7 Eylül 2007

Laik Gelenek, Laik Gelecek


1. “Dinden özgürleşme” mi, “dinin özgürleşmesi” mi daha çok, daha hakikî laiklik, bilemiyorum. Bilebilmeme yardımcı olacak ne “hakikî anlamlar” lügatım, ne de olayları ve kavramları tarihin son noktasından gösterebilecek bir makamım, kalem, burcum var. Sonu açık, ama sona da açık, oluşan ve içinde oluştuğum bir dünyada, sonu açık bir tarihte, son anlamlarını bulamamış kurumların, makamların, toplumların bir kenarında mukimim.

2. Laiklik, ”ilk bakışta”, bir ayırma hukuğunun içinde geçerli ve toplumsal ayrışmayla ilgili. Öngörülmesinden çok, varolmuş toplumsal örgütlenmenin çeşitli düzeylerinin birbiri üzerine çökmesini engelleyici, pratik, pragmatik bir talebin dayattığı, sürtüşmeyi azaltan, azaltırken de pekâlâ sürtüştürebilen bir tasarım. Evrensel harikalar, harikulâde çözümler, bütün zamanlar için çözümler, olup bitmişlikler yaratmıyor. Bir kurumlaşma mantığı, hukuğu, pratiği, son şeklini almış, bitmiş kurumlar ve fikirler usaresinden hep farklıdır.

3. Başka laikliklere bakarak fikir edinebilsek de, ”başkalarının laikliği”, ”bizim laikliğimiz”in geçerliliğinin, geçersizliğinin, kitaba uygunluğunun, uygunsuzluğunun ölçüsü değil. Farklılık, ”bizim bize benzemelerimizden”den değil, uygulamaların/applikasyonların pragmatiği de böyle gerektirdiğinden. Bir ufuk, deneyim, fikir, tecrübe kapınızı çalar ve diyelim ki ”elinizde” her dediğinizi yapmaya hazır olmayan, ne tam anlamıyla tanıdığınız, ne de sizi iyi tanıyan bir toplum vardır. Bu toplumun her yanlışı ya da doğruyu hemen emebilmesi, kapabilmesi, uygulayabilmesi ve düzeltebilmesi de mümkün; siyasî konjunktürün, o birilerinin hep küçümsediği ama ciddi bir sorun olan toplumun çivilerini çıkarmadan bir şeyler yapma isteğinin, bölgedeki gelişmelerin, dünya, iktisat, doğa, bir yığın doğrudan etkenin sizi frenlemesi de.

Bir kurumun oluşumu ne bir fikrin doğrudan uygulanması, ne de bir pragmatiğin, fikirlerini, çerçevesini araması. Tartışmalar, dayatmalar, anlamalar, anlamamalar, rakip alâkasız iddialar, öncelikler, kısa veya uzun vadeli ilgiler, çıkarlar, alâkalar, gündemler, boşluklar ve sorunlar arasında bir nebze de laiklik düşüncesi, talebi, kurumu kendisini gösteriyordur. Siyasîler, aynı anda devletin bekasını, sağa sola yaranmayı, uzun ince bir geleceği, önlerindeki seçimi düşünüyor olabilirler. Buna düşünürlerimiz neden şaşırır anlamış değilim. Laikliğin oturma, oluşma, anlam kazanma süreci, uzun törpülenmelerin, yargı ve ön yargı oluşmalarının, hayat dünyası biçimlenmelerinin içerisindedir. Dünyalar kayar, ayağa kalkar, yıkılır, yapılır bozulur. Her şeyden çok, içinde anladığımız, ölçüp biçtiğimiz, eylediğimiz, ürettiğimiz, tükettiğimiz, değiştirdiğimiz dünyalar. Hiç bir yanlışı hayat ilelebet taşımaz. Yeni yanlışlar, ya da doğrular törpülenir yeni dünyaların vazgeçilmezleri olur. Hatta bazan, eski yanlış ve doğrular da, eski fikirler, deneyimler ve kurumlar da kırpılır, günceli konuşur hale getirilir. Ne eski o kadar eskidir, ne de yeni o kadar yeni. En yeni bile, bir anlam kazanma, ufuk kazanma, hayat bulma, ete kemiğe bürünme sürecinde, halkla, hakla, hakikatle yüzyüze gelmekten alıkonamaz. Yaşayan kurumlara bir bak ey Sevgili Okuyucu, göreceksin: Orada bir geçmiş, bir rüya, bir dünya durmakda, derinde…

4. Bu güne kadar ”eleştirel aydın”larımızdan hep İslamiyetle laikliğin bağdaşmadığını duyduk. Haklı olabilirler ama, gerekçeler ya unutuluyor ya da tüm çoğulluklarıyla ortaya konmuyor: Nasıl? Neden? Niçin? Neye göre? Ne zamandan beri? Ne zamana kadar? Hangi içtihat, hangi sonsuz geçerli okuma, hangi orijinal okuma/okuyucu, hangi asılfikir, hayat dünyası apriori, hangi sosyal kanunların kanunu, bunu gerektiriyor? Argumentasyon, tartışma, iddia, iddialılık, iddiada süreklilik/güncellik, bir tarihte yerleşiklik/tarihsellik nerede? Diyelim ki ”ayrışma” dinle bağdaşmıyor kanaatindeyiz: Ayrışmanın olmadığı toplumla kastedilen ”asrı saadet” mi, yoksa ”kovulma öncesi” ideal insanlık hali mi? Yoksa bir kelime (”din”, ”devlet”, v.b.) kullanıldığı andan itibaren reel bir ayrışma var. ”Ayrıştılar!” ikazı bile, bazan bir durumu bildirim, belirtme (konstativite) olabiliyor. ”Evet, dünya iyi değil!”, ”böyle şekilleniyor/şekillendi!” anlamında. Burada bir emir (imperatif) de var mı, varsa hangi anlamda var, hangi yaptırım dünyasında var, durup düşünmek lazım.

5. Laiklik zorunlu bir kurum mu? Değilse, yerine ne konulabilirdi? Ayrışmış, derinkurumlaşmışbir toplumda hangi yapılaşmalar öne çıkabilirdi? Ulusdevletin ortaya çıkmasıyla, eski çokdinli toplumlar, dini başkalaşmalar, farklılaşmalar nasıl pozisyonlar aldılar? Homojen toplumlarda hangi saikler, pratikler, şekillenmeler laisist, ya da tersi yollar açtılar? Dinsel heterojenlik ya da homojenlik kurumsal, hukukî, analitik ayrımların, ayrışmaların, dinamiklerin neresinde önem kazanıyor?

Bu felsefî ya da siyasî spekülasyonun doğrudan konusu değil, öncelikle dinamik, tarihsel, disiplinlerarası bir sosyolojinin, toplum kuramının altüst etmesi gereken bir konu. İnsanlığın deneyimi, alternatif deneyimi de anlaşılmalı bundan, kurcalanmalı, yorumlanmalı. Bu bir kapı aralanması, açılması. Boşaltan, bitiren, tüm zamanlar için cevap yetiştiren bir kurcalama değil! Ne herşey olmuş bitmiş, ne de olup bitmekte olan şeyler, ille de olup bitmesi gereken şeyler. Tarih hep yarım, hep kendini eksik ele veren, nihaî sonuç ve etkileri asla bulunduğumuz noktadan göremeyeceğimiz bir geleceğe yönelmişlik, geleceğe kayış. Konuşacağız. Fikirlerimiz, öngörü ve yargılarımız olacak, eyleyeceğiz, sorumluluk alacağız. Ama geleceğin yorumcularını susturmayacağız. Bize başvuracaklar, eleştirecekler, dünyamızı anlamaya çalışacaklar. Yollarını açan tartışma ortakları, ya da muhalifleri olacağız, yol uzatmaktan başka bir şey beceremez yolkesen yorum otoriteleri değil.

6. Laiklik, bir dünyevî çözüm. Dünyada, dünyalı çözüm. Dünyanın olmuş bitmişliği, olup biteceklerin insiyatife açıklığı içerisinde ve çerçevesinde bir tanzim, düzenleme, pratik, praksis, gelenek. Laiklik, sınanmış olduğu kadar sınanmakta olan bir kurum, anlayış, kavram. Ne oluşumu, ne de tartışması otorite işi: Laikliğin ruhban sınıfı gibi davranan aydınları da herhangi bir anlaşılabilir anlamıyla anlayabilmiş değilim. Açık ve oluşan bir kavrayışa, hakikî, orijinal model (ve onun ”sahipleri”) dayatılamaz. Ancak, mütevazı deneyler, deneyim üzerinde konuşulur, o kadar. Kaldı ki din yorumculuğunda bile böyle statik ve statükocu iddia yok.

7. Gerçekleşmesi mümkün her projenin gerçekleştirilmesi, geliştirilmesi , eleştirilmesi, ancak ve ancak sabırla, saygıyla, adalet ve barış istemiyle mümkün (olacaktır). Dayatan, sabırsız, sömürgeleştiren bir ufuk dünyayı bile karaya oturtur. Burada laikliğin ne kadar düşünülmüş ya da zorunlu bir proje olduğundan çok, laiklerin ne kadar düşündüğü önemli. Laiklik, içinde gerçekleştiği kabul edilen modern projenin (tartışmaya) açıklık, akılcılık gibi yanlarını değil de, önceden karar vermişlik, gözü karalık, acelecilik, gelecekçiliğini topluma yansıttığında, bir sorun çözümü değil, ufuk kararması halini alacaktır. Dünyaya, hayat dünyalarına, hatta kâinata müdahalede sınır tanımama, hayatın canlı ve cansız varlıklar için bir ortak ev olarak görülmemesi, toplum ve doğa mühendisliğinin yeni dünyada hiç bir engelle karşılaşmaması, modern sorunçözüm pragmatiğinin içini boşalltabilecektir. Dinin, dindarlığın, dinselliğin varlıksal, varlıkbilimsel, hatta fonksiyonel anlamının indirgenmesi ve küçümsenmesi, kendini sınırlayamayan ve olan’a müdahaleyi abartan, olmayan’a hayran bir modernizm, orta dereceli bir kaosta konrolü ve özgüvenini yitirebilir.

Birbirine benzer, birbirini izler kurumlar birbirinin izdüşümü değildir. Müdahaleciler çoğu kez hangi karmaşık diyalektiğe/interaktiviteye müdahale ettiklerini de bilmezler, bilemezler. Yeni bir sorun çözümünün eski başka sorun çözümlerini ortadan kaldırdığını kavrayamaz hale gelenler, nelere yol açtıklarını bilememenin, görememenin saflığıyla, sorun ertelemelerin ödünç zamanında, uzatmalarda, oynar dururlar. Sarsıntıya uğratılan kültürel öğe, kültürün bütününü sarsıntıya uğratır. Eğer yeniden kurulma ya da anlamlanma süreçleri insan eylemine ayak uyduramaz hale getirilmişse, hayat çoktan yokuşa sürülmüş demektir.

8. Laiklik, yalnızca geleceğe dönük bir tasarım değil, gerçekleşen, değişen, dönüşen bir oluşum. Siyasîler geleceği, tasarımı, olası uygunluğu ya da sapmayı; tarihçi ya da sosyologlar olanı, oluşmakta olanı, anlamı, ”mekanizmayı” işaretleyeceklerdir.

9. Dinler pragmatiğinde ehvenişer mantığı yok. Hoşgörü beklentimiz olduğuna göre, varsa, hoşgörü var. Oysa siyasî pragmatiğin mantığı, zorunlu olarak uzlaşma, konsensus ve dengeler üzerine kurulu. Burada devletlerarası ve cemaatlerarası dini politikaların da laiklik sorunsalı ötesi bir gündelik siyasi-diplomatik özellik gösterdiğini vurgulayalım. Din savaşları ise teorik bir laiklik öncesi yapılanmayı çağrıştırıyor. Dini çoğulculuk, çok dinli, çok cemaatli modeller, laiklik ötesi bir ayrışmayı ve çoğulcu hukuğu işaretliyor. Dinlerin kurulma, yerleşme dönemlerinde farklı özellikler gösterdiğini gözardı etmemekle beraber, burada, konuyu zorlamama açısından, laiklik için “yeni” bir düşünce tarihi perspektifi sunmaya yol açabilecek kuramsal deneylerden kaçınmak istiyorum.

10. Pozitivizmin totalize ettiği ayrışmış bir dünyayla, pozitivist işgal altına girmiş olan ve ayrışmamış olduğu iddia edilen çoğulcu dünyaların totalitesi arasındaki geçişlilik, hem doğu hem batı için geçerli bir toplumsal kuram oluşturulamadığı için hep anlaşılamaz kaldı. Tarih, tarihimiz hiç bir zaman dünya veya insanlık tarihi olamadı. Oradan da Kâinata ufuk açamadı. Laikliğin kökleri sadece batıda araştırıldıkça, ortaya çıkarılamıyor. Doğuda bir zamanlar pozitivizmin v.b. bu kadar kolay kök salması bile Müsteşrikleri meraklandıramaz görünüyor.

Pozitivizm, kağıt üzerinde halledilmiş görünse de, kaba evrimci ve merkezci sorunsal, hâlâ pozitivizm sonrasının kültürrelativist, geçişsiz, ”neredeyse alâkasız”, birbirine dokunamaz coğrafyalarını zorluyor. Pozitivizmin daha sofistike türevlerinin bütüncül ”dünyayı açıklama” ve (zapt etme) çabalarının yerini ne anlamaya ne de anlaşmaya yarayan, ideolojik, kapalı, şık, su sızdırmayan, sistematik, gerektiğinde suskun ve şaşırtıcı ölçüde ”bölgesel”, mutlu bilimler alamıyorlar. Boşluk korkunç. Estetik, karmaşık, kurtulmuş, eleştirel, akademik ”yeni bilimler” dünyayı açıklayamıyorlar, anlaşılır kılamıyorlar. Anlaşma, yani entellektüel bir diskur mümkün kılınamıyor. Ütopyada, projede bir çeşit ”new age” dünyayı teslim alıyor. Eski kaba bilimsel iddialardan bile berbat bir kirlenmeyle karşı karşıyayız. Savaşların, barışların, ilişkilerin mantığı, bırakın ilkel ilerlemeci sömürgeciliği, bir Kehanet Mantığına dönüşür oldu. Evet, pozitivizmi yendik gibi bir şey, ama yerine konulanlar neredeyse bir ”bilim sonrası”ndan ibaret. Evrensel bir tartışma çerçevesini ortaya koyamıyor insanbilimleri, batıbilimlerine, lokalbilimlere dönüştürüldükleri için.

Laikliği içinde yeterince kolay ele alabileceğimiz bir ufuk, ufukkaynaşması yok. Ne laikliğin çözdüğü sorunlar, ne de laikliği gerektiren sorunsal yeterince inceleniyor. Din düşüncesi toplum düşüncesi ve felsefe ile hakkıyla buluşamıyor:

İdeolojik ya da yerel çerçevelerde bugüne kadar hangi gerçek sorunu, hangi gerçek aydın, gerçek halk tartışılabildi ki?


Hüseyin Salim Saraçer
Ekim 2004