4 Kasım 2007

"Düştü"


"Kimi terk-i nam u şane kimi i'tibare düştü" diye bitirir o güzel gazelini Şeyh Galip.

Aydın olmak bir kapkaççılık sanılmakta ne zamanlardır. Bir ses bul yakala, ses getiren ya da ses kestiren bir ufuk yakala. Üzerinde oynayıp kendinin yapmaya yakın eserler bul ustası bir kenarda oturan. Metinleri biribirine bağlamanın, zarif laflar etmenin gizli ezberlerini keşfet. Akademinin kolaycı rituallerini, hakikatsiz ukalalığını edin. Anlamanın metodunu bulamayınca, anlamamanın şık metodiğine kalebent ol: Akademik kariyer yap. Gerisi şov, defile, imaj, ilişkiler kurma, zaaflar yakalama işi. Yapmadan yaşayabileceklerimizin telaşe müdürlüğü. Ve sadece ihtiyacın ve tesadüflerin dümdüz edemediği, varlıklarının başkalarının asalaklığına meşruiyet kazandırdığı tek tük bilim adamı, birikim sahibi, haysiyet sahibi düşünür yada hiç olmazsa düşünenisever insan.

Bir ustanın bilinen, ezberlenmiş sözüyle oynayan, hakikatle, hakikatiyle altüst eden, tepetakla eden, aydınlatan, bir başka söylenmemişe aynayı tutan göndermesiz, kaynak belirtmeyen, kaynakları birbirine düğümleyen dolaştırmanın ince lafzıyla gölgede kalmışı, bilinmeyeni, susturulmuşu, varlığı inkâr edilmişi yağmalamanın lafzı bir tutulmamalı, tutulmamalıydı.

Varlığı inkâr edilmişin yokluğuna taziyedir de eserlerinin, çilesinin, çabasının, kafasını taşlardan taşlara vurabilmesinin, her yaşta öğrenebilmesinin, öğrenebilmek için, anlayabilmek için her kolaylık ve nimetten vazgeçebilmesinin meyveye duran ağacının talanı. Ukalâlık sınır tanımaz. Beğenilme, beğendirme, etrafını ezme, üzerine emek vermediğiyle pohpohlanma güdüsü. Pohpohlanacaktır. Aslını kalbinden ayırd edebilme üzerine mi kurulu entellektüel ahlak? Hakikatseverlik üzerine? Vefa ya da kadirşinaslık üzerine?

Ben her talanı sükunetle karşıladım. Ama emeği yağmalanmış her insanın burukluğunu da çektim: Daha fazlası vardı, asıl alabileceğinizi almadınız ama, o şamdanlar para etmez, değerli olanlar sizin için çuvala konmuştu, kapının arkasındaydı.

Kimselere bildiklerimi aktaramadan gitmenin acısıyla yandım hep. Kimse hepsini istemedi. Parlamaları için yetecek kadarı yetti. Öğrenci de, dersini alan da hep biz mişiz. Bir tartışmadan, bir buluşmadan bir ufuk karşılaşmasıyla, genişlemesiyle çıkacak olan da.

Ustalarımızı hangimiz talan etmedik ki? Ben aceleci yanlarını aşmalarına, başkalarıyla buluşmalarına, bir çiçeğin başka bir çiçekle buluşmasına yol açmaya çalışarak dolaştım fikirler, eserler, bir fikir kurmak için sarfedilmiş unufak olmalar arasında. Bazan parlak bir nükteye, bir ustalık pırıltısı da sunup teveccüh kazanmaya çalışmışlığım da az değil.

Eserleri eserlere bağlarken şık, oldu bitti, ben yaptım oldu demedim ama. Hakikat kaygısını, hakkani olma kaygısını asla terketmedim. Taksi sürdüm, bulaşık yıkadım, yerleri süpürdüm, yaşlıların altını değiştirerek geçimimi sağladım. Ama, düşünceyi, okunmayı, okutmayı, anlamayı, anlaşılmayı, hatta rezil olmayı aceleye getirmedim.

Yapayalnız kalmayı, sevdiklerimin rahata kaçmasını göze alabilmeyi, aç uyuyabilmeyi göze alarak yaşadım.

Okunduğum da oldu. Ne alıp da gidebileceğini düşünenlerce çoğu kez. Bulamayacakları eserlerin kapılarını araladım yine de. Alamayacakları eleştirilerin kapılarını. Yeni ahırı alıp gittiler. Yumruklarını içinden çıkarmak istemedikleri nadide vazoyu kırıp gittiler, avuçlarındaki iki kuruşluk hazineyle.

Hakikatin testisi kırılır da çiçek açar. Kırdığın kendi hakikatin, Ey Hakikatsiz!

Bizi yanıltmayan insan kapımızı çalacak mı bir gün? Biz onun kapısını çalabilecek miyiz? Bir gün?

Ona istediği her hazineyi verince, ama "yine de tevazuyla yaşa!" diyince, "eyvallah" diyen birileri çıkacak mı karşımıza?

Şeyh Galip "Yine zevrak-ı derunum kırılıp kenare düştü" ile başlar gazeline. Kim anlar, binlerce yıllık çilemizi? Kim anlar, kendi ilk öğrencilerimizin yine kendimiz olduğunu? Talandan kalanın bakî olduğunu, bakî olana gülümsediğini.

Dünyada daha latif ne var ki tevazudan başka? Arif'in de yakınacağını görüp ona göz kırpmalardan başka.

Dede Efendimiz! Mektubunuz yıllarca dolaştı durdu, durdu da, bu fakir hayattaki,yani bir fakirin hayatındaki adresini bile buldu. Hep bizlerden sonrakilerin sofralarında susmaktayız, sofralarına susmaktayız.

Soframıza bir gazel daha düştü. Soframızdan bir gazel daha düştü.

Bir gazel daha yola "Düştü!" Efendim.