim ahlaki, hukuki, sosyal süreçlerdir. Meşru kılan, insanlığın kendisini tazelediği intersubjektif, sosyal, kamusal alanlardaki etkinliklerledir.


İnsanlık, toplumsal hayatla iki yakasını bir araya getirir, nesiller yetiştirir, önerileni eleştirisiyle birlikte kodifie eder.


İzah edilemeyen, zaten savunulmuyordur. Muhalefete hakaret, hiddet, şiddet muhalefetini teoride kapsayamayıştan, demokratik praksisi reddedişten gelir.


Muhalefetler, demokraside muhalefetten demokrasiye muhalefete dahi kaysa, antidemokratikleşmeleri demokratik süreçlerin işlememesiyle alâkalıdır. Demokrat duruş, demokrat alışveriş hiç bir itirazın hakikat payına sağır kalmaz. Demokrasi, dayatmalarla mücadelesinde, dayatmalara kaynak olan kaygıları, korkuları yok saymaz. Korkudan korkulmaz. Kaygılarıyla, tasalarıyla, itirazlarıyla insanlığı genel demokratik diskura dahil eder.


Tasarımlarımızdaki farklılıklar her zaman yanlış doğru kutuplaşmalarından kaynaklanmaz. Öyle olduğunda iş kolaydır. Kanıtlarsın. Dışladığın, ihmal ettiğin, yoksaydığın perspektifleri entellektüel alışverişe dahil edip rakip ya da farklı duruşlara cevap verebilecek başka duruşlar sunamadıkça "tepeden inmeci demokratlık"tan başka ne sunabilirsin?


Demokrasi gündelik alışveriş işidir. Yeni şeyler söyleme, esneklik, çare arama işidir. Bu demokratik olmadığını sandığımız bir çok toplumun gündeliğine, demokratik toplumlardan fazla kazınmış da olabilir. Demokrasinin nasıl nerede ortaya çıktığından çok, nasıl idame ettirildiği, yaşatıldığı sürdürüldüğü üzerinde durulmalıdır. Maddi şartlar önemlidir, ama yeterli değildir.


Demokratik süreçlerin gelişimi genel insanlık tarihi içersinde değerlendirilebilecektir. İnsanın insan olma süreçlerine aykırı bir yeni icat peşinde olmamız mümkün, ama antiütopik bir hayal olarak kalır bu. Regulatif yanını insanlığımızdan, insanlığımızı kurma, geliştirme, idame etme süreçlerinden almamasından dolayı.


Meşruiyet, diyalogdadıır, konuşma, anlaşma süreçlerindedir. Kendisinden emin metodlarla ve yanılmadan yola çıktığımız büyük kavram, bir yerde yazılı duran anlaşmanın öncelikleri, kapalı uzman toplulukları bize dayatmadan başka ne verebilir?


Toplumsal dayanışmayı zedeleyebilecek, önceleyebilecek türde dayanışmalar kurmak dogmatik, monologcu, dayatmacı, insanı dışlayan, anlamayı anlaşmayı dışlayan duruşlardandır. İnsan, insan kalabilmek, insanlığa devam edebilmek için örgütlenir.


Hakikatten başka hakikat yoktur, kendimizi hayat içinde geleceğe açarak sınayabileceğimiz.


Demokrasinin önceliği meşruiyetin öncelikleridir. İnsan olma pratiğimizden gelen, bir praksiste olmasından.


(İş aralarında yazıldı, tamamlanamadı. Düzeltilecek.)

25 Mart 2009 Çarşamba

Zoraki Ergenekonname: Araftakiler ve Kimsesizler İçin Ergenekon, Antiergenekon 1


Arafta oluş seçilmiş bir oluş değil. Ortayolculuk hiç değil. İki sınır arasında kalmış hakikatte, hakikat ülkesinde oluş, mayın tarlasında mukim kalış. Hayat ve hakikatin kendisinde oluşun, hayat ve hakikati kitaba uyduran marjinallerce sıkıştırılması.

Durumumuzdaki eğretilik; yerleştirilmeye, itilmeye, kakılmaya, içine sıkıştırılmaya, tıkıştırılmaya çalıştığımız bir eğretilik. Dışımızdaki eğretilik, üzerimize yıkılmış bir dünyanın eğretiliğinde eyleyişimiz, bekleyişimiz, hal edilişimiz. Hayatın geçiciliğinden, faniliklerin ufkundan, her dispozisyonun uçuculuğundan, hakikatle ilişkimizin hakikatindeki eğretilikten değil.

Toplum mühendisliğinin tanrıtanımaz tanrılarının kesin bildiklerinin, şaşmaması gereken atışlarının; dini, sosyal, siyasi yorumun kendini tanrılaştıran yorumcuları ve çok bilmişlerinin esir edebildikleri ve kendilerine bağlayabildikleri hakikatten sürekli akan ve sürekli değişen, sabit basamadıkları bir zemine nokta atışları, cerrahi müdahaleleriyle yara bere içindeyiz.

Oynayan zemin, oynak zemin, akan nehir, içinde aktığımız nehir, nehiri kapsayan nehirler zinciri.

Kapışan taraflara eşit mesafede oluştan değil arada kalmışığımız, Ey Okur! Üzerimizde ve üzerimizden tepinmekteler. Dünyamız, kutsallarımız, sevdiklerimiz, aklımız, fikrimiz etrafında kurulmakta tabyalar. Aklın gerekirliğini, aklı bir kerede kullanıp atabilecek bir şey sananlar savunmakta.

Arafta oluşumuz bir itiraz oluş. Oluştan itiraz.

Kapışma ile yargı öncesi ve sonrasında süregelen ve gidecek olan paylaşım, yerleşim, patronaj kavgasını kasdediyoruz. Halkın ve dahi Aydının taraf, taraftar olma, adam yerine konma şansının şansının olmadığı bir önderlik, yerleşme, yönlendirme, yönlendirilme, karar mekanizmalarına oturma kavgası. Yargıya müdahil olma niyetimiz yok.

Yargı yargılar, nesnesini de, kendi kurumlaşması, pragmatiği, praksisini de. İddianameler açılan davaların meşruiyetini temellendirme çabalarıdır. Hukukun meşruiyeti bir topkum oluşun temellerindedir. Bir hukukun meşruiyeti ise topluma vicdan, toplumda vicdan olabilmesi kadar, toplumunu haksızlık yapmaya karşı koruyabilmesindedir. Toplumu , toplumunu koruyabilmesi ikincildir.

Biz "bu işin aslı şu!" da demeyeceğiz. Bilmiyoruz. Bilmek de istemiyoruz. Sadece açık bir toplum, çetesizlik, patronajsız, gizli açık işgalsiz, gungadinlere değil kişilikliliğe açık bir dünya istiyoruz.

Aydınlanmamız, gerçek bir aydınlanmayla olacak. Hakikatle düzelmeye açılmanın; kapalı çıkar topluluklarını insanın, hakedenin önüne çıkarmamanın; söz hakkını savunmanın; adaleti intikama alet etmeye yatmış bir ilkelliği silkelemenin; hatadan geriye dönebilirliğin; tartışmaya ve eleştiriye dost duruşun hayatıyla.

Sorularımızı soracak ve susacağız. İşimize gücümüze dönerek, insanlığı yeşertmeye, belki bir sisifos efsanesine. Tümüne cevap verebilenler siyasetin haramzadeleri değillerdir. Yol açacaklardır. Cevapları muhayyer olanlar bizim gibi iki ateş arasında kalacaklardır. zayıf pehlivanların en güçlüsüne kapılanmayı seçmeyecekleri için.

Hakikat herşeye rağmen vardır. Ve bizleri düzeltecektir. Testiyi yere çarpmayı, duvara koşmayı, yara bere almayı; yanılmayı, yanıltılmayı; iftira, santaj, baskıya uğramayı göze alabildikçe.

İçine düşen Yusuf oldukça, kuyunun kokusu ne kadar iğrenç olursa olsun, gömlek insan kokar.

İnsanlığı insan kurban ederek korumaya çalışmadıkça, hakikati yalanla örterek savunmadıkça, yaşı kuruyla yanar görmedikçe, yalan ve propagandayı arkasında durulacak söze harmanlamadığımızda bizi hangi hakikatli anlamaz?

08 Mart 2009 Pazar

Mazbutluk ile Giyinmek


Ne giyinirseniz giyinin. Giysinin kendisi ne elinize, ne dilinize, ne de belinize ket vurur.

Ne giyinirseniz giyinin, giyindiğiniz sadece sizi o sınıfa ya da bu sınıfa sokar. Elbisenizin içinde ne var, kim var, içi boş mu kim bilir, kimler aldırır, girmeye özendiğiniz o yerlerde?

Ne giyinirseniz giyinin, temizlikle giyinin: Güzel ahlâkla, insafla, tevazuyla, alçakgönüllükle, tadında bırakabilirlikle.

Ne giyinirseniz giyinin saydamlıkla, içi dışı bir olmakla, gece gibi başkalarının kusurlarını örtebilirlikle, gündüz gibi hakikati gizlememezlikle, dostu ilk eleştiren olmakla, hakikatle düzeltilirlikle giyinin.

Ne giyinirseniz giyinin, aç gözünüzü tokgözlülükle, mazlumu gerekirse derinizle giyindirirlikle giyinin.

Ne giyinirseniz giyinin, ama en iyisi, mazbutlukla giyinin.

03 Mart 2009 Salı

Düzgün Bir Hayat Yaşamak


Dört başı mamur bir hayat yaşıyacaksanız, itilip kakılacaksınız.

Ortada bırakılacaksınız. Önünüz kapatılacak. Kimse size karşı sözünde durmayacak.

Merhametli bir gece gibi, kapınızı bir hata işlemek için çalanı anlamamazlıktan geleceksiniz, teselli edeceksiniz mesafenizi koruyarak, ya da başka bir şey için azarlayıp geri göndereceksiniz. Yapmak istediğini unutturacaksınız. Hatırlamayarak. Hatırlatmayarak.

Görmemezlikten gelerek, görüleceği görerek.

Sizin etrafınızdan birisi bir yanlışa meylettiğinde, özendirilecek. Ortada bırakılacak. Yine siz kapı açacaksınız. Bazan başaracaksınızbir gölgeyi ayağa kaldırıp insanı ortaya çıkartmayı bazan siz yerle bir olacaksınız.

Yerinize heveslilere, yerinizi vereceksiniz, yetiştirmeye çalışacaksınız. Kimse, boşta duran bir yere bile sizi önermeyecek.

Yüzünüze karşı yapmadıkları kalmayacak. Arkanızdan iyi şeyler söyleyecekler.

Başarı kazanıp, kestirme yoldan gidenleri başarısız ilân etme hakkına asla sahip olamayacaksınız.

Siz hatırlattığınız için en çok, hatırlanmayacaksınız.

Önünü açtıklarınız, sizden ne kadar faydalanabileceklerine bakacak, posanızı çıkarıp bir kenara fırlatacak. siz posanızdan doğacaksınız, yeniden.

Kimse onca emeğe, onca didinmeye bir değer biçmeyecek, sizden öğrenenler dahi kendi tünellerinin anahtarını cebinizden kaptıklarıda kaybolacaklar.

Onlara herşeyi öğretebileceksiziniz, insanlık hariç.

Hem insan, hem yol arkadaşı karşınıza çıkmayacak.

İnsanlıktan çıkacaksınız. İnsanlıktan çıkmış halinizle, yine size insan olmak düşecek. Ayak ucunuza yığılacak birileri.

Hep kendi yapacaklarınızdan vazgeçeceksiniz. Ve vazgeçtikçe, daha da özgün, daha da ince olanı yakalayacaksınız.

İnsanlaştıkça, insanlık tasarımınızdan, rüyalarınızdan, onca emek verdiğiniz şeylerden vazgeçmiş, engellenmiş, ihmal edilmiş, ruhu yağmalanmış hissedeceksiniz kendinizi.

Kendinizden en yorulduğunuz, dünyadan en vazgeçtiğiniz anlardan birisinde, avuçlarınıza konumuş bir kuş gibi size bakacak insanlığınız.

Kuluçkadan çıkmış kendiniz, ömürsüz, zamansız bir yan.

İnsanlığa ortak, insan'ın dağarcığına, sözüne, hikmetine.

Pişman olunmayacak şeylerden pişmanlık duyduğunuza gülümseyeceksiniz.

Sizi kimse görmeyecek, rahat edeceksiniz. Farkedildiğinizde, söz sizde olacak.

Erken farkedilseniz ezbere çağırırsınız; hep görülseniz, kayıplardan olmasanız ne zulümlere uğrarsınız, yaşadıklarınız ne ki? Biraz vefasızlık, biraz kenardan geçme.

Düzgün yaşamak için yaşarken ölmeyi, yalnız kalmayı, herkesle dost olup, dostsuz kalmayı, ıssızlığı, nedenini bilmeden devam etmeyi, kendi çıkış noktalarına saldırmayı, kuyudan çıkabilmek için kuyuyu tepene yıkacak kadar tepinmeyi, herşeyi kaybederken kazanmayı yaşamak dese birisi kim ciidye alırdı ki?

Eskiden, bir geleneğin, dayanışmanıni toplumun içinde yapılacağı yapıyorduk. Bugğn yalnızsın. Herkes herkese rakip. Kimin kapısını çalacaksın önce, eskiden bilinebilirdi, şimdi bilen kim?

Kapıları çalacaksın birer birer. Kimse açmayacak. İlerde yeniden, yeniden. Dilençi gibi değil. Gönülsüz bir satıcı gibi. Bir gün kapılar açılacak birer birer. Görsen de görmesen de.

Kapılar sana açılsın diye değil onca dolaşman, kapılarını insanlığa sürgülemekten vazgeçenlerin kapı çalanı olmak için. Onları hayal kırıklığına uğratma. Kendi hayal kırıklıklarını serp çöle, yol göster.

İnsanlık açılır kapanır, ilerlemez bir teknik gibi, olgunlaşan bir hukuk gibi.

İnsanlık için ne riskler alacaksın. Kendi talanına tanık olacaksın önce.

İsyan etsen de lime lime edilecek etrafındaki hayatlar, bazan gücün yetecek sanki, bazan çaresizlikten başka bir yerden bakamayacaksın.

Ve bir gün kıyıya vuracaksın. Toprak mis gibi kokacak. Kendi canına kıymamışsan, başkaları sana bir zarar verememişse dizleri titreyen bir ceylan gibi doğrulacaksın vurduğun kıyıda. Suya koşacaksın.

Hem hiç bir şeyden vazgeçmeden, hem de insanlık için kendinden bile vazgeçerek yola çıkacaksın. Buna karar veren dahi sen olmayacaksın. Sen sadece, yapman gerekeni yapacaksın. En küçük adım için neleri feda etmeye zorlanarak.

Bir gün ezberden konuşmayacaksın, insanlara söyleyecek hiç bir yalanın olmayacak. Onlara hakikatliliğinle gülümseyeceksin.

Sen senliğini bulacaksın, insanlıksa kayıplarına inleyecek.

Söyleyecek ve dinleyecek olanın kim olduğnu bildiğini sanıyorsun. Maalesef, bir konuşmada, herkes dinler, ötekine, ötekini, konuşur.


(yazmak istediğim bu değildi, yorgunluk işte, sonra düzeltilir)

16 Şubat 2009 Pazartesi

2009'da Türkiyede Halet-i Ruhîye, Entellektüel ve Manevî Hâl (1): Bağımsızlık


BAĞIMSIZLIK. Bağımsızlık düşüncesi hiç bir zaman için bir ipini koparmışlık, karşılıklı bağımlılıkları red, bildiğini okuma anlamına gelmedi.

Bağımsızlık, onca bağın, bağımlılığın, verilmiş ve verilecek sözün içinde kendi sorumluluğunu taşıyarak eyleme, adalet duygusunu incitmeme, evrenselleştirilebilir meşruiyet iddialarından yoksun olmadan gelecek tasarlama, müdahalelere nesne olmama hali.

Bağımsızlık iddiaları, ütopik, anarşist, ceberrut devletçi, liberal, libertarian, pragmatik, gündelik vb. vurgulardan birisini ya da bir kaçını aynı anda taşıyabilir.

Ne bağımsızlığa vurgu yapan onun içini doldurma, kapatma zorunda ne de eleştirenler.

Bağımsızlık düşüncesi dinamik, karmaşık, içiçe girmiş sosyopolitik süreçlerin pragmatiğinin ve güncelleşmelerinin farkında olarak ele alınmak durumunda olmalıydı.

2009'da toplumsal kuruluşumuzda bağımsızlıkçı ve global iki yaka oluştu. Yırtık, bir zorlamadan çok bir eskimenin, dayanıksızlığın, soğlaşmanın ürünü. Sığ modernist dokunun tamamen ayrışmamış, ama bir araya getiririlmesi zor iki yakası çatışıyor görünmekte.

Oysa ne global ne de lokal dayanışma iddiaları eleştirel bir modernizmin sürekliliği de gerektiren bir sorumluluk anlayışına sahip, ne de içinde ezbere yaşadığımız hayat dünyasının farkında.

Kafa yormama yorgunu, düşünceye kapalılıktan dünyaya açık bir eleştirel diskura, daha iyi gerekçeye, daha meşru iddialara kapalı bir aydın. Devamlılığını bağımsızlığını yakalamada görmüş ama, bağımsızlığın öncelikle bir düşünce bağımsızlığı, düşüncede bağımsızlık olduğunu anlayamamış bir bürokrasi. Arada kalmış, çaresizliğin ezberini, dayatmalarını sayıklayan araflıktan çıkmış bir araftakiler.

Bağımsızlık düşüncesi etrafındaki kutupsallık geleneği, hikayesi olmayan bir toplum üzerinde saç saça baş başa bir mühendislik savaşı. O proje, bu proje, milli proje, ama hepsi sığ, derinlik fukarası, ütopikten çok sinik ve gergin, hem hakikat hem de hakikatlilikten yoksun, yarım yamalak, idareten tasarımlar.

Bir tarafı "ya avrupa ya da barbarlık" sloganı etrafında toparlayabiliriz. Diğer tarafı da bir iç sömürgecilik, yani "sözde" bağımsızlıkçılık olarak.

"Ya avrupa ya da barbarlık" tarafı bir eleştirel, dayatmasız, gönüllü, sömürüsüz, köle efendi ikileminin dışında bir dayanışma ve kardeşlik olarak enternasyonalizmi savunuyor değil. İç Sömürgecilik de toplumunu kabul ediyor değil. Ayrılıklar var var olmasına, birisi entellektüel bir teslim oluş, teslim ediş üzerine kurulma eğilimi gösteriyor. Diğeri ise entellektüaliteyi teslim alış, düşünce süreçlerini ezbere teslim ediş hülyasını, eğilimini.

Gelenek, iki tarafın da sorunsalı değil. Gelenek sadece bir sorun. değiştirilebilir. Yeniden yazılabilir, hakim olunabilir, bilinebilir, tanınabilir.

Oysa gelenek biz tanıdıkça elimizden kayıp giden, sürekli eleştiri ve farkındalık isteyen, hayatımızı besleyen ve tıkayan, yolumuz olan ama çöllerinde kaybolabildiğimiz diskurlar, imkanlar, söylenmemişi söylenilir yapabilir vasıtalar, diller, rüyalar, toplumsallaşma kanallarından oluşuyor. Ne kadarı boşalabilir kan ne kadarı taşıyan damar otopsiye, hakim olucubilgiye imkan vermeyen, analojiye de pek gelmeyen bir arka plan, iç bahçe, kubbeler yığını.

Bağımsızlık ve dayanışma, kendi sorumluluğunu taşıyış ve etrafa kardeşlik, evin entegritesi ve derin komşuluk, kardeşlik bağı kolay koparılabilir, analitik ayrımların dışında ayrıştırılabilir şeyler değil.

Bağımsız olacaksak, ancak ve ancak hakikî anlamıyla bağımsız olabiliriz. Kendinin ve başkalarnı farkında oluşla. Kendini ve başkalarını gündelik hayatta ve gelecek iddialarında bir ortak dünyaya yerleştirebilme, olanı yok saymama, olacağı kitabına uygun değillerden bakmama, hakikatten ve hakikatinden kaçınmama ile.

Bağımsızlık hem bireysel, hem de toplumsal otonıomi iddiasını gerektirir. Düşüncesi, karşı fikirleri, itirazları olan insanların ortak sorumluluk iddiaları söz konusu olmalı az çok. Yani ulusal devletlerin temellendirilme iddiaları ile de karşı karşıyayız.

Bu konuda uzlaşmaz iki taraf(lar) var gibi. Globalizm veUlusal Devletçilik; Golbal Sermaye ve Neoconluk dikotomileri ortaya sürülüp durulan.


(1. kısım bitmedi devam edecek, düzeltilecek)

(Çalışırken fırsat bulabildikçe yazmaya çalışıyorum. Parçalar halinde bloga asılacak, sonra bütünleştirilip düzeltilecek. Ön notlar olarak düşünülmeli.)

18 Ocak 2009 Pazar

Bir Kırk Satır Ya da Kırk Katır Meselesi Daha


Ne askeri diktatörlük, ne turuncu darbe ne de polis devleti istiyoruz.

Hukukun işletilmesini, otellerde kimselerin yakılmamasını, birilerinin iki de bir elde balta satır halkı doğramaya çıkarılmamasını.

İçerde kim, dışarda kim olursa olsun eziyete uğrayan halk, sendikalarına sis bombası atılan işçiler, sokakta vurulan aydın.

Kaçan da kovalayan da aynı cinayeti, aynı zulmü, aynı eziyeti engellemek için kılını kıpırdatmamışlardansa kimi alkışlayacağız? Sopa el değiştirir, daha kibar da vurulabilir sırtımıza. Ama sopa yine aynı sopa.

Ne basın her daim basınımız, ne de aydın aydınımız.

Ufkumuzu gözden kaybettirmeyecek bir ufuk bekçimiz yok. Kibar hırsızı ürkütecek bekçi düdükleri bile uykuda.

Aklımız, fikrimiz, aşkımız, rüyamız, soframız, bize emanet edilen dünya, yurdumuz bir ilkelliğin, barbarlığın derin tünellerine kanalize ediliyor yıllardır.

Uygarlığın ufkunda hayatla terbiye edildiğimiz yok, ufuksuz bir devin işkembesine çalkalanıp duruyoruz.

Hani nerede uygarlığımız? Hani nerede Ümranımız?

Nerede kaldı insanlığımız?

Sokaklarında rahat yürüyememenin, yatağından ürpermeden kalkamamanın ülkesinin peşindeyiz. Bir aptal devin yüce çıkarına binlerce canın feda edildiği tapınakta yer kapma peşindeyiz. Sunağa ürkek kuzular, çalımlı koçlar gibi tünedik. Kader bu, kaderimiz bu sanıyoruz. Başkasının cenneti, bizim cehennemimiz. Seçkinlerimizin zebaniliğini seçtiği yürekler yakan bir fırın!

Hangi insani uygarlık için olursa olsun, hangi insani rüya için olursa olsun, bu zifiri karanlıkta yanıp sönen ateş böcekleri gördük. Kayan yıldızlar gibi. Göktaşları gibi. Ölen arkadaşlarımız gibi. Kendi ateşleriyle, insanlıklarından aldıkları ateşle.

Hangi kanlıpazarcılar içerde, hangileri dışarda kalacak; kimin katli vacip, kimin değil; mahkemeler bitmeden kimler asılacak, kimler şimdilik kefeni yırtacak alaveresiyle, dalaveresiyle ne işimiz olabilirdi ki? İnsanca yaşadık, insanca öleceğiz. Geldik, gideceğiz.

Alınterimizle geçineceğiz yaşadıkça. Başkalarının cesetlerini çiğnemeyeceğiz. İnsana kardeş olan pusuda yaşamaz. İnsan avlamaz. İnsan avlatmaz.

Başarı kuracağımızda değil, ey güzel insanlar, o güzel ufkun insanları olarak yaşama çabamızda.

Dünya cennetlerini götürmeye hazır tufanlar her daim köşede bekler. Aslolan insanca çabadır. İnsanlığımızdır. İnsanlık çabasıdır.

İnsanın avucunda tuttuğu hiç bir şey, hiç bir şey bakî değildir. Geride bırakılan onca çileden, çabadan adalet, hak, hukuk, eşitlik, güzellik kavramına sızdırılan derinlik. Ve elbette onca zulüm, sömürü, kölelik, eziyet: Acının da dipsizliği.

Bir güzellikten bir çirkinlik bile çıkmaz ama, bir çirkinliği yadsımakla binlerce güzellik çiçek açar, Ey Halkım. "Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerle"nin de bir meali bu olsa gerek.

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Söyleyebileceğim Birşey Kalmadı Sanırım



Söylenecek şey o kadar çok iken.

Söz hakkımızı savunan hiç bir çevre görmedik.

Söz hakkımızı savunan dostlarımız olmadı.

Açık, tartışmaya açık hiç bir ortamda bulunma şansımız olmadı.

Herkes bir şey dayattı, karşı koyduk.

Öğrencilerimiz, ustalarımız, yakınlarımız işlerine gelmedikçe ortak dilimizi telaffuz etmediler.

Telif'i önlerine koymamız gevezelikle eşdeğer görüldü.

İki sayfa ezber okuyabilmek için sözümüü boğazımıza tıktılar hep.

O kadar dinledik, saymadılar. Konuştuğumuzda hep konuşan olduk.

Söyleyeceğimiz, soracağımız, dinleyeceğimiz, merak ettiğimiz çok.

Kapalı bir toplumun, bir ezberin toplumunun dışında kalanları utandırmadan ve utanmadan konuşacağız.

Fazlası, yani bir harfin bile fazlası gereksiz.

Kimsesiziz. Bu ülkenin sahibi, insaniyetin sahibi gibi konuşmayacağız.

Söz hakkımıza sahip çıkıldığında, yalnız dinlediğimizde değil, söylediğimizde de insan yerine konulduğumuzda blogları, siteleri yeniden açacağız.

Dinleyenimizin olması, bir söyleyeceğimizin olduğunun kabul görmesinden çok, bir söylenenin olabileceğinin düşünüldüğünü görmek.

Ölü filozoflar, akademik ezber ve yeni aydın değil, körfezdeki dalgın su avcumuzdaki emanet.

Bizi dinleyenlerin olması, dünyayı, dünyamızı değiştirmeyecek. Boşa nefes tüketmeme hakkı da nefes tüketme hakkı gibisinden bir hak.

İnsanlara dokunamıyoruz. İnsanlar insanlığa itibar etmiyor. İnsan durdukça, insanlığı aşağılatıyoruz. Bu söylediklerimizin içeriği ile alakalı değil.

Biz boş konuşmalardan bile dolu şeyler çıkarıyoruz. Anlıyoruz. Okuyoruz, insanı. Bizim boş konuşmamızı dolduracak bir dolulukla muhatap değiliz, derdimiz budur.

Susuyoruz.

İnsanlar konuşurken biz başka bir şey okumaya çabalamadık. Bir kedi bile konuşurken işi gücü bıraktık. Söyleyeceği birşey vardı.

Bizi insanlar zaten esneyerek dinliyor. Kulaklıklı insanlara konuşuyoruz. Bir metni okumaya çalışan. başka birisine klavyede laf yetiştiren. sözümüzü bastıran müzik? Boş tekrarlar, gevşek ama kalın örgülü armoniler, alıntı, çalıntı bir seyirden de ibaret olabiliyor. Metinler bir ezberin çeşitlemeleri genellikle. Demek insanlar boşa bir anlam verebilmekteler. Üretkenler. Bizim boşumuza ne ihtiyaçları var? Dolumuz varsa üretkenliklerine set çekmeden ibaret değil de ne?Gerekmiyoruz.

Zaten düzeltmiyoruz. Yeni birşey söylemeye gayret etmez hale geliyoruz.

Her söylediğimize dikkat eden bir kaç kişiye gelince. Ben sizlerin ne dediğinize dikkat etmeye çalışacağım bundan böyle. Benden öğrenilebilecek bir şey varsa, öğrendiniz. Sizlerden öğrenme sırası bende.

Saygılarımla Efendim.

Sömürgecilerimiz Kapışırken


Türkiye gerilim hattının üzerine düşünmeye çalışıyorum.


Hayatım bağımsız davranmak, eleştiriye açıklık, geleceğimizin elimizden alınmasına karşı koymakla geçti.


Yok sayıldık sanmayın, yoktuk. Ölmeden ölmüştük.


Unutturulduk sanmayın, kalbimizde taşıdıklarımız adlarımızı sildiler, herkesten önce. İşe geldikçe hatırlanan, işe gelmedikçe varlığı, düşüncesi, fikri, zikri itilip kakılan insanlar nasıl unutturulabilir ki? Biz kendimizi unutmuştuk bir yerlerde.


Dostlarımız sokakta bizimle görünmek istemezdi. Gene istemezler, işlerine gelmediğinde.


Kızlar bize varmazdı, çalıp çırpmıyorduk, bu affedilir bir şeydi, ama çalıp çırpana itiraz da ediyorduk, bu hoş değildi. fikirlerimiz vardı, Parasız kalmayı göze alabiliyorduk, şimdilerdeyse ideal aydınlarız, hatta ideal insanlarız, ama amamız var, yaşımız geçkin. Biz zaten hep sakıncalıydık. Hep sakıncalı olacaklardandık. Yani en beğenildiğimiz yıllarda bile beğenilmezdik. Değişen ne var ki?


İşe alınmazdık. İşimizin ehliydik hep. İşinin ehli olmayanı yetiştirmeye çalışırdık. Çaldırmazdık. Çırptırmazdık. Çalışarak geçinmek, işimizi düzgün yapmak kültürümüzdü.


Sömürge valilerine aldırmazdık. Karşılarına dikilirdik. Bizi onlar sarsamadı. Sevenlerimiz, yakınlarımız, yakınımızdakiler sırt döndüler hep. Az değildik. Uz değildik. Kendi soframızdan kovulduk. Sömürgecilerin kabahati ne?


Üniversiteye tanıdığım her zır cahil öğretim üyesi olarak alındı, biz görüşmelere bile alınmadık, iltifatlarla, övgülerle. İlgilenmediği alanların uzmanı olarak show yaparke gördük, bz geldiğimizde şehir değiştirenleri. Yokluğumuzda yerimizi almışlardı. Yavuklularımızla evlenmişlerdi. Kaybolmamızla kariyer yapabilmişlerdi. Kapıları herkese açtılar, şu alanlarda yetişmiş insan yok bizde diyerek, o alanların insanlarıyla üniversiteleri buluşturmayarak, saçmalayarak, şakşaklanarak, aydın nesilleri kendilerine benzeterek silinmekteler vitrinden. Biz onların önünü açmıştık. Varlığımız onların varlık sebebiydi. Kendini yoklayabilen, yoksayabilen aydındık. Kapıları olumsuzlamayı bilmeyenlere açtık. Olumsuzlamayı olumsuzlayanlara. Kendisini ortadan kaldırabilen varlığın şikayeti de ne?


Ne yangınlara, ateşe vermelere karşı koyduk. Sivasta olsak o otelin önüne dikilirdik. İşte o gün ne yazık ki yokuz dedim, ne yazık ki yoktuk. Bizi kim aradı ki? Sual eden kim oldu ki? Geldik, "işlerine gelen biz"i bozduk, uzak tutulduk. Geri döndük, kaybolduğumuz yerlere, varlığımız kimsenin işine gelmiyordu, her yalan, talan, dolan, yokluğumuz üzerine kurulmuştu. Kimseleri utandırmadık, usandırmadık, bu utanç bizim.


Ne ders verebildik, ne yazabildik, ne derdimiz aktarabildik. Çoluk çocuk da yetiştiremedik. Bir itiraz geleneğini de devredemedik. Bir aidiyeti, sorumluluğu, sevinci, tevazuyla kaynaşmış özgüveni.


Havada, suda, karada, içerde, dışarda, ormanda, en ıssız adada insanlığı insaniyeti savunan kim kaldıysa mirasçımızdır. Kendi konuşup, söyleyeceği olanı susturan, kendisini artık omuzlarda taşınması gerekene taşıtan bizden değildir.


Bizler de vardık sayın seyirciler. Karşı duranlar. Teslim olmayanlar. Teslim etmeyenler. Hakkaniler. Kendini hakikatle düzeltmeye vurgunlar. Hakikatliler. Aşıklar. Ahlaklılar. Şeffaf yaşayanlar. Bizim kaybolmamızla başlamadı her kötü şey. Varlığımızla dünyanın karışmadığı gibi.


Sizler işinize geldiği gibi yaşadınız. Elimizden tutup dolaşmaya utandınız, biz sizlerden utanmazken. Bize giymediklerinizi giydirmeye kalkıştınız, karşı çıkmadık, ama üzerimize olmayanlarda inat ettiniz. Bizi ihbar ettiniz. Bize kapıları kapattınız. İnsanlığı birbirine kışkırttınız. İtekleyenimizdiniz, sizi ciddiye almadık, kendi hızımızla gitmeye çırpındık. Darağaçlarımızın üzerine de siz tünediniz. Arkadaşlarınızın katillerini savunarak, çocuklarınızı kayalardan atarak, halkınızın omuzlarına basarak.


Bugün bu toplumun kanaat önderleri olmadığımızı biliyoruz. Hakikatten kaçıyor insan. İnsanlığından kaçıyor. Kaçmasalar ne farkedecek? Daha başka bir duruşun garanti edebileceği ne var? Bir başka çabanın önünü kapatmaktan başka ne günahları var? Zamanımız gelse, kim engelleyebilir halkın aşkla akan selini? Halk zalim de olur. Bunun önünü açışsa nedense her daim başarılı olur. Açan bir başka şeyi kapatır. Kapatan başka bir akışın önünü açar.


Hangi zulüm sonsuza kadar akabilir? Sosyal mühendisliğin kötü yanı da bir palavra üzerine kurulu, yatsıya kadar doğru çıkaran bir ışıkla aydınlanış.


Kapışanlar, tepişenler halk, insan, hakikat dememekte.


Hakikati, hakikatliliği telaffuz edenler taşlanmamakta evet. Dinleyen kim, söylediğimiz her şey yakınlarımıza dahi gevezelik, hezeyan. Hatta iğrenç, kaba, eleştirel, kurcalayıcı, kazıyıcı Hakikat dediğimiz.


Dehalaştırdıkları zorbalık, kabalık, kuzu sessizliği, kendi sessizlikleri, soluksuzlukları.


Düşünce karşısında sesi çıkmayan kim var ki? Geçim derdindeki üç beş aydından başka?