6 Kasım 2007

Mevlevî Olmak Zorunda mısınız?


Budizm başta olmak üzere doğu öğreti ve dinleri ahlâklarından, bağlamlarından, dünyalarından yani hakikatlerinden koparılıp bir kaçışın, hemen şimdiciliğin, diğerini (şimdilerde "başkası", "öteki") unutan, yıpratılmış bir diğerkâmlığın yerine kendiciliğin oturtulmasından başka bir şey olmayan klonlarıyla "bir sömürge olarak gündelik hayatımız"ın resmi dinselliği olarak kendilerini gösteriyorlar.

"Doğucu" hedonist, doğunun hedonizminden, hazdan anladığından hazzetmiyor. Zevk, ölçü, kıstas, dur durak anlayışının toplumsallığını red içinde herşeyden önce. Yeni yorumun geçerli olmasının kriteri tüketimci ve kendini ve kendi imkanlarını tüketmeye kurulmuş bir bireycilik. Fedakarlığı, başkalarının hakkını, başkalarına verilen öncelikleri reddeden bir başkalıkçılıkla, kendi başkalık hakkını savunuşun, başkalık vurgusuyla dünyayı değiştirmeye soyunuş.

Başkalarının mutluluğu başkalarının mutluluğunu öne çıkararak değil, kendi mutluluğunun silahşörü bir dünya kurtarıcılığıyla sağlanmak isteniyor gibi. Klasik hedonist utilitarianizm toplam mutluluğu artırma derdindeydi. Ya da acıyı azaltma. Bu "doğucu", kurtulmuş, kurtarıcı gündelik hayat sömürgeciliği kültür ve kültürlerarasılık lafzıyla, kendince ders vererek, kuzular gibi masum ve tepeden bakarak sürüye dalıyor.

Bu tip bir ufku ufkumuza bulaştırma derdinde olanlar, kendi doğuculuklarını bir eğreti hırka gibi giymekteler. Kendilerinde değişen bir şey yok. Kimlikleri aynı. Nesillerce devam edecek kendini tanımlama ve kimliklendirme süreçleri gücünü yitirmeden, saldırganlığını yitirmeden, sömürgeci hırsını terkeylemeden arka planda devam ettiriliyor. Sorgulamadan. Ama sorgulayana da aman vermeden.

Bizim aklı evvellerimiz, şimdilerde "Mevlevilik neden kapılarını dindar olmayanlara açmıyor?" sorusunu sormaktalar. Mevlevilik gerçekten devam etmekte mi, gerçekten Mevleviliği bilen eden, devam ettiren kaldı mı sorusunu bizzat geleneğin içinden gelenler sormakta. Bence, evet, bir adabı bilen, mevleviliğin kültürünü bilen insanlar var. Ancak onun içinden değil, dışından konuşanlar işitiliyor. Bu durumun adını koymayalım. Ama başkalarının söz hakkını, başkalarının bakışlarını kendi ufkundan, kendi(ne) bakışından bile daha çok sunan bir konumda Mevlevilik.

Mevlevilik sömürgeleştirilmiş doğu dini; meditasyon, gevşeme rahatlama dini; hazcı dinler jeneratörlerinden de nasibi almış durumda. Çoğu "Rumi" çevirisi, alıntısı vurgusu Mevlana'dan çıkarılabilecek en sıradan bir bilgeliği bile yadsır, dümdüz eder durumda.

Mevlana ve Şemsin reddettiği bir Vahdet-i Vücud yorumu, hattâ mevleviliğin temellerini oluşturan bir aşk, birlik kavramının politeizasyonu zaten var olan, kendini dayatan, önü açılmış olan, çığ gibi büyüyen bir silme süpürme işi.

Buna aşkla karşı koyan üç beş kişi sabırla köklerinden kopmadan, dünyaya nefret kusmadan, kimseleri silkelemeden, isyan etmeden, kovalamadan, kışkırtmadan, sabırla, sabırda, birlikte, birliğe teslim oluşta, insandan umut kesmemede yaşıyorlar.

Din olmasa tasavvuf ne güzel olurdu diyenler, sömürgeci hoşgörücülüğü değil, hoşgörmüşü, sabretmişi, katlananı, itilip kakılan ama itip kakmayanı ortadan kaldırma derdindeler. Onlar, anlayanın, sabredenin, sevenin, inananın eşiği. Onlar olsa da olmasa da siz de değişen ne olur? Onlar gitse, size ne kalır? Onların evi de işgal edilse size aşktan ne kalır?

Son mevlevi de teslim olmadan mevlevi olamayacağını düşünüş. Din olmasaydı tasavvuf ne güzel olurdu diyebiliş. Bizi aranıza alabilmeniz için bize benzeyin diyebilmenin " başkalık" hakkı ve hukuku? Başkalığa bakışın ahlakı?

Mevleviler adına konuşabilseydim, şunu söylerdim: Size Mesnevi okumayın diyen mi var? İstediğiniz kadar okuyun. Buyrun, istediğiniz gibi de yorumlayın, gerekçelerinizi vererek, ve söylediğinizi eleştiriye açarak. Ama inanmadan inanç sahibi olmak, sevmeden aşk konuşmak, olmadığını görünmek, göründüğünden olmamak iki yüzlülüktür. İki yüzlülük bizim işimiz değildir. Kapılar açık, ama misafirin yalanı yalancısını değil, ev sahibini, muhatabını mahcup eder. Utandırmak istememekteyiz, bundan mahcubiyetimiz.

Gönül evinde çizmeyle dolaşılmaz. İnsan inanmadan da sevebilir. Evi fethetmeden de evdeki güzele, güzelliğe tutulabilir.

Bizler de kaybolursak, istediğiniz olursa, o bina ne işinize yarayacak?

Biz biliyoruz ki, dibe vuracağız. Aşka geldiğimiz kadar, aklımız da başımıza gelene kadar. Akıl başa gelince, ne bir kin kalır, ne öfke. Sabrımızı beklemekteyiz. Sabıra beklemekteyiz.

İçinde çizmelerle dolaşılan bir bina. İçinde dolaşılan sikke, kavuk, cübbe, tennure. Biz hakikatimizde, hakikatimizle dolaşmaktayız. Onun bende olduğuna bendeyiz. Onun yolunun tozuyum dediğinin yolunun tozuyuz. Tersini iddia edenlerden de elbette şikayetçiyiz.

Öğretiden ibaret olan dahi hikmetle değiş tokuş edilmeye çalışılıyor. Hikmeti bırak, doğunun yüzeyseline bak. Evlerdeki bakırı talan eden naylon tabak satıcıları, naylon tabak, alüminyum tencere değiş tokuşcuları gene ev halkınca buyur edilmekteler. Kendilerini ne kadar eşit ya da kurtulmuş görseler de, naylon tabak devrini kapatamamaktalar. Kensisini evin sahibi göremeyen, kapkacağı talan ettiren bir hatun nasıl eşitliğin sözcüsü olabilir? Evinden çıktığında ev halkı evi yağmalıyorsa, yağmalatıyorsa o adam nasıl ev sahibi olduğunu düşünebilir?

Eşitlik, adalet, farkılığın zenginliğinde yaşamak, dayanışma, hak hukuk, ne ver kurtul işidir, ne kaç kurtul işi, ne de unut kurtul. İçinde yaşadığın dünyayı okumak, birlikte yaşadığın insanın, insanların derdini dert edinmektir. Dertte kaybolmakta değil, derdi tanımaktadır vurgu.

Senin derdini dert etmişlerle bir alıp veremediğin varsa, kimin ayakkabılarını giymişsin, kimin gözlüklerinden bakıyorsun, kime neyi kimi sunuyorsun bir bak! Yıktığın ev kendi evin.

Evet dışına çıkabilmektesin. Şimdilik. Çıkamaz durumda olduğunda, çıkmazda olduğunda, tavrını tüm dünyaya önerdiğinde ne olacak, bir kural olarak, bu senin ayrıcalığın değilse?